Adaların Anakaralar Gibi Deniz Yetki Alanı Olmayacağına Dair Uluslararası Mahkeme İçtihatları

(BAU DEGS VE YAZARINA ATIFTA BULUNMADAN KULLANILAMAZ)

 

 

Devletlerin artan kaynak ihtiyacı sonrası, kendi karasuları dışında, sahipsiz açık deniz alanlarındaki belli bölgelerde kaynak arama ve bu kaynaklardan yararlanma faaliyeti yürütülmesi adına karasularının ötesinde genişleyen bir deniz yetki alanı kavramı doğmuştur. Münhasır ekonomik bölge olarak anılan bu yetki bölgeleri, devletlerin karasularının ötesinde 200 mile kadar genişleyen, devletlerin kaynaklarından yararlandığı, zarar vermemek kaydıyla başka devletlerin serbestçe boru ve kablo hattı geçirebildikleri, diğer devletlerin serbest geçiş hakkına sahip olduğu alanlardır.

 

Türkiye Cumhuriyeti de, kıyısı olduğu Akdeniz’de kendi münhasır ekonomik bölgesinde doğal kaynak arama faaliyeti yürütmekteyken, Yunanistan’ın bu bölgenin kendisine ait olduğu iddiasıyla karşılaşmış ve devletlerin karşılıklı gerilimi günden güne tırmanmıştır.

 

Münhasır ekonomik bölgelerin belirlenmesinde, iki ülkenin yetki alanlarının kesişmesi halinde uluslararası hukukun asil kaynakları olan anlaşmalar, teamüller ve hukuk genel ilkeleri gereği “hakkaniyet ölçüsü” dikkate alınmalıdır. Bununla birlikte, uluslararası hukukun tali kaynakları olan ve uluslararası uyuşmazlıkların çözümünde görüşlerinden yararlandırılan mahkeme içtihatları ile doktrin görüşleri de hakkaniyet ölçüsüne vurgu yapmaktadır.

 

Uluslararası hukukun asli kaynaklarına baktığımızda münhasır ekonomik bölgelere ilişkin yetki alanlarının kesişmesi halinde uygulanacak net bir kural bulunamamaktadır. Ne uluslararası anlaşmalarda ne de teamüllerde bunu çözebilecek bir kural bulunmamaktadır. Diğer yandan hukuk genel ilkelerine baktığımızda “hakkaniyet” ve “uluslararası hukukta devletlerin eşitliği” ilkesi gereği bir çözüme ulaşabilmek mümkündür. Nitekim Uluslararası Adalet Divanı içtihatları da bu yönde kararlar almıştır.

 

Uluslararası Adalet Divanı’nın 1977 tarihli İngiltere-Fransa, 1982 tarihli Tunus-Libya, 1984 tarihli ABD-Kanada, 1985 tarihli Libya-Malta ve en güncel olarak 2012 tarihli Nikaragua-Kolombiya kararlarında da bu minvalde kararlar verilmiştir.

 

Önemli olarak 2012 tarihli Nikaragua-Kolombiya kararına bakıldığında deniz yetki alanları belirlenirken dikkate alınması gereken hususlara vurgu yapılmıştır. Bu karara göre Uluslararası Adalet Divanı “deniz alanlarının sınırlandırılmasında adalarla anakaranın eşit statüde değerlendirilemeyeceği, anakara coğrafyasının adalar karşısında üstünlüğe sahip olduğu” belirtilmiştir. Öyle ki “özellikle ters konumda bulunan ve kendi anakarasından uzakta bulunan ufak boyuttaki adaların daha sınırlı  bir deniz yetki alanına sahip olması gerektiği” vurgulanmıştır. Bu içtihatta vurgulanan noktalara dikkat edildiğinde, Yunanistan’ın Meis Adası örneğiyle birebir aynı olduğu görülebilir. Meis Adası, Yunanistan anakarasına oldukça uzak ve çok küçük bir yüz ölçüme sahip bir adadır. Ancak Yunanistan, bu kara parçasına dayanarak deniz yetki alanlarını neredeyse iki katına çıkarmakta, Türk deniz yetki alanları ise neredeyse yarı yarıya küçülmektedir. İşte tam da bu noktada, Uluslararası Adalet Divanı’nın temel aldığı ve çok önemli bir hukuk genel ilkesi olan “hakkaniyet ilkesi” devreye girmektedir. Burada, Türkiye Cumhuriyeti’nin anakarası yok sayılarak, kendi anakarasına oldukça uzak ve küçük bir yüz ölçüme sahip Meis Adası vasıtasıyla Yunan deniz yetki alanları genişletilmek istenmektedir.

 

Ancak Yunanistan’ın bu iddiası 1985 tarihli Libya-Malta ve 2012 tarihli Nikaragua-Kolombiya Kararlarında özellikle vurgulanan “Orantılılık” ve “Kesmeme” ilkelerini de ihlal ettiği açıktır. Nitekim, taraflara verilen deniz yetki alanı ile tarafların kıyı uzunlukları arasında makul bir oran bulunmalıdır. Bu orantılılık ilkesinin bir gereğidir. Bu bakımdan Meis Adası’nın kıyı uzunluğu ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kıyı uzunluğu dikkate alındığında, Yunanistan’ın iddiasının yerinde olmadığı tespit edilebilir.

 

Diğer yandan, anakaranın önünü diğer devletlerin adaları tarafından kesilmemesi gerekmektedir. Bu da, Meis Adası’nın Türkiye Cumhuriyeti anakarasının önünü kesmemesi gerektiği, Türk deniz yetki alanlarının tespitinin bu yönde yapılması gerektiğini ve Yunanistan’ın yetki alanlarına yönelik iddiasının yersiz olduğunun göstermektedir.

 

Bunlarla birlikte Romanya-Ukrayna kararında da “kendi anakarasından uzak bulunan ve diğer devletin deniz yetki alanlarını kesme (kesişme) potansiyeli bulunan adaların sınırlı (karasuları kadar) deniz alanına sahip olması gerektiği” belirtilmiştir.

 

Tüm bu uluslararası yargı içtihatları birlikte değerlendirildiğinde, Meis Adası’nın Yunanistan anakarasından uzakta ve çok küçük bir yüzölçümüne sahip olduğundan bahisle; hakkaniyet, orantılılık ve kesmeme ilkeleri gereği Türk deniz yetki alanlarının Yunan yetki alanlarıyla eşit olamayacağı, Türk kıyı uzunluğunun uzun olması ve Meis Adasının sınırlı deniz alanına sahip olması gerekmesi sebebiyle Doğu Akdeniz’de yaşanan gerilime sebep olan Yunanistan’ın iddiası haksız görülmektedir.

 

Ufuk Bektaş