AVRUPA BİRLİĞİ’NİN TÜRKİYE’YE YÖNELİK YAPTIRIM ÇELİŞKİSİ: BİRLİK, KENDİ DEĞERLERİYLE ÇELİŞİYOR

Giriş

 

Türkiye’nin, Doğu Akdeniz’deki haklarını korumak ve kendi deniz yetki alanındaki zengin hidrokarbon kaynaklarından ekonomik kazanç elde etmek için yapmış olduğu sismik araştırma ve sondaj faaliyetleri, uluslararası ilişkilerdeki birçok aktörün dikkatini çekmiştir. Avrupa Birliği, bu konuda Türkiye’ye en yoğun eleştiride bulunan aktörlerden birisidir. AB, Türkiye ile olan üyelik müzakereleri sürecini, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler üzerinden bir baskı aracı olarak kullanmak istemektedir. Böyle bir politik hamlenin, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarından yararlanmasını engelleyeceğini düşünmektedir. Özellikle Türkiye’nin 2017 ve 2018 yıllarında satın aldığı ve sırasıyla Fatih ve Yavuz isimleri verilen sondaj gemileriyle, Doğu Akdeniz’de hidrokarbon kaynaklarını keşfetmek için başlattığı hamleler, Avrupa Birliği için olumsuz bir gelişme olmuştur. Bu gelişmeler üzerine Birlik, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hamleleriyle ilgili, yapmış olduğu Zirve toplantılarında almış olduğu çeşitli kararlarla yaptırıma kadar varan politik araçları kullanmaya başlamıştır. Ancak Avrupa Birliği’nin gözden kaçırdığı nokta; konunun siyasi yönü olduğu kadar hukuki tarafının da var olduğudur. Bu açıdan Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yönelik yaptırım tehdidinin ve bu tehdidin somut olarak ortaya çıktığı durumlar; siyasi ve hukuki açıdan aşağıda tartışılacaktır. 

 

Siyasi Açıdan Avrupa Birliği’nin Doğu Akdeniz Özelinde Türkiye’ye Yaptırımının Tarihsel Süreci

Türkiye’nin Oruç Reis ve Barbaros Hayrettin Paşa sismik araştırma gemileri ile Fatih, Yavuz ve 2019 yılında Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) envanterine katılan Kanuni sondaj gemileriyle  Doğu Akdeniz’de kendi deniz yetki alanı içerisinde hidrokarbon arama faaliyetlerinde bulunması, Avrupa Birliği için temel sorun olmuştur. Avrupa Birliği için, Türkiye’nin denizlerdeki gücünü hem sivil hem de askeri anlamda geliştirmesi ve bu sayede Doğu Akdeniz’de belirleyici bir oyuncu haline gelmesi de başka bir çatışma nedeni olarak görülmektedir. Ayrıca Şubat 2018 tarihinde Güney Kıbrıs’ın sözde ruhsat sahalarından biri olan 3 numaralı parselde arama yapmak için bölgeye gelen, İtalya ENI şirketine ait “Saipem 12000” isimli sondaj gemisini Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait savaş gemilerinin bölgeden uzaklaştırması, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yönelik kararlar almasını gerektiren nedenlerden biri diğeri olmuştur. Türkiye, böyle bir hamleyle hem kendi kıta sahanlığıyla Güney Kıbrıs’ın sözde ruhsat sahalarının çakıştığı kısımları ortaya koymuş, hem de uluslararası anlamda bölgedeki hak ve çıkarlarının savunucusu olacağını göstermiştir. AB ise Türkiye’nin bölgedeki varlığının artması nedeniyle, 22 Mart 2018 ve 20 Haziran 2019 tarihlerinde yapmış olduğu Zirve toplantılarında  Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de devam eden yasadışı eylemlerini şiddetle kınamış, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki yasadışı sondaj faaliyetlerine ilişkin ciddi endişelerini dile getirmiştir. Avrupa Birliği, bu anlamda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerini kendisi için bir güvenlik sorunu olarak algılamaya da başlamıştır.

 

Sözde GKRY Ruhsat Sahaları ve Türk Kıta Sahanlığının Kesiştiği Alanları Gösteren Harita

 

Türkiye’nin yukarıda belirtilen Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerinin artması karşısında Güney Kıbrıs’ın etkisi ile Avrupa Birliği de caydırıcı tedbirler alma yoluna gitmiştir. Özellikle Fatih ve Yavuz sondaj gemilerinin bölgedeki faaliyetlerinin, Güney Kıbrıs ile birlikte Yunanistan’ın AB üzerindeki baskısını artırmasına yol açmıştır. 15 Temmuz 2019 tarihinde AB Dış İlişkiler Konseyi;  Doğu Akdeniz’deki sondaj faaliyetlerinin “uluslararası hukuka aykırı” ve “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarının ihlali” olduğu gerekçesiyle Türkiye’ye yaptırım uygulanması kararı almıştır. Konsey; Türkiye ile yürüttüğü Kapsamlı Hava Taşımacılığı Anlaşması müzakerelerini durdurmaya, Türkiye-AB Ortaklık Konseyi’nin yanı sıra diğer Türkiye-AB Yüksek Düzeyli Diyalog toplantılarını bir süreliğine askıya almaya, Komisyon’un 2020 yılı için Türkiye’ye yönelik katılım öncesi yardımın azaltılması önerisini desteklemeye ve Avrupa Yatırım Bankasına, başta devlet destekli olmak üzere, Türkiye’ye borç verme faaliyetlerini gözden geçirme çağrısında bulunmaya karar vermiştir. Belirtilen yaptırımlar; Türkiye’nin AB ile olan müzakere sürecinin kurumsal mekanizmalarını, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki politikalarına göre kısıtlayan bir sürece neden olmuştur. Avrupa Birliği’nin kendisine üye olmak isteyen ve bu konuda müzakere süreci içerisinde olan Türkiye’ye yönelik yaptırımı, kendi değerleriyle de tamamen çelişen bir tutum arz etmektedir. AB, aynı zamanda Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de Antalya Körfezi’ne sıkıştıran sözde Seville Haritası’nın öngördüğü GKRY-Yunanistan tezlerini destekleyen bir politika izlemektedir.

 

Sözde Seville Haritası

 

Türkiye’nin bölgedeki devam eden faaliyetleri nedeniyle yine Avrupa Birliği Dış İlişkiler Konseyi; 14 Ekim ve 11 Kasım 2019 tarihlerindeki toplantılarında; Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerinden sorumlu gerçek ve tüzel kişilere kısıtlayıcı tedbirler uygulanması için çerçeve kararlar almıştır. Belirtilen tedbir, Türkiye adına bölgede sismik araştırma ve sondaj faaliyetleri yapan TPAO’nun iki personeline yaptırım uygulanmasını kapsamaktadır. Bu çerçeve kararın uygulanması ise Şubat 2020’de, söz konusu yaptırımlar çerçevesi dâhilinde iki TPAO personelinin yaptırım listesine eklenmesi ile alınmıştır. Özellikle bu süreçte Türkiye’nin Oruç Reis sismik araştırma gemisi ile bölgede aktif faaliyette bulunması, Avrupa Birliği’nin yaptırımlarının etkinliğini de bir anlamda sorgulamaktadır. Eylül 2020 tarihinde NATO Genel Sekreteri’nin Türkiye ile Yunanistan askeri heyetleri arasındaki görüşme için arabuluculuk çabaları, bölgedeki gelişmeleri de etkilemiştir. Türkiye’nin Oruç Reis gemisini “bakım faaliyetleri” nedeniyle bölgeden geçici süre geri çekmesi, AB açısından olumlu bir gelişme olmuştur. AB, bu gelişme üzerine 1 Ekim 2020 tarihinde yaptığı Zirve toplantısında; Yunanistan’a ve Güney Kıbrıs’a karşı yasadışı faaliyetlerin durdurulmasına yönelik yapıcı çabaların sürdürülmesi hâlinde, Türkiye-AB pozitif siyasi gündemini başlatmayı kabul etmiştir. Zirve sonuç bildirgesine göre AB, Doğu Akdeniz’de istikrarlı ve güvenli bir ortam sağlanması, Türkiye ile işbirliğine dayalı ve karşılıklı yarar sağlayan bir ilişki geliştirilmesinde stratejik çıkara sahiptir. AB Zirvesi ayrıca, uluslararası hukuk ihlâl edilerek yeniden tek taraflı eylemlerde veya tahriklerde bulunulması hâlinde, AB’nin kendi çıkarlarını ve Üye Devletlerin çıkarlarını savunmak amacıyla tasarrufunda bulunan tüm araçları ve seçenekleri kullanacağının altını çizmiştir. 

Yavuz Sondaj Gemisi ile Barbaros Hayrettin Paşa ve Oruç Reis Sismik Araştırma Gemilerinin Faaliyette Bulunduğu Bölgeler

 

Ancak bu karar sonrasında Oruç Reis sismik araştırma gemisinin bölgeye geri dönmesi sonrasında AB’nin 1 Ekim tarihli kararının etkisinin azaldığı da görülmektedir. AB Zirvesi, 6 Kasım 2020 tarihinde yayınladığı karar ile Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki izinsiz sondaj faaliyetlerine cevaben, kısıtlayıcı tedbirler için mevcut çerçeve olan 11 Kasım 2019 tarihli kararı, 12 Kasım 2021’e kadar bir yıl süreyle tekrar uzatmıştır. Bu bağlamda Konsey, TPAO personeli iki kişinin AB ülkelerine olan seyahat yasağını sürdürmeye ve Birlik ülkelerinde var olan varlıklarını dondurmaya devam etmiştir. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki arama ve sondaj faaliyetlerinin devamı halinde, AB’nin daha geniş kapsamlı yaptırım kararları alabilmesi mümkündür. Özellikle GKRY-Yunanistan ikilisinin bu konudaki ısrarlarına rağmen, Almanya başta olmak üzere İtalya, İspanya, Macaristan ve Polonya gibi ülkeler ise yaptırımların, Türkiye’nin politikalarını AB çıkarlarına uyumlu şekilde değiştirmesinden ziyade, daha da katı bir pozisyona götürmesinden endişe etmektedirler. 

 

Hukuki Açıdan Avrupa Birliği’nin Doğu Akdeniz Özelinde Türkiye’ye Yaptırımının Değerlendirilmesi

 

AB’nin Türkiye ile üyelik ilişkisinden kaynaklı durumunu NATO içerisinde de kullanmaya başlaması, NATO ile AB arasındaki işbirliği durumunu ortadan kaldırmaktadır. Günümüzde Doğu Akdeniz özelinde yaşanan tartışmanın temeli buradan kaynaklanmaktadır. AB’nin Birlik üyesi olmayan bir NATO ülkesi üzerinde baskı kurmaya çalışması, NATO’nun kararlarını oy birliğiyle aldığı bir ortam içerisinde olumlu sonuçlar ortaya koyması mümkün değildir. 

2001 yılında imzalanıp 2003 yılında yürürlüğe giren Nice Antlaşması’nın 2002’de konsolide edilen versiyonunun Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası ile ilgili Hükümlerinin 17(1)’inci maddesinde şu ifade yer almaktadır: “Bu Kesim uyarınca belirlenen Birlik politikası; belirli üye devletlerin güvenlik ve savunma politikalarının özel niteliğine halel getirmez, ortak savunmalarının Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı (NATO) çerçevesinde sağlandığını kabul eden belirli üye devletlerin Kuzey Atlantik Antlaşması’ndan kaynaklanan yükümlülüklerine saygı gösterir ve bu çerçevede oluşturulan ortak güvenlik ve savunma politikasına uygun olur. Bu madde, AB’nin NATO üyesi ülkelere karşı yaptırıma başvuramayacağının ve savunma ve güvenlik alanında AB üyesi olmayan NATO ülkeleri ile uyumsuzluk teşkil eden girişimlerde bulunmayacağını belirtmektedir. İlgili üye devletler için bu madde, AB askeri kriz yönetimi çerçevesinde üstlendikleri eylem ve kararların her zaman NATO müttefikleri olarak Antlaşma yükümlülüklerine saygı gösterecekleri anlamına gelir. Aynı zamanda, karşılıklı olarak NATO askeri kriz yönetimi çerçevesinde AB’ye veya üye devletlerine karşı herhangi bir eylemde bulunmayacağı anlayışıyla, hiçbir koşulda ve hiçbir krizde ortak güvenlik ve savunma politikasının bir müttefik aleyhine kullanılmayacağı anlamına da gelir. Ayrıca bu ifadelerden Birleşmiş Milletler Şartı’nın ilkelerini ihlal edecek herhangi bir eylemde bulunmayacağı da anlaşılmaktadır.

Türkiye’nin Nice Antlaşması kararları ile kendi güvenlik çekincelelerinin karşılanması istemektedir. Kendi ulusal sınırlarına yakın bölge ve coğrafyalarda yapılacak sadece AB operasyonlarında Türkiye; durum ve olaylardan haberdar olmayı hedeflemiştir. Nice Avrupa Konseyi öncesi, Kıbrıslı Rumların adadaki Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün yerine ileride Avrupa Acil Müdahale Gücünün konuşlandırılabileceğini açıklaması Türkiye’nin güvenlik endişelerini ortaya koymaktadır. Türkiye’nin belirtilen endişelerine karşılık, İngiltere ve ABD Aralık 2001’de Türkiye’ye bir öneri paketi sundular. Ankara Mutabakatı veya İstanbul Belgesi olarak açıklanan bu girişim, öncelikle AB üyesi Müttefiklerin NATO’ya karşı sorumluluklarına saygılı davranacaklarını teyit ediyordu. Ayrıca, hiçbir kriz durumunda, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP), bir Müttefike karşı ileri sürülemeyecektir. Belirtilen şartlar, Yunanistan tarafından kabul edilmeyince bu belge yerine Berlin Artı düzenlemeleri ortaya konulmuştur. 26 Kasım 2002 tarihinde oluşturulan Berlin Artı düzenlemesi ile AB üyesi Müttefiklerin, NATO sorumluluklarına saygılı olacakları ve Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’nın hiçbir şart altında bir Müttefike karşı kullanılmayacağını belirtilmiştir.

 

Sonuç

  Avrupa Birliği’nin ve NATO’nun çeşitli zirveler ile toplantılarında almış olduğu kararlar ile yukarıda tarihsel süreçler içerisinde açıklanmaya çalışılan siyasi ve hukuki metinlerden hareketle,  Yunanistan-GKRY ikilisinin, AB’ye yaptırım çağrısında bulunmasının hukuki bir dayanağı olmadığı açıkça görülmektedir. Yunanistan ve Güney Kıbrıs hukuka aykırı bir beklenti içerisindedir zira AB, NATO üyesi olan bir ülkeye karşı herhangi bir yaptırım uygulama hakkına sahip değildir. Avrupa Birliği’nin 15 Temmuz 2019 tarihinden itibaren Türkiye’ye Doğu Akdeniz’deki faaliyetleri nedeniyle uyguladığı yaptırımlar, uluslararası hukuka ve NATO’daki müttefiklik ruhuna uygun olmamaktadır. Bu anlamda Türkiye’nin NATO içerisindeki veto yetkisini bir araç olarak kullanması son derece doğal bir gelişme olmaktadır. Ancak özellikle Güney Kıbrıs’ın Mayıs 2004 tarihinde Avrupa Birliği’ne “adanın tamamını temsil eder şekilde” üye olması sonrasında Türkiye’nin sadece AB operasyonlarına katılımını engellemeye başlamıştır. Ortaya çıkan böyle bir durum aslında zımni olarak Türkiye’nin Avrupa güvenlik ve savunma yapısının dışında bırakılmasına yol açarak bir çeşit yaptırım da sergilemektedir. Türkiye, kendisine karşılık yapılan haksız tutumlara karşılık, NATO-AB işbirliği çerçevesindeki toplantılara Güney Kıbrıs’ın katılımını veto ederek engelleyerek cevap vermektedir. Türkiye’nin bu hamlesi uluslararası hukukta “mütekabiliyet (karşılıklılık)” ilkesine uygun düşmektedir. Ancak özellikle Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ın etkisiyle AB herşeye rağmen böyle bir yaptırımlar uygulamaya devam ederek, hem AB-NATO ilişkilerinin bozulmasına neden olmakta, hem de Türkiye’nin Birlik ile olan üyelik sürecinin geleceğini belirsiz atmaktadır. 

AB ve üye devletler, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki varlığını sorgulamanın dışında, kendi içlerinde bir durum değerlendirmesi yapmak durumundadır. Öncelikle AB, uluslararası sistem içerisinde uluslarüstü (supranasyonel) bir yapılanma üzerine kurulmuştur. Üye devletler, Birlik’e üye olduklarında her konuda bir egemenlik devri içerisine girmemişlerdir. Örneğin; tarım ve ticaret politikalarında AB, ortak bir anlayış içerisinde hareket ederken; dış ilişkiler, savunma ve güvenlik gibi politikalarında üye devletler, ulusal yetkilerini kullanmaya devam etmektedirler. Deniz yetki alanları da, üye devletlerin yetki alanında olan bir politika konusudur. Bu nedenle, AB’nin yukarıda belirtilen Seville Haritası gibi siyasi bir haritasının olması, Birlik’in kendi yapısına aykırıdır. Bu bağlamda; AB’nin deniz sınırları yoktur, üye devletlerin kendi deniz sınırları bulunmaktadır. Bu sınırlar belirlenmesi; uluslararası hukukun prensiplerinden olan hakkaniyet, oransallık, kapatmama ve coğrafyanın üstünlüğü ilkelerine aykırılık teşkil edemez. Sonuç olarak; AB’nin GKRY’nin MEB ilanını meşru kabul etmesi de, uluslararası hukukun ihlal edilmesine yol açmaktadır.  

Emre ERDEMİR

BAU DEGS Araştırmacısı