ASYA PASİFİK’TE GÜÇ DENGESİ VE YAŞANAN SON GELİŞMELER

 

 

Uluslararası arenada 19.yy, Avrupa; 20.yy ise Amerika yüzyılı şeklinde kabul edilmiştir. İlk çeyreğinin büyük kısmını arkada bıraktığımız 21.yy, bugüne dek yaşanan gelişmeler ekseninde Asya yüzyılı olmaya aday gösterilmektedir.

 

 

Dünya yüzölçümünün ve nüfusunun yarısını oluşturan 36 ülkenin bulunduğu Asya-Pasifik bölgesinde üç bin farklı dil konuşulmaktadır ve kültürel, sosyal, ekonomik ve jeopolitik olarak birbirinden farklı birkaç alanın bulunduğu bu bölge dünyanın en büyük ordularına da ev sahipliği yapmaktadır.

 

 

Şekil 1. Asya Pasifik Haritası

 

 

 

Asya’da güç dağılımının son durumuna baktığımızda en yaygın görüşlerin ABD-ÇİN ekseninde yer aldığını görürüz. Bu basite indirgeyen yaklaşım, bölgedeki diğer aktörleri, risk alanlarını ve koz araçlarını arka plana atmaktadır. Soğuk Savaş türü iki kutuplu perspektif gerilimi arttırmaktadır. Sami Yıldırım, Uluslararası İlişkilerde Asya; Kuşak Yol’un Jeo-Ekonomisi ve Güvenliği adlı kitabında Asya-Pasifik güç dengesinin içinde beş temel anlatının sıklığına vurgu yapmaktadır: Çin’in yükselişi, küresel akım, güç dağılımı, Asyalılar için Asya ve normlar ve değer temelli kutupluluk.

 

 

Bu yazıda öncelikle bölgenin önde gelen iki büyük aktörü olarak Çin ve Hindistan ele alınırken bölgedeki çıkarlarını gözetmeye yönelik girişimlerde bulunan ABD hakkında Asya-Pasifik minvalinde bilgiler verilmiştir. Bu ülkelerin altında diğer Asya ülkeleriyle olan ilişkiler ve kurulan birliklerden de bahsedilirken ekonomik, askeri ve güvenlik konularına da değinilmiştir. Asya-Pasifik üzerinde yer alan güvenlik algılamaları üzerinde durulmuş ve son olarak bölgede yaşanan güncel gelişmelerden söz edilmiştir.

 

 

  1. ÇİN HALK CUMHURİYETİ

 

Geçtiğimiz on beş yıl içinde Asya’nın en büyük gücü haline gelen Çin’in, bu başarısını devam ettirirse, küresel güç mücadelesinde ABD’yi geçmesi kaçınılmaz olarak görülmektedir. Covid-19 salgını ile beraber her ne kadar uluslararası arenada tepki görmesinin yanında ekonomik ve sosyal tedbirler de alsa da büyümeye yönelik istikrarını kaybedeceği vurgulanmamaktadır. Bunun nedenlerinden ikisi onun sahip olduğu geniş ekonomik ağlar ve elinde bulundurduğu büyük pazarıdır. Tüm bunlarla beraber hala ABD’yi kendisine karşı bir tehdit unsuru olarak gören Çin, ABD’yi Asya’dan uzaklaştırma ihtiyacı duymaktadır. Bölgedeki güç politikasını Hindistan ve Japonya üzerinden yapmayı düşünen ABD, Çin’in bölgedeki hakimiyet alanında güvenliğini korumasını zorlaştıracaktır. Dolayısıyla Çin’in nihai hedefi ABD’yi etki alanının dışına itmek ve çevreleme politikalarından korunmaktır. Soğuk Savaş zamanının devamı niteliğinde olan ABD çevreleme politikası George S. Kennan tarafından oluşturulmuştur. İlk çıktığı zamanlarda SSCB’yi alt etme amaçlı, ekonomik temelli bir program olsa da zaman içerisinde evrimleşmiş ve tüm dünyaya yayılarak daha çok askeri temelli bir anlayış biçimine dönüşmüştür.

 

 

2016 Münih Güvenlik Konferansı’nda dünyanın en tehlikeli on çatışma bölgesinden ikisi Asya-Pasifik’te bulunmaktadır şeklinde bir karara varılmıştır. Bunlar Güney Çin Denizi ile Kuzey Kore’dir. Güney Çin Denizi’nde Çin ile komşu ülkeler toprak konusunda anlaşmazlık yaşamaktadır. Çin Halk Cumhuriyeti, ada ve resifleri de içine alan 3.5 milyon km2’lik alanın %90’lık bölümünde hak talep etmektedir ve bu alanın bazı bölümlerinin Çin kıyılarına uzaklığı 800 kilometreyi aşmaktadır. Özellikle Vietnam ve Filipinler Çin’in hak talebine karşı durmaktadır. Bu tartışmalara ABD’nin de dahil olması sorunun çapının büyümesi tehlikesini getirmektedir. Örneğin ABD’nin savaş gemilerini ve B52 bombardıman uçaklarını bölgeden geçirmesi Çin’in sert tepkisine neden olmaktadır.

 

 

Çin, genel olarak ABD tarzı bir süper güç olmak istemediğini belirtmekte ve G2 (ABD+Çin) yakıştırmalarına itiraz etmektedir. Süper güç olma arzusu olan bir devlet imajı yaratarak dünyadaki diğer büyük güçleri ve bilhassa komşularını rahatsız edip kendisine karşı ittifakların oluşmasını istememektedir. Ek olarak Pekin küresel, siyasi, mali ve insani krizlerde fazla sorumluluk almaktan imtina etmektedir. Çinli yetkililer, dünyanın herhangi bir yerindeki soruna müdahil olsun olmasın, ABD’nin yıprandığını görmektedir. Ancak söz konusu Doğu Asya olduğunda ise durum farklılaşmaktadır. Çin kendi bölgesinde daha baskın ve etkili bir rol almayı arzulamaktadır. Bu şekilde bakıldığında Pekin, ABD’nin karşı ittifaklarla kendisini dengelemesi yerine bölge dışı bir ülke olarak Asya’da daha sınırlı bir rol üstlenmesini beklemektedir. Çin’e göre ABD, nasıl Avrupa’daki öncelikli inisiyatifleri AB gibi bölgesel örgütlere bırakıyorsa, Asya’daki siyasi ve ekonomik girişimleri de ASEAN gibi bölgesel örgütlere ya da ülkelere bırakmalıdır. Bu nedenle Çin, ABD’nin geliştirdiği Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) tarzındaki projelere şüpheyle yaklaşmaktadır.

 

 

Çin, hayatta kalmak için çevresindeki denizlere bağımlıdır. Güney Çin Denizi ve Doğu Çin Denizi kolaylıkla Çin’in bloke olmasına imkân verebilir. Doğu Çin Denizi, Kore’den Japonya ve Tayvan’a kadar yay şeklinde adalar hattıyla çevrilidir. Güney Çin Denizi ise Tayvan’dan Filipinler’e, Endonezya’dan Singapur’a kadar daha kapalıdır. Ayrıca ABD Pasifik Komutanlığı’nın 6. ve 7. Filosu Çin’e karşı abluka uygulayabilir. Çin’in ABD’ye rahat şekilde karşı koyabilecek kapasitede bir güç geliştirmesi zaman alacağından, gerektiğinde ablukayı aşmak adına gemilere karşı füzeler edinmektedir.

 

 

Çin’in denizlerdeki stratejik amaçları göz önüne alındığında, hızla bir kara gücü olmaktan, hibrit bir kara-deniz gücü olmaya dönüştüğü görülmektedir. Bu çıkarların güvenliğini sağlamak için içerde ve uluslararası arenada baskılarla karşı karşıya kalmaktadır. Orta Doğu enerji kaynaklarına bağımlılığı olmasıyla beraber karadaki boru hatları, denizden enerji naklinin yükünü azaltmamaktadır. Bu bağımlılık ve Çin’in artan enerji ihtiyacı, ülkenin Hint-Asya-Pasifik alanında güvenli deniz yollarına olan ihtiyacını artırmaktadır. Bundan dolayı Çin, kriz ve çatışma zamanlarında etkili olabilecek bir deniz gücü oluşturarak düşmanlarını caydırmaya ve güvenliğini sağlamaya çalışmaktadır. Ayrıca Güney Çin Denizi iddialarını da asgari seviyede tutarak herhangi bir dış müdahalenin önünü kesmek istemektedir. Çin’in stratejik tutumunun gidişatından bağımsız olarak deniz sahalarındaki egemenlik anlaşmazlıkları var olmaya ve önceliğini korumaya devam etmektedir. Çin deniz kuvvetlerinin gelişimi, “gri bölge” operasyonları da dahil, bunlara çeşitli yanıtlar verilmesini mümkün kılabilir. Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki faaliyetlerine yönelik olarak ABD ve Asya-Pasifik’in ülkelerinin tepkilerine bakıldığında; Uluslararası Daimî Tahkim Mahkemesi (PCA) 12 Temmuz 2017 tarihinde Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki egemenlik iddiasının hukuka aykırı olduğuna hükmetmiştir. Lahey’deki mahkemenin kararında, Çin’in, Güney Çin Denizi sularında ve kaynaklarında tarihten gelen ayrıcalıklı bir kontrole sahip olduğu yönünde herhangi bir kanıtın bulunmadığı belirtilmiştir. Mahkeme, Çin’in Filipinler’in egemenlik haklarını ihlal ettiğine ve yapay adalar inşa ederek bölgedeki mercan kayalıklarına ciddi zarar verdiğine karar vermiştir. Bu kararın devamında Çin yeni yapay adalar inşa etmeye son verse bile önceden inşa ettiği adalarda altyapı geliştirme faaliyetlerine devam etmiştir. ASEAN ülkeleri bölgede serbest geçişi savunsalar ve bu yönde hem kurumsal hem de ikili işbirliğine gayret etseler de bugüne kadar başarılı olamamışlardır.

 

2. HİNDİSTAN

 

 

 

SSCB’nin yıkılmasıyla beraber süper güç minvaline yükselen ABD, ekonomik anlamda rakip gördüğü Çin’in yükselişi karşısında tedirginlik yaşamaktadır. Batı odağına Çin’i alırken, küresel güç mücadelesinin ortasında bulunan Hindistan, son yıllarda gerçekleştirdiği ekonomik ve siyasi açılımlarla bölgede ihtiyaç duyulan bir aktör haline gelmiştir. Dünyanın en kalabalık ikinci ülkesi olan, sahip olduğu pazar potansiyeli ve kaynaklarıyla bölgesel bir güç konumunda bulunan Hindistan bilhassa Soğuk Savaş sonrası idealist dış politikadan pragmatist dış politikaya kaymasıyla uluslararası sistemdeki rolünü derinleştirmiştir. Bölgesel bir güç rolünden küresel güç konumuna erişmeye dayalı çok dinamikli dış politikalar yürütmektedir. Hindistan’ın bu politikalarının analizleri arasında her iki tarafı da küstürmeden ABD-Çin arasındaki rekabetten maksimum fayda sağlamayı amaçlaması vardır.

 

 

Günümüzde hızla gelişen ekonomilerine paralel şekilde artan enerji ihtiyaçları için işbirliği isteyen Çin ve eski gücüne ulaşma isteğiyle aksiyon alan ve Orta Asya enerji kaynaklarına rahat ulaşabilme fırsatını değerlendirmeye çalışan Rusya karşısında Hindistan’ın, geleceğin küresel güç mücadelesinde önemli bir konuma sahip olabileceği de öngörüler arasında.

 

 

Hindistan, yalnızca Asya’nın değil, 2011-2015 döneminde %14’lük payıyla dünyanın en büyük silah ithalatçısı konumunda bulunuyordu. 2006-2010 ve 2010- 2015 dönemleri arasında Hindistan’ın savunma giderlerini %90 arttırmış olmasının asıl nedeni Çin’in aktivizmi olarak yorumlanmaktadır. 21’inci Yüzyıl Deniz İpek Yolu Projesi, Pakistan’ın Gwadar Limanı’nın bir kısmının bir Çin firmasına ait olması ve bu durumun söz konusu limanı Çin donanmasının aktif olarak kullanımına açık hale getirmesi ayrıca Ocak 2016’da Çin donanmasına ait gemilerin Sri Lanka’nın Colombo Limanı’na demirleyerek bu ülke ile ortak tatbikat yapmaları Hindistan’ın tehdit algısının artmasına sebep olmuştur. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ), Pakistan ve Hindistan’ın katılımıyla üye sayısını altıdan sekize çıkarmıştır. Çin, Avrasya jeopolitiğinde Rusya ile beraber ŞİÖ’nün liderliğini yapmaktadır. Haziran 2017’de yapılan ŞİÖ Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde her ülkenin çıkarına hizmet edecek ‘çok merkezli’ dünya sisteminin önemi vurgulanmıştır. Çin’in sınır sorunları başta olmak üzere rekabette olduğu komşusu Hindistan’ın örgüte üyeliğinin güvenlik bağlamında da ele alındığı görülmektedir. Örgüt sınırlarının Hint Okyanusu’na dayanması, Pekin’de düzenlenen “Yol-Kuşak İşbirliği Forumu” ile beraber düşünülürse şüphesiz Avrasya’da Çin’in nüfuzunun artmakta olduğu izlenimi oluşmuştur. Yol-Kuşak Girişimi’nin kilit merkezlerinin çoğuyla örtüşen ŞİÖ, özellikle de Pakistan’ın üyeliğiyle birlikte Girişim’in güvenlik tamamlayıcısı olarak hizmet edebilecektir. Öte yandan Yol-Kuşak Girişimi, Çin’in bölgesel, jeopolitik ve güvenlik kollarındaki problemler ile daha fazla uğraşmasını beraberinde getirecektir. ŞİÖ’nün iki yeni üyesi olan Hindistan ve Pakistan ise, örgütün uzlaşmaya varma kabiliyetini ve uyumunu zorlaştırabilmektedir.

 

 

3. AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ

 

 

Dünya yüzölçümünün ve nüfusunun yarısını oluşturan 36 ülkenin bulunduğu Asya-Pasifik bölgesinde söz konusu ülkelerden beşi ABD ile müttefiktir, bunlar; Japonya, Güney Kore, Tayvan, Avusturalya ve Yeni Zelanda. ABD’nin 2010 yılından bu yana görünürlük kazanan Doğu Asya jeopolitiğinin güvenliğini yönetmek için geliştirdiği Mihver/Pivot stratejisinin diplomatik, ekonomik ve askeri temelleri bulunmaktadır. Diplomatik temel, Washington’un bölgedeki müttefikleriyle derin işbirliğinin süreceği yönünde yeni teminatlar vermesine dayanmaktadır. Ancak bu teminatlar bölge ötesi yeni işbirliklerinin (ABD- Güneydoğu Asya Devletleri, ABD-Hindistan) oluşmasını reddetmemektedir. ABD bunun haricinde strateji çerçevesinde Çin ile de diyalog yollarının açık olacağını, hatta bu yolların geliştirileceğini belirtmiştir. Mihver’in asıl ayağı ise askeri olandır ve ABD’nin bölgedeki mevcut üslerindeki askeri varlığını konvansiyonel olarak artırmasını, bölgeye sağladığı nükleer caydırıcılık unsurlarını ve kuvvet gönderim yeterliklerini güçlendirmesini, müttefiklerine konvansiyonel ve nükleer caydırıcılık teminatı vermeye devam edeceğini açıklamasını kapsamaktadır. Güney Çin Denizi’nde üstünlük sağlamayı nihai çıkarlarından biri olarak belirten Çin, izlediği muhafazakâr dış politikadan ödün vermemekte, bir yandan askerî varlığını artırırken diğer yandan da donanmasını güçlendirmektedir. Bu gelişmeler, kıyıdaş ülkelerin sınırlı kapasiteye sahip olmasına bağlı olarak alandaki dengelerin belirlenmesinde ABD’nin kritik bir rol oynamasına zemin hazırlamaktadır.

 

 

Trump’ın göreve geldikten sonra imzaladığı başkanlık kararnamesinde, ABD’nin Trans-Pasifik Ortaklığı’ndan (TPP) çekileceği yer almaktaydı. 4 Şubat 2016 tarihinde Obama’nın liderliğinde ABD, Japonya, Malezya, Yeni Zelanda, Kanada ve Meksika’nın da aralarında olduğu 12 ülke tarafından imzalanan, fakat bu ülkelerin parlamentolarında onaylanmayan anlaşma, Trump tarafından rafa kaldırılmıştı. Bundan dolayı bölgedeki ABD müttefikleri açısından halihazırdaki durum jeostratejik bağlamda belirsizdi. Obama’nın “yeniden dengeleme” stratejisi Trump zamanında bir çevreleme politikasına dönüşmüştü. Joe Biden’ın başkanlığa seçilmesi ancak seçim sonuçlarının devamında yaşanan olaylarla beraber şartların neler getireceği zaman içerisinde görülebilecektir.

 

 

“Japonya, Hindistan, Avustralya gibi ülkeler savunma harcamalarını arttırmakla kalmayıp ortak hareket kapasitelerini de güçlendirme yönünde hareket etmektedirler. Japonya Başbakanı Abe’nin göreve geldiği ilk günlerde ileri sürdüğü, coğrafi olarak Japonya, Avustralya, Hindistan ve ABD’nin Hawaii eyaletini birleştiren “güvenlik elması” konsepti yeniden canlandırılmaktadır. Bahsi geçen ülkelerden üst düzey yetkililer Şubat 2016 sonunda Tokyo’da bir araya gelerek ortak strateji konusunu görüşmüşlerdir. Söz konusu toplantıdan bir hafta sonra da ABD Pasifik Kuvvetleri Komutanı Harry B. Harris’in söz konusu ülkeler arasındaki işbirliğine dikkat çekmesi ve Çin’i ima ederek “güçlü ülkelerin küçük ülkeleri tehdit ve güç kullanarak zorlamalarına” karşı en iyi çözümün deniz kuvvetleri arasında geniş kapsamlı bir işbirliği olacağını ifade etmesi, bu ortaklığa ABD’nin de olumlu baktığını göstermektedir. ABD her ne kadar Başkan Obama’nın 2011’de ortaya attığı “Asya Açılımı”nın içini dolduramadıysa da hem Japonya ve Güney Kore gibi müttefikleri bağlamında güvenilirliğini sürdürmek, hem de Asya-Pasifik’te Çin’e karşı bir güç dengesi oluşturmayı istemektedir. Bunu da yalnız kendisi değil, olabildiğince geniş bir koalisyon içinde gerçekleştirmeyi amaçlamaktadır.

 

 

4. ASYA PASİFİKTE GÜVENLİK

 

 

Harita 1. Doğu Asya Deniz Egemenlik İddiaları

 

 

Kaynak: Dr. Yıldırım Sami, TRUMP İKTİDARI, KUŞAK-YOL PROJESİ VE ŞİÖ GENİŞLEMESİ SONRASI ASYA-PASİFİK’TE DEĞİŞEN GÜVENLİK İKLİMİ, Kara Harp Akademisi, Ufuk Üniversitesi,NEW SECURITY ECOSYSTEM AND MULTILATERAL COST, s.203-228

 

 

Çin, kendi kalkınmasını her ne kadar “barışçı yükselme” şeklinde sunsa da kavramsal açıdan izlediği güç politikası “saldırgan realizm” olarak adlandırılabilir. Çin barışçı yükselme stratejisiyle hegemonya heveslerini gizlemeye çalışıyor şeklinde yorumlar bulunmaktadır. ABD’ye tam olarak rakip olabilmek adına yüksek büyümeyle geçireceği birkaç on yıla daha ihtiyaç duymaktadır ancak gerek Covid-19’un getirdiği siyasi, sağlık, ekonomik zorluklar gerekse de Çin’in yaşlanan nüfus problemi bunu zorlaştırmaktadır. Ek olarak ABD dışında Çin’in yükselmesinden rahatsız olabilecek ülkeler arasına Japonya, Güney Kore, Rusya ve Vietnam da katılacak, Çin’in sözü edilen büyümesi huzurlu ve rahat gerçekleşmeyecektir. Bununla beraber ekonomisi ve askeri yetenekleri geliştikçe çevresindeki toprak ve egemenlik sorunları karşısında daha saldırgan bir tavır alması gerekebilir. Öte yandan ABD ile Çin arasında küresel düzeyde farklı ve büyük çıkar sorunları yer almaktadır. Bu sorunların merkezinde ise Körfez Bölgesi’nden Çin’e doğru giden ulaşım hatlarının ABD’nin kontrolünde olması yatmaktadır. Çin, ABD aleyhine gelişmelerin ve güvenlik sorunlarının aktörü olmaktadır. Güney Çin Denizi’ndeki sorunlara ABD’nin karışma hakkı olmadığını düşünen Çin’in günden güne güçlendiğinde belirleyeceği strateji ise, ABD’yi Asya-Pasifik’in dışına göndermek olabilecektir.

 

 

Gilpinci realizmin ‘demir yasası’na göre aktörler ekonomik anlamda güçlendikçe etraflarını da kontrol etmeyi amaçlarlar. Bu şekilde önce askeri olarak güçlenirler ve çevre bölgeler üzerindeki etkilerini arttırırlar. Bu bağlamda Çin’in ekonomik, enerji ve ticaret güvenliği, çevresindeki alanda diğer güçler tarafından ket vurulmayan hareket serbestisinin ehilliğine bağlıdır. Realist gelenekten gelen ve büyük güç mücadelesine odaklananlar Doğu Asya güç karmaşasının gelecek açısından ne denli belirleyici olacağının altını çizmektedir. “Bunun bir örneği Ekim 2015’deki ABD-Çin gerilimi olarak gösterilmekte ve Asya’daki güç gösterisi kapasitesinin sergilenmesinin bir yansıması olarak değerlendirilmektedir. Gerilim, ABD’nin savaş gemisi USS Lassen’in Spratly Ada Zinciri çevresinde Çin tarafından inşa edilen yapay bir adacığın yakınına gelmesi ile başlamıştır. Bu kriz, gündemin Güney Çin Denizi Sorunu içerisinde Spratly Ada Zincirinin önemiyle ilgili yorumlarla, Güney Çin ve Doğu Çin Denizi Sorunlarının teknik ayrıntılarıyla ve tarafların FON (Denizlerde Dolaşım Serbestliği) ve UNCLOS’a (BM Deniz Hukuku Konvansiyonu) yaptıkları atıflarla dolmasına sebebiyet vermiştir.”

 

 

Asya-Pasifik’teki askeri siber yeteneklere bakıldığında, yeni tür savaşlara hazırlanan bölgede bu yetenekler olduğundan fazla önem arz etmektedir. Çin, Hindistan, Rusya ve ABD Asya-Pasifik bölgesinin büyük askeri-siber güçleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla beraber Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Tayvan da siber yeteneklerini oldukça geliştirmişlerdir. Bölge uluslarının farklı stratejik kültürleri ve doktrinleri, onların siber yeteneklerini geliştirme şekillerine de yansımaktadır. Rusya, Çin ve ABD savaş durumunda siber yeteneklerin kullanımı bakımından birbirlerinden bir hayli farklı düşünmektedirler.

 

 

“Sulu bölgesinde derinleşen güvenlik sorunlarına ve tehditlerine bakıldığında, Mindanao-Sulawesi-Sabah üçgeni zayıf devlet yönetimi altında ya da hiç otorite bulunmayan boşluklara sahip bir bölge olup ideolojik motivasyonlu ayaklanmacı/hibrit terörist-suç örgütü grupların rehin alma başta olmak üzere her türlü saldırgan eylemde bulundukları bir alandır. Bölge deniz seyrüsefer güvenliğini de tehdit etmektedir. Sulu Denizi’ndeki gruplardan birisi olan Ebu Sayyaf grubu Filipinler ordusunun operasyonlarının ana hedeflerinden birisidir. Sulu Denizi’ndeki rehin alma ve korsanlık suçlarına karşı Malezya, Endonezya ve Filipinler hükümetleri güvenlik işbirliği yapmaktadırlar.” Bölgede zayıflayan bir bölgesel güvenlik yapılanmasının yansımaları görülmektedir. ASEAN ve onun liderliğindeki çok taraflılık gerilim altına girdikçe, bölgesel güvenlik yapılanmasının ikili ve çok taraflı bileşenleri öne çıkmaktadır. Çin’in Asya-Pasifik güvenlik yapılanmasına ilişkin vizyonunun salgına bağlı olarak değişip değişmeyeceği ise ayrı bir konudur. “Kuşak-Yol İnisiyatifi, Asya Altyapı ve Kalkınma Bankası ve İpek Yolu Fonu, ekonomik bağlamdaki somut enstrümanlar olarak sıralanabilir. Çok muhtemeldir ki Çin, diğer ülkelerle söz konusu ekonomi odaklı çok taraflı inisiyatiflerini siyasi ve güvenlik alanına da taşıyacaktır. Asya-Pasifik bölgesinde bir yandan da bölgesel savunma ve güvenlik diyalogları devam ettirilmektedir. 2002 yılında başlatılan IISS Shangri-La Diyalogu, Jakarta Uluslararası Savunma Diyalogu, Seul Savunma Diyalogu vb. toplantılar siyasi liderleri, üst düzey askeri ve savunma yetkilileri bir araya getirerek güvenlik konularının tartışılmasına imkân sağlamaktadır.”

 

 

5. SON GELİŞMELER

 

 

Aya Pasifik bölgesinde nükleer ve konvansiyonel silahlarla elde edilen yığınağın, etkileri gün geçtikçe artan salgın ve ekonomik krizin etkisiyle uluslararası topluma daha ağır bedeller ödetme olasılığı giderek artmaktadır. 2020 yılının başlamasıyla COVID-19 virüsü sadece tıbbi bir kriz olmaktan çıktı, dolaylı etkileriyle küresel minvalde ekonomik ve jeopolitik tehdit haline geldi. Küresel virüs salgınının merkez üssü olarak Çin Halk Cumhuriyeti’nin işaret ediliyor olması, Pekin çevresindeki potansiyel çatışma alanlarını da hareketlendirdi. ABD’nin salgın nedeniyle yaptırımlarla tehdit ettiği Çin, dört bir yandan askeri tehditlerle aynı anda yüzleşmek zorunda kaldığı bir sürece girdi. 17 Kasım 2020 tarihinde Mehmet Kancı’nın haberine göre “bugünlerde Asya-Pasifik bölgesinde nükleer silah sahibi 6 ülkenin (ABD-Çin Halk Cumhuriyeti-Kuzey Kore- Rusya-Hindistan-Pakistan) silahlı kuvvetleri istim üstünde. Amerika Birleşik Devletleri denklemin dışarısına çıkarıldığında Asya-Pasifik son 10 yılda silahlanmaya en fazla harcamanın yapıldığı yapıldığı bölge. 2018 yılında bu bölgedeki ülkeler silahlanmaya 523 milyar dolar harcadılar. Bölgedeki kaotik manzara 15-16 Haziran günlerinde zirve noktasını gördü. Çin Halk Cumhuriyeti’nin başkenti Pekin, virüs salgınının ikinci dalgası ihtimali nedeniyle kilit altına alınırken Hindistan sınırında yakın tarihte eşine rastlanmamış bir çatışma yaşandı. Tartışmalı sınır bölgesi Doğu Ladakh’daki Galwan Vadisi’nde 5 Mayıs’tan bu yana devam eden gerilim çatışmaya dönüştü. Ancak garip olan, iki nükleer gücün askerlerinin mühimmat kullanmadan, taş ve sopa kullanarak giriştikleri çatışmada Hindistan tarafının 20, Çin’in ise 43 can kaybı vermesi oldu. Bu çatışmanın ardından Hindistan ordusu en üst düzeyde alarma geçti.”

 

 

Ancak bölgedeki ateşi yüksek gelişmeler bununla sınırlı kalmadı. “ABD’nin yaptırımları nedeniyle ekonomik anlamda köşeye sıkışan Kuzey Kore, sürpriz bir hamle yaptı. 2018 yılında ABD Başkanı Trump ile Kuzey Kore lideri Kim Jong Un arasında kurulan diyalogla beraber yumuşayan ilişkilerin simgesi olarak, Pyongyang ile Güney Kore’nin başkenti Seul arasında bir irtibat ofisi kurulmuştu. Güney Kore tarafından 15 milyon dolar harcanarak inşa edilen, bir nevi de facto büyükelçilik görevi gören bina 16 Haziran sabahı Kuzey Kore tarafından havaya uçuruldu. Hemen ardından Kuzey Kore ordusunun askerden arındırılmış bölgeye ilerleyeceği yönündeki iddialar Asya-Pasifik bölgesindeki gerilimi daha da artırdı.” Habere göre bölgede aynı 24 saat içerisinde Haziran ayı başından itibaren Tayvan Geçidi üzerinde tırmanışa geçen bir başka kriz de ivme kazandı. “Çin’in Su-30 savaş uçakları ile ABD’nin F-15 uçakları arasındaki önleme mücadelesine 16 Haziran’da Tayvan hava kuvvetleri de katıldı. Tayvan F-16’larının Çin’in J-10 savaş uçaklarını karşılaması “Tek Çin Politikasının” Hong Kong başta olmak üzere daha sorgulanır hale getirdi. Pekin, Tayvan’a karşı 1950’li yıllarda olduğu gibi silah kullanma seçeneğini artık daha açık telaffuz eder hale geldi. Hong Kong’a tanıdığı özel statüyü de ortadan kaldırarak, bu kentteki demokrasi taleplerini askeri yöntemlerle bastırmayı göze alan Pekin yönetimi Pasifik Okyanusu’nda devriye görevi yapan Amerikan donanmasının 3 uçak gemisi muharebe grubunun baskısını da ensesinde hissediyor.”

 

 

Geçtiğimiz günlerde Asya-Pasifik bölgesindeki 15 ülke, dünyanın en büyük serbest ticaret anlaşması olarak bilinen Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık anlaşmasını imzaladı. 17 Kasım 2020 tarihli Sputnik haber kanalında bu durum şu şekilde ifade edildi: “Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği’nin (ASEAN) 37. Liderler Zirvesi kapsamında düzenlenen Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (RCEP) görüşmesinde, ASEAN üyeleri Brunei, Kamboçya, Endonezya, Laos, Malezya, Myanmar, Filipinler, Singapur, Tayland ve Vietnam ile birliğin diyalog ortaklarından Avustralya, Çin, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda liderleri, 8 yıl süren müzakerelerin ardından anlaşmaya vardı.”Görüşmede konuşan Singapur Başbakanı Lee Hsien Loong, RCEP anlaşmasını büyük bir dönüm noktası olduğunu belirterek, “8 yıl boyunca yapılan 46 müzakere ve 19 bakanlık düzeyinde görüşmelerin ardından bugünlere geldik. Bu süreçte yorulmadan çalışan ilgili ülkeler ve bakanların çabalarına çok minnettarım” dedi. Singapur Başbakanı Lee, küresel büyümenin yavaşladığı bu zamanlarda RCEP anlaşmasının ileriye dönük büyük bir adım olduğunu da sözlerine ekledi. Malezya Uluslararası Ticaret Bakanı Muhammed Azmin Ali ise RCEP’in “kan, ter ve gözyaşıyla örülmüş sekiz yıl süren pazarlıkların sonucu varılmış bir anlaşma olduğunu” belirterek, bölgede yeni bir dönemin başlayacağını söyledi. 15 ülke ve 2.1 milyarlık nüfusu içine alan RCEP, küresel gayri safi yurt içi hasılanın %30’una denk geliyor. RCEP anlaşmasının Çin’in Asya-Pasifik bölgesindeki ekonomik hakimiyetini arttıracağı tahmin edilirken, ABD ve Avrupalı şirketleri serbest ticaret bölgesinin dışında bırakarak, dezavantajlı konuma getireceği de düşünülüyor.

 

 

Aynı haber sitesinin bir başka haberine göre ise Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı, Asya-Pasifik bölgesindeki 15 ülkenin imzaladığı bu anlaşma ile oluşturulan yeni ticaret bloğunun yatırımı artırmada kilit rol üstlenebileceğini bildirdi.

 

 

KAYNAKÇA

 

  • Yıldırım Sami, Uluslararası İlişkilerde Asya, Kuşak Yol’un Jeo-Ekonomisi ve Güvenliği, Nobel Yayınları, 2018, Ankara, s.1-23

 

  • Yıldırım Sami, TRUMP İKTİDARI, KUŞAK-YOL PROJESİ VE ŞİÖ GENİŞLEMESİ SONRASI ASYA-PASİFİK’TE DEĞİŞEN GÜVENLİK İKLİMİ, Kara Harp Akademisi, Ufuk Üniversitesi,NEW SECURITY ECOSYSTEM AND MULTILATERAL COST, s.203-228

 

 

 

 

 

 

 

 

  • Vişne Korkmaz, “Amerikan Mihveri ve Çin’in A2AD Stratejisi Çerçevesinde Doğu Asya Güvenliği”, Bilgesam Analiz (23.12.2015), http://www.bilgesam.org/Images/ Dokumanlar/0-451-20151222401271.pdf

 

  • Yılmaz Sait, Uluslararası Güvenlik, Kaynak Yayınları, 2017, İstanbul, s.795-800.

 

  • Atlı Altay, “Asya-Pasifik’in Değişen Güvenlik Denklemi” [Changing Security Equation in the Asia-Pacific], Analist, April 2016, s.76-79.

 

 

  • Çolakoğlu Selçuk, “Yükselen Çin’in Dış Politikası”, Analist, Ocak 2014.

 

 

SEVGİ YILMAZ

 

BAU DEGS Genç Destek Araştırmacısı