ANAYASADA TEK RESMİ DİL VE TEK MİLLET KAVRAMININ VARLIĞININ, BÖLÜCÜ ÖRGÜT UZANTILARININ KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI ELDE EDİLMESİNE YÖNELİK ÇABALARI BAĞLAMINDA ÖNEMİ VE HASSASİYETİ

13 Mayıs 2021

 

Bu değerlendirmemizde, 13 Mayıs Türk Dil Bayramı münasebetiyle Türkçe’nin anayasal düzlemde ülke bütünlüğü açısından önemine vurgu yapacağız.

Zira başta bölücü örgüt ve yandaşları olmak üzere, çeşitli çevrelerce BM Uluslararası Adalet Divanı’nın Kosova’nın tek taraflı bağımsızlık ilanını hukuka uygun bulmasına da atıfta bulunularak, “demokratik özerklik”, “öz yönetim” veya “bağımsızlık” için çeşitli argümanların üretildiğine ve medyada yıllardır dile getirildiğine şahit olunmaktadır.

Bilindiği üzere, devletler hukukunda 1933 tarihli Amerikan Devletlerarası Montevideo Sözleşmesi’nin 1. maddesi devlet olmanın asgari şartlarını belirlemektedir. Buna göre;

  1. Ülke (uluslararası sınırları belli bir toprak parçası),
  2. Daimi yaşayan insan topluluğu (halk) ve
  3. Egemen bir otorite (genellikle örgütlenmiş ve ülkenin genelinde egemenliği olan bir hükümet).

Ayrıca, halkların kendi kaderini tayin hakkı da devletler hukukunda konu ile ilgili diğer bir kavramdır.

Hangi etnik insan topluluklarının halk niteliğine sahip olduğunun ve bu konuda dikkate alınan kriterlerin neler olduğu önemlidir.

Sürekli Adalet Divanının 1930’da etnik gruplarla ilgili olarak yaptığı geleneksel tanıma[1] göre halk niteliği taşıyan etnik gruptan kastedilen muayyen, sınırlanabilen bir toprakta yaşayan, kendi ırk, din, dil veya kültürel özellikleri olan ve bu kendine ait özellikleri koruma iradesinde olan bir grup insandır.[2]

Diğer bir ifade ile bir halktan ancak ayrı bir toprakta yerleşik, etnik ve kültürel özelliğiyle ayırt edilebilen bir grup insan bakımından söz edilebilir. Ancak halk ve azınlık kavramlarının yorumu bakımından yaşanan zorluk kadar, keyfiliği de mevcuttur.

Ulusal azınlıklardan farklı olarak, bir etnik grubun kendi kaderini tayin hakkına (SDR-Self Determination Right) [3]  istinat edebilmesi için yerleşik olduğu sınırlanabilen toprakta çoğunluğu teşkil etmesi gerekmektedir.

Ulusal yahut etnik bir gruba halk niteliği verilmesi ve bu şekilde self determinasyon hakkı istinat edebilmesi için ulusal anayasada bu gruba özel bir statü verilmiş olmasının da tek başına yeterli olduğu kabul gören bir görüştür.

Tüm bu hususlar dikkate alındığında, Kosova’da kendi kaderini tayin hakkına sahip bir halk ile karşı karşıya olunduğuna dair görüşler ağırlık kazanmıştır.[4]

Zira,

– Sınırlanabilir bir alan olarak Kosova’da yaşayan insanların % 90’ı Arnavut’tur.

– Kosovalı Arnavutlar çoğunluk itibariyle Müslüman’dır. Dini bakımdan bir homojenlik söz konusudur.

– Aynı durum dil bakımından da geçerlidir. Resmi dil Sırpça olmasına karşılık Kosovalılar Arnavutça ve Sırp Hırvatçası konuşmaktadır.

– 20. yüzyıla kadar Osmanlı egemenliğinde yaşayan Kosovalıların ortak tarihi bir mirası bulunmaktadır.

– Kosovalıların kendi kültür ve özelliklerini koruma iradesi 1991’de bağımsızlık için gerçekleştirdikleri referandumda da somutlaşmıştır.

– Kosovalı Arnavutlar Sırbistan’daki ikinci büyük etnik grup olarak Kosova’daki 1.6 milyon nüfusları ile Sırbistan’ın tüm nüfusunun % 17’sini oluşturmuştur.

Diğer yandan Kosova’ya 1974 yılından beri tanınmış bir muhtariyet ve bu kapsamda yerel güçlerin varlığı söz konusudur. Yani, egemen bir otoritenin varlığı da söz konudur. Bu durumda, Kosova devlet olma kriterlerini de karşılamaktadır.

Ancak, devletler hukukunda hakim olan görüşe göre genel bir ayrılma hakkı reddedilmektedir. Bunun literatürde mevcut yegane istisnası olarak, devlet yapısı içinde ağır ayrımcılığın veya diğer insan hakları ihlâllerinin veya halkın varlığını tehdit eden durumların varlığı kabul edilmektedir. Bu istisnai koşullarda kendi kaderini tayin hakkı, kendi devletini kurmaya dayanak olarak kullanılabilmektedir.

Sırpların Kosovalılara 90’lı yıllarda uyguladıkları etnik temizlik operasyonları Kosovalıların kendi kaderlerini tayin iddialarına dayanak oluşturmuştur.

Kosova’ya ilişkin gelişmeler ve yukarıda arz edilen hususlar çerçevesinde; ülkemizde mevcut bölücü mihraklar ve terör örgütünün sözde ayrı bir etnik devlet kurma şeklindeki amaçlarının Türkiye’nin sahip olduğu şartlar bakımından hali hazırda gerçekleşmesi ihtimal dahilinde değildir.

Zira, Türkiye’de Kosova gibi sınırları belli özerk bir bölge bulunmamaktadır ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren de bulunmamıştır. Esasen Osmanlı Devleti döneminde de Anadolu toprakları üzerinde özerk ya da özel bölgeler teşkil edilmemiştir. Anayasamızda Türk Milleti dışında bir halk da tanımlanmış değildir.

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde salt tek bir etnik kökene sahip vatandaşlarda yaşamamakta, etnik kökenleri farklı vatandaşlar aynı bölge, aynı vilayet, aynı ilçe, aynı kasaba ve hatta aynı köy, mahalle ve apartmanda yaşamaktadırlar.

Türkiye’de vatandaşlar aynı dili konuşmakta, ortak kültür ve tarihe sahip ve çoğunluğu aynı dine mensuplardır. Etnik kökenleri farklı vatandaşlar, kökenlerini dikkate almadan ortak evlilikler yapmaktadırlar. Bu açıdan sadece bir etnik kökene ait vatandaşlarımızın yaşadığı ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinden ayrı bir otoritenin egemen olduğu bir bölge de ülkemizde bulunmamaktadır.

Örgütün ve yandaşlarının medyada yer alan “bölgede Kürtçe’nin ana dil olduğu ve resmi dil olması gerektiği” yönündeki propaganda söylemleri de gerçeklerle bağdaşmamaktadır.

Zira bu konuda yapılmış akademik araştırmalar da örgüt ve bölücü propagandasının ne denli mesnetsiz fakat kasıtlı olduğunu göstermektedir.

Örneğin, Bahçeşehir Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi tarafından Aralık 2009’da yayımlanan ve son derece kapsamlı araştırmalara dayanan rapora göre;

  • Etnik köken olarak Kürt olduğunu söyleyen her 10 kişiden 7’sinin eşleri ile Türkçe konuştuğu,
  • Çocukları ile Türkçe konuşma oranının ise %87 olduğu ortaya konulmakta, böylelikle gündelik konuşma dilinin aile içerisinde de Türkçe olduğu ve Türkçe’nin ülke çapında ne denli benimsendiği ispatlanmaktadır.

Öte yandan, söz konusu raporda, Kürt kökenli vatandaşlarımız, Türkiye Cumhuriyeti değerleri ile ilgili devlet, bayrak, millet, ülke bütünlüğü gibi hassas kavramlar konusunda %90 civarında çok yüksek oranlarda olumlu görüş beyan etmektedirler.

Bu sonuç, PKK’nın ve PKK ile aynı söylemleri seslendiren yandaş/sempatizan odakların Türkiye’de yaşamakta olan Kürt kökenli vatandaşlarımızın tümünü temsil ettiği yönündeki söylemlerin gerçeklerle örtüşmediğinin bilimsel bir göstergesidir.

Diğer yandan, 2010 yılında Aktütün karakolu baskını sonrası, Türkiye’nin en güneydoğusunda, Hakkari’nin Şemdinli ilçesine bağlı Aktütün köyünde televizyon muhabirlerinin sorularını İstanbul Türkçesi ile mükemmelen cevaplayan 9-10 yaşlarındaki çocuklar buna en canlı örnektir. Türkçeyi bu kadar güzel konuşmayı nereden öğrendiği sorusuna ise “televizyondan” diye cevaplamaları ise çok ilginçtir. Bu çocuklara o dönemde Kürtçe öğretilme dayatması ve gayretleri de ayrı bir paradoks oluşturmakta idi. Bunun bir milli birlik projesinin önemli bir parçası söylemek ise bu paradoksun en ciddi noktasını teşkil etmekte idi.

Zira Demokratik Toplum Kongresi (DTK)’nin, 18-19 Aralık 2010 tarihlerinde Diyarbakır’da düzenlendiği çalıştayda kabul edildiği söylenen, “Demokratik Özerk Kürdistan Modeli Taslağı”ndaki özerk yapı paralelinde, Kürtçe’nin hizmet dili olarak kullanılması ve resmi olarak kabul görmesi hedefi doğrultusundaki çalışmalar dönem içinde ön plana çıkarılmıştır. Bu kapsamda yine bilindiği üzere;

–             KCK tarafından “2011 yılından itibaren stratejisinin anadil üzerine kurulması” talimatı verilmiş,

–           DTK tarafından, “Kürtçe’nin kullanımında yasal ve anayasal düzenlemelerin beklenmeyeceği, her alanda iki dilli hayata geçileceği” kararı alınmış,

–           Kürt dili üzerindeki baskılara dikkat çekmek ve Kürtçe’nin eğitim dili olmasını sağlamak amacıyla uluslararası düzeyde “Anadilde Eğitim istiyorum” kampanyası başlatılmış,

–           Parti teşkilatları ve belediyelerdeki tabelalar ile çöp tenekelerindeki yazılar, Türkçe/Kürtçe olarak değiştirilmiş, esnafın iki dilde fiyat etiketi kullanmaları teşvik edilmiştir.

Bunlar yakın geçmişte yaşanmıştır ve yakın gelecekte de yaşanması imkansız görünmemektedir. Bilhassa “ömrümüz bağımsız bir Kürt Devleti görmeye yetecektir” diyen BİDEN’ın ABD Başkanı olduğu bir döneme girdiğimiz hatırlanacak olursa…

Esasen, devletler hukukunun hangi şartlarda ayrı bir devlet kurma hakkı tanıdığını bilen ve şu andaki mevcut durumda ayrılma ve bağımsızlık ilan etmelerinin hukuken de kabul görmeyeceğini anlayan bölücü örgüt ve yandaşları; öncelikle

  1. Demokratik Özerklik/Öz Yönetim adı ile önce sınır çizmeye,
  2. Etnik bölücülük yaparak ayrıştırılmış halk teşkil etmeye ve bunun için de öncelikle Kürtçe’nin yaygınlaşmasını ve resmi dil olarak Kürtçenin kullanılmasını sağlamaya,
  3. Özerk yerel yönetim ve güvenlik güçleri teşkili ile egemen bir otorite tesis etmeye çalışmış ve çalışmaktadır.

Diğer yandan bir devletin varlığı için tanınmanın da devletler hukuku açısından şart olmadığını da hatırlamakta fayda vardır.

Öte yandan, tüm bu çabaların gerçekleşmesini beklemeden amaçlarına kısa yoldan ulaşmak için anayasayı değiştirerek birden fazla halkı (Türk-Kürt) kurucu ya da başka şekillerde anayasaya yıllardır derç etmek istemektedir.

Bu kapsamda Türkiye’de Milli Birlik ve Beraberlik için;

  1. Anayasada Türk Milletinden başka bir halk tanımlama taleplerinin kesin bir dille reddedilmesinin,
  2. Ortak ve tek resmi dil olarak Türkçe’nin kullanımından taviz verilmemesinin,
  3. Ortak kültür ve tarih bilincinin yaşaması ve gelişmesini sağlamak üzere farklı etnik tarih ve kültür bilinci yerleştirme çabalarının engellenmesinin,
  4. Birlikte yaşama iradesine devamı için ayrı özelliklerden ya da etnik köken farklılıklarından bahsetmek yerine ortak özelliklerden bahsedilmesinin
  5. Sözde özel ya da özerk bölgeler oluşturulması yönündeki söylem ve tartışmalardan kaçınılmasının,
  6. Çeşitli etnik haritalar çizilmesi ve yayımlanmasının ülke sınırları oluşturma çabalarının yansıması olduğunun dikkate alınarak buna dayalı önlemlerin alınmasının önemli olduğu değerlendirilmektedir.

 

Doç. Dr. Cihat YAYCI

 

[1] PCIJ, Greco-Bulgarien Communities, Advisory Opinion, PCIJ Ser.B, No.17, s.21

[2] Karl Doehring, ‘Self-Determination’, in Bruno Simma (ed.), The Charter of the United Nations, 2 nd ed.(Oxford: Oxford University Press, 2002), Annex Art.1, Rn.29

[3] SDR’nin maddi hukuk içeriğinin saptanmasında 16.10.1966 tarihli İnsan Hakları Sözlesmeleri’nin resmi tanım olarak kabul edilen aynı içerikteki 1. maddeleri hareket noktası oluşturmaktadır. Bu maddeye göre: “Bütün halklar SDR’ye sahiptir. Bu hakka istinaden siyasi statülerini serbestçe karara bağlayabilirler; ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini özgürce şekillendirebilirler. Anlaşma tarafı devletler SDR’nin gerçekleşmesini destekleyecek ve bu hakka saygı gösterecektir”.

[4] Philipp A. Zygojannis, Die Staatengemeinschaft und das Kosovo, Humanitäre Intervention und internationale

Übergangsverwaltung unter Berücksichtigung einer Verpflichtung des Intervenierten zur Nachsorge, (Duncker & Humblot, 2003 ), s.253.

DİĞER YAZILAR

SON 24 SAATTE MEDYADA BAU DEGS
SON 24 SAATTE MEDYADA BAU DEGS
12 Haziran 2021

11 HAZİRAN TARİHLİ YERLİ VE YABANCI BASINDA BAHÇEŞEHİR ÜNİVERSİTESİ DENİZCİLİK VE GLOBAL STRATEJİLER MERKEZİNE İLİŞKİN HABERLERİN YER ALDIĞI MEDYA...

Akdeniz’de Ulusal ve Küresel Stratejiler Sempozyumu
Akdeniz’de Ulusal ve Küresel Stratejiler Sempozyumu
11 Haziran 2021

İstanbul Üniversitesi ile birlikte 12-13 Haziran 2021’de düzenlediğimiz “Akdeniz’de Ulusal ve Küresel Stratejiler” Sempozyumuna aşağıdaki seçkin akademisyenlerimiz tebliğlerde bulunacaktır....

SON 24 SAATTE MEDYADA BAU DEGS
SON 24 SAATTE MEDYADA BAU DEGS
11 Haziran 2021

10 HAZİRAN TARİHLİ YERLİ VE YABANCI BASINDA BAHÇEŞEHİR ÜNİVERSİTESİ DENİZCİLİK VE GLOBAL STRATEJİLER MERKEZİNE İLİŞKİN HABERLERİN YER ALDIĞI MEDYA...