Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesine Türkiye’nin Taraf Olmamasının Nedenleri

 

 

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesine Türkiye’nin Taraf Olmamasının Nedenleri

 

Giriş……………………………………………………….………………..3

 

1.Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesinin 3. madde Kapsamında Değerlendirilmesi……………………………………………………………4

 

I.) Türkiye Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesine Neden Taraf Değil?…………………………………………………………………………………………………6

 

II.) Türkiye Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesine Taraf Olsaydı Ne Olurdu?………………………………………………………………………………………………7

 

2. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi 33. Madde ve Bitişik Bölge Kavramı…..…………………………………………………………………10

 

Bitişik Bölge…………………………………….………………………………11

 

I.) Türkiye ve Bitişik Bölge…………………………………………………………14

 

3. Türkiye’nin BMDHS’ye imza atmamasının sözleşmenin 74 ve 83. Maddeleri Kapsamında Değerlendirilmesi…………………………………………..18

 

4. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesinde Adaların Rejimi..….27

 

5. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ve Madde 309……..……32

 

I.) Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi …….………………..……….……..34

 

II.) Uluslararası Teamül Olarak 1982 Tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi.………………………………………………………………..……….35

 

III.) Uluslararası Anlaşmalarda Çekince Kavramı ve Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi……………………………………..……………………………………38

 

IV.)Türkiye’nin Çekince Koyduğu Uluslararası Anlaşmalar………………….…………39

 

V.) Türkiye’nin 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi Çekince Yasağı Karşısında Genel Durumu ……………………………….……….……….………….40

 

Sonuç………………………………………………………………………………………43

 

 

Giriş

 

Deniz hukuku, deniz alanlarının hukuki rejimini, çeşitli kullanımlarını ve denizdeki gemilerin seyrüseferini düzenleyen kuralların bütünü olarak tanımlanır. Endüstrileşme ile birlikte artan hammadde ihtiyacını karşılamak için ülkelerin kara alanları dışında deniz alanlarında da yeni kaynak arama çaba ve girişimleri örf ve adet hukuku biçiminde gelişen deniz hukuku kurallarının derlenip toparlanmasına yönelik girişimleri başlatmıştır.

 

Bir dizi aşamanın ardından Birleşmiş Milletler Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı , deniz hukuku gelişiminde önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilen Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (BMDHS) kabulü ile sonuçlanmıştır. BMDHS ile hem deniz hukukunun mevcut kurumları yeniden gözden geçirilmiş hem de daha önce hukuksal bir düzenlemenin konusu olmayan yeni kavram ve ilkeler müzakereye açılarak, deniz hukukunda kapsamlı bir reform anlamına gelecek bir çalışma gerçekleştirilmiştir. 157 devletin katılımı ile üç ayrı komite şeklinde yürütülen çalışmalar 9 yıl sürmüş ve bu süre zarfında değişik merkezlerde yapılan 11 ayrı dönem toplantısında gerçekleştirilen müzakereler sonucunda, 320 madde ve 9 ekten oluşan nihai Sözleşme metni 10 Aralık 1982 yılında Montego Bay’de (Jamaika) kabul edilmiştir.[1]

 

Mevcut durumda farklı sebeplerden ötürü sözleşmeye taraf olan ülke sayısı 166, antlaşmaya taraf olan ülke sayısı ise 146’dır. Bu sayının farklılığının sebebiyle Özbekistan gibi ülkeler sözleşmeye taraftır ancak kendi iç hukuklarında yasama organları tarafından iç hukuklarına geçirilmemiştir. Aralarında ABD, Kolombiya, İsrail, Peru, Venezuela ve Türkiye gibi ülkelerin yer aldığı yaklaşık 30 ülke henüz Sözleşmeye taraf değildir.

 

Bu çalışmanın amacı Türkiye gibi Birleşmiş Milletler’le büyük son derece yakın ilişkiler içinde bulunan, üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkenin neden BMDHS gibi önemli bir antlaşmaya taraf olmaktan kaçındığıdır. Bu konuda 5 maddenin Türkiye açısından sorun yarattığı ve bu sorunların Adalar (Ege) Denizi’nde Yunanistan ile olan anlaşmazlıktan doğduğu bilinmektedir. Bu anlaşmazlığın sebebi olan Yunan ve Türk tezleri uluslararası hukuk göz önünde bulundurularak kıyaslanmıştır.

                                                                                          

 

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER DENİZ HUKUKU SÖZLEŞMESİ’NİN MADDE 3 KAPSAMINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

 

OKTAY ULAŞOĞLU

 

Teamüller ve antlaşmalar uluslararası hukukun en temel ve doğrudan kaynaklarıdır. Uluslararası antlaşmalar en az iki devletin bir araya gelip antlaşmanın konusu üzerinde karar almasını ve alacağı bu karar doğrultusunda aksiyon alacağını taahhüt ettiği metinlerdir. Bu noktada Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesinin çok taraflı bir uluslararası antlaşma olduğunu söylemek gerekir. Bu sözleşmeye taraf devletler daha önce teamüllerin ve ikili anlaşmaların hakim olduğu bu alanda yapılacak bir düzenleme ile ayrıntılı şekilde pozitif hukuku oluşturmak ve devletlerin deniz hukuku alanında uyguladıkları farklı kuralları standartta bağlamak istemişleridir. Sonuç olarak yıllarca yapılan görüşmelerin nihayete ermesi ile 17 kısım ve 320 maddeden oluşan oldukça kapsamlı bir metin ortaya çıkmıştır. Bu antlaşma, deniz hukuku alanında temel kavramları açıklamaktan deniz yetki alanlarının oluşturulmasından, deniz çevresinin korunmasına kadar hatta antlaşma çerçevesinde çıkan uyuşmazlıklarının çözümünün nasıl olacağına kadar ayrıntılı hükümler içermektedir.

 

16 Haziran 2016 tarihinde Azerbaycan’ın sözleşmeye taraf olmasıyla birlikte toplam 168 ülkenin onayladığı bu antlaşma Birleşmiş Milletler örgütünde temsil olunan 193 ülkenin çok büyük kısmı tarafından onaylanması anlamına gelmektedir. Baktığımızda antlaşmayı onaylamayan ülkelerin arasında ABD ve Türkiye’nin olduğunu görmekteyiz. Bu yazıda Türkiye’nin neden BMDHS’ye taraf olmadığını üçüncü madde kapsamı doğrultusunda değerlendirmesi yapılacaktır

 

 

Madde 3 Karasularının Genişliği

 

“Her devlet karasularının genişliğini tespit etme hakkına sahiptir; bu genişlik işbu Sözleşmeye göre tespit edilen esas hatlardan itibaren 12 deniz milini geçemez.”[2]

 

Maddeyi incelemeden önce maddedeki karasuları ve esas hat kavramlarının ne demek olduğunu anlamakta fayda vardır. Ayrıca; karasularının sınırının belirlenmesi ile oluşacak olan münhasır ekonomik bölge, bitişik bölge ve açık deniz kavramlarını incelemek, kavramların anlaşılması ve bilgiye dayalı yorumun yapılmasında  yardım edecektir.

 

Karasuları: denize kıyısı olan devletlerin kara ülkelerini çevreleyen ve duruma göre bitişik bölgeye, kıta sahanlığına ve münhasır ekonomik bölgeye veya doğrudan açık

 

denize kadar uzayan deniz kesimini belirtmek için kullanılan terimdir. Karasuları, kara    ülkesinin deniz ülkesindeki devamı olarak nitelendirilebilir. Bu alan içinde devletler kendi ulusal hukukunu uygularlar.[3]

 

Esas Hat: karasularının belirlenmesi için sınırların belirlenmesi gerekir. Karaların deniz ile buluşmasında kara ülkesinin fiziksel bir sınırı vardır. Fakat deniz ülkesinde bu fiziksel sınırın belli olmaması ve denizin karalar ile girintili çıkıntılı coğrafi şekiller oluşturması durumları göz önüne alındığında karasularının sınırlarını belirlemek oldukça güçleşmektedir. Sınırı belirlemek üzere belli noktaların birleştirilmesi ile oluşan hatta esas hat denir. Örneğin  hattı oluşturmak için kullanılan yöntemlerden biri düz esas hat yöntemidir. Sahilin, Adalar Denizindeki gibi derin bir şekilde girintili çıkıntılı olduğu veya sahil boyunca hemen yakında bir adalar dizisinin bulunduğu yerlerde, karasularının genişliğinin ölçülmeye başlandığı esas hattın çizimi için, uygun noktaları birleştiren düz esas hatlar yöntemi kullanılabilir.[4]

 

Münhasır Ekonomik Bölge: Deniz üzerindeki sularda, deniz yataklarında ve bunların toprak altında kalan kısımlarında canlı ve cansız doğal kaynakların araştırılması, işletilmesi, muhafazası ve yönetimi konuları ile aynı şekilde sudan, akıntılardan ve rüzgârlardan enerji üretimi gibi bölgenin ekonomik amaçlarla araştırılmasına ve işletilmesine yönelik diğer faaliyetlere ilişkin yetkilerin ülkelerin kullanması için karasuların ölçülmeye başlandığı esas hattan itibaren 200 mil genişlikteki alandır. Bu alanın ilanı BMDHS göre bir yükümlülüktür.[5]

 

Bitişik Bölge: Karasuların bitiminden itibaren en fazla 12 mil veya esas hattan itibaren en fazla 24 mil olabilecek alandır. Bu alanda devletler gümrük, maliye, sağlık veya muhaceret ile ilgili kanun ve kurallarına riayetsizlikleri önlemek için çalışabilir ve kurallara uymayanları belli kurallar çerçevesinde cezalandırabilir.[6]

 

Açık Deniz: Devletin münhasır ekonomik bölgesine, karasularına veya iç sularına veya takımada sularına dâhil olmayan tüm deniz alanlarıdır.[7]

 

 

TÜRKİYE’NİN BMDHS’YE TARAF OLMAMASININ NEDENLERİ

 

Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesini onaylamamasının temel sebeplerinin en başında, Adalar Denizindeki özel durum gelmektedir. BMDHS her ne kadar ayrıntılı hükümlere sahip olsa da Türkiye ile Yunanistan arasında bulunan çok sayıda adanın varlığı ve bunun yarattığı vaziyetin iki ülkeyi ilgilendiren bir durum olması nedeni ile sözleşmenin bu alandaki etkisi azalmaktadır. Her iki ülkenin karasularının belirlenmesi konusundaki farklı tezleri zaten anlaşmazlık yaratırken sözleşme ile karasularının maksimum 12 mile çıkarılabileceğinin kararlaştırılmasından sonra Türkiye tarafında endişeler baş göstermiştir. Hatta dönemin başbakanı Süleyman DEMİREL karasularının 6 milden 12 mile çıkarılması halinde Adalar Denizi’nin Türkiye’ye kapatılmış olacağına ilişkin gazetecilerin sorularına verdiği cevap ile Türkiye’nin tutumunu belli etmiştir. Başbakan Süleyman DEMİREL Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesine dair yaklaşımlarını şu kelimeler ile ifade etmiştir: Bu hakka sığar mı, hukuka sığar mı, bizi kimse boğamaz. Bu işleri yapanlar özel durumlar için özel hükümler getirmelidir. 109 millet bir araya gelse Türkiye aleyhine karar alsa bu Türkiye’yi bağlar mı?[8]

 

Venezuela’nın başkenti Karakasta toplanan üçüncü Deniz Hukuku Konferansı sırasında uzmanlar, Türkiye’nin görüşülmesi için sunduğu karasularının genişliği, karasularının sınırlandırılması, kıta sahanlığının sınırlandırılması, münhasır ekonomik bölgenin sınırlandırılması, kapalı ve yarı kapalı denizler ve adaların deniz alanlarına ilişkin önerilerde bulunmuşlardır. Fakat Türkiye’nin lehine gelişen bir vaziyet olmayınca Türk yetkililer bu sefer de antlaşmada taraf olmamayı seçmek zorunda kalmışlardır. Aslında Türkiye söz konusu sözleşmeye imza atmak istemekte fakat anılan sözleşmenin aynı zamanda sözleşmede herhangi bir hüküm için çekince koyma yasağı öngördüğünden, tabiri caizse  paket halinde kabul etmek zorunda bırakılan bu antlaşmayı imzalamamayı tercih etmiştir.

 

Türkiye Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf olmamakla birlikte, birçok ülkenin taraf olmasından ve anılan sözleşmenin kurallarını uygulamasından kaynaklı sözleşme hükümlerinin aynı zamanda teamüle dönüştüğünün farkındadır. Uluslararası hukukun doğrudan bir kaynağı olan teamüller uluslararası sözleşmeler kadar etkili ve bağlayıcıdır. Bütün bunlara baktığımızda yukarıda da belirtildiği gibi Türkiye sözleşmeye taraf olmamasına karşın çekince koymak istediği maddeler hariç, sözleşmenin diğer hükümlerine aslında teamülen uymaktadır. Türkiye’nin çekince koymak istediği üçüncü madde gibi maddelerin bir teamül kuralına dönüşmemesi için Türkiye uluslararası hukukun çeşitli platformlarında itirazlarını da dile getirmiştir. Sonuç olarak anılan sözleşmenin üçüncü maddesi kapsamından bakıldığında karasularının maksimum sınırının 12 mil olabileceğinin kabulü ile Yunanistan’ın sistematik yorumdan uzak sadece lafzi yoruma dayanarak antlaşmayı kendi lehine çevirmeye çalışması Türkiye’nin antlaşmaya taraf olmamasına neden olmuştur. Zira karasularının sınırı sorunu zincirleme şekilde diğer sorunları etkilemektedir.

 

TÜRKİYE’NİN BMDHS’YE İMZA ATMASI HALİNDE OLUŞABİLECEK DURUMLAR

 

 

Hali hazırda; Türkiye 2674 sayılı kanunun 1. maddesinde de belirttiği gibi karasularını 6 mil olarak belirlemiştir.[9] Fakat maddenin devamında hakkaniyet ilkesi çerçevesinde 6 millik sınırın üstüne de çıkabileceğini belirtmiştir. Yani mevcut duruma bakacak olursak Türkiye’nin Adalar Denizinde 14.322 km2 karasuları alanı varken Yunanistan’ın ise 79,007 km2 karasuları alanı vardır. Açık denizlerin oranı ise %51[10] oranında olup toplam 96.703 km2’dir.[11] Böyle bir aşamada bile Yunanistan anakarası ve adaları sayesinde ülkenin Adalar Denizinde karasularının oranı %40’ı bulmaktadır. (yandaki görselde karasularının 6 mil olması halinde oluşacak karasuları sınırları gösterilmiştir.) Eğer Türkiye bahsi geçen sözleşmeye taraf olmaya karar verseydi bir anlamda yunan tezlerini kabul edeceğinden, Adalar Denizindeki adaların karasuları alanının 12 deniz miline çıkarılmasına itiraz eden bir konuma düşecek, Yunanlıların Türkiye’ye karşı uluslararası hukuka uymuyorlar propagandası ile karşı karşıya kalmasının yanında, Yunanistan’ın maksimalist tavrının yaratacağı duruma hukuksal zemin hazırlamış olacaktır. Yunanistan’ın bu tavrı hukukun temel iki ilkesi olan ‘hakkaniyet ve hakkın kötü kullanılmaması’ ilkesi ile çelişecektir ayrıca bu durum BMDHS’nin üç yüzüncü maddesinde de ifade edilmiştir. Yunanistan kendi lehine olan hükümleri sistematik yorumdan uzak çıkarcı bir tavırla yorumlamaktadır.

 

Türkiye’nin söz konusu sözleşmeyi imzalaması halinde oluşabilecek en kötü senaryoda ise Yunanistan’ın adaları ile birlikte karasuları sınırlarının 12 deniz miline çıkarılması halinde gerçekleşecektir. Böyle bir durumda Yunanistan’ın karasuları 116.607 km2’ye çıkacaktır. Türkiye’nin de mütekabiliyet ilkesi çerçevesinde karasularını 12 deniz miline çıkarması sonucunda her ne kadar yetki alanı artmış gibi gözükse de açık deniz alanı oranı ciddi ölçüde azaldığından Ege Denizi bir Yunan gölü haline gelecektir. Oluşacak mevcut durumda ise Adalar Denizinde durum Yunanistan’ın lehine ölçüsüz şekilde değişecektir. Dışarıdan bakıldığında yasal olarak gözükebilecek bir durum olmasına karşın Adalet Divanı da kararlarını verirken, dikkat ettiği hakkaniyet ilkesine uygun olacak mıdır?

 

 

Aslında açıklanmak istenen hususların pratiğe dökülmesi çok zordur. Fakat hukuksal zemin kazandırılmak istenen bu durumunun hakkaniyete niye aykırı olduğunu anlamak Türkiye’nin, niye Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesine imza atmadığını anlamamıza yardımcı olacaktır. Sonuç olarak Yunanistan, Adalar Denizindeki karasuları alanının maksimum seviye çıkması için Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni bir kaldıraç olarak kullanmaktadır.

 

 

KAYNAKÇA

 

ANLAR GÜNEŞ, Ş., Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ve Deniz Çevresinin Korunması, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 56, Sayı: 2, Haziran 2007, Sayfa: 1-37

 

– Franz, E , Demirsoy, S. “ YUNANİSTAN VE TÜRKİYE ARASINDA, EGE DENİZİ KITA SAHANLIĞI ÜZERİNDEKİ HAK İDDİASINDAN DOĞAN TARTIŞMA”. Bilimsel Madencilik Dergisi, 14 (1975), 1-20

 

– Bahçeşehir Üniversitesi Denizcilik ve Global Stratejiler Merkezi, “Haritalar”. Erişim Tarihi 10.23.2020 https://baudegs.com/category/haritalar/ Yücel, S . “Ege’de Bitmeyen Sorunun Bir Unsuru Olarak Türk ve Yunan Karasuları ve Ulusal Hava Sahaları”. Güvenlik Stratejileri Dergisi, Cilt: 6,    Sayı: 12, (2010) , Sayfa: 83-102

 

– Kurumahmut, A. – YAYCI, C. 2011, Deniz Subayları İçin Temel              Deniz Hukuku Barış ve Savaş Dönemi. Deniz Kuvvetleri Kültür Yayınları

 

Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanlığı, “Başlıca Ege Denizi Sorunları”, Erişim Tarihi 10.23.2020,

http://www.mfa.gov.tr/baslica-ege-denizi-sorunlari.tr.mfa

 

– Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanlığı, “Sorularla Dış Politika”, Erişim Tarihi 10.23.2020, http://www.mfa.gov.tr/sorular.tr.mfa

 

 

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER DENİZ HUKUKU SÖZLEŞMESİ 33. MADDE VE BİTİŞİK BÖLGE KAVRAMI

 

Bedirhan Kürşad Kurt

 

GİRİŞ

 

1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS), deniz alanlarının siyasi, ekonomik ve askeri kullanımlarını dair çeşitli kuralların düzenlendiği bir uluslararası sözleşmedir. Toplam 320 madde ve 11 ekten oluşmaktadır. Sözleşmede madde 309’a göre çekince yasağından kaynaklı olarak sözleşmeye taraf olabilmek için devletlerin sözleşmeyi bir bütün olarak kabul etmesi gerekmektedir. Türkiye, itiraz ettiği 3. ve 15. maddelerden kaynaklı olarak sözleşmeyi imzalamamıştır. Türkiye bu sözleşmeye şekil veren deniz hukuku konferanslarının etkin bir katılımcısıdır. Türkiye, sözleşmeyi imzalamayan Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve Kolombiya gibi sözleşmenin 11. ekine (derin deniz alanlarında madencilik vd.) itiraz etmemektedir. Türkiye’nin sözleşmeyi kabul etmemiş olmasının temel sebebi karasularının genişliği ve deniz hukuku uyuşmazlıklarında zorunlu yargı yetkisi ile ilgili olan maddelerdir.

 

Uluslararası Antlaşmalar Hukuku kurallarını düzenleyen 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’ne göre, uluslararası antlaşmaların bağlayıcılığı, prensip olarak, sadece taraf olan devletler bakımından geçerlidir. Sözleşme hükümlerinin taraf olmayan üçüncü devletleri bağlaması için, bu devletlerin rızası aranır.[12] Üçüncü devletlerin örf ve âdet hukuku kurallarına dönüşen sözleşme hükümleri ile, bağlı olma durumu, bu devletlerin söz konusu kurallara ısrarlı muhalefet eden (persistent objector) konumunda olmaması halinde mümkündür.[13] Türkiye Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni ortaya çıkaran konferanslarda ilgili maddelerle alakalı ısrarlı itirazcı pozisyonunu korumuştur. BMDHS’nin birçok maddesi günümüzde örf ve âdet hukuku kurallarına dönüşmüştür.

 

Türkiye antlaşmayı imzalamamış olsa dahi ısrarlı itirazcı olmadığı maddeler bakımında örf ve âdet hukuku kurallarına dönüşen maddeler açısından sözleşmeyle bağlı sayılabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin itiraz ettiği maddelerden bir tanesi de bitişik bölgeler ile ilgili olan 33.maddedir.

 

BİTİŞİK BÖLGE

 

Bitişik bölge (Contiguous Zone) kavramı, karasularına bitişik olan ve kıyı devletinin belirli bir genişliğe kadar bazı konularda yetkilerini kullandığı açık deniz alanlarını ifade eder.[14]Bu kavram; karasularının 3 mil gibi günümüze göre dar olarak adlandırılabileceği bir dönemde, devletlerin bazı çıkarlarını koruyamadığı argümanına dayanılarak ortaya çıkmıştır. İlk olarak 1936’da İngiltere tarafından uygulanmıştır. İngiltere’nin 18 ve 19 uncu yüzyıllarda “Hovering Acts” adı altında çıkardığı çeşitli yasalarla, karasularına bitişik açık deniz alanlarında yabancı gemileri gümrük ve maliye konularında denetlemeye tabi tutmuştur.[15]İngiltere uygulamaya koyduğu bu yasaya göre 3 millik karasularına ek olarak 2 millik alanı bitişik bölge olarak adlandırmıştır. Daha sonradan birçok devlet İngiltere’nin bu uygulamasını takip ederek kendi bitişik bölgelerini ilan etmiştir. 1958 Cenevre Deniz Sözleşmeleri: Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi’nde (KBBS) bitişik bölge kavramı da düzenlenerek uluslararası hukukun bir kavramı haline gelmiştir. Günümüzde Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS) 33. Maddede[16] düzenlenmiştir:

 

Madde 33: Bitişik bölge

 

1- Bitişik bölge olarak adlandırılan, karasularına bitişik olan bir bölgede sahildar devlet aşağıdaki amaçlarla gerekli kontrolleri yapabilir:

  1. a) Ülkesi üzerinde veya karasularında gümrük, maliye, sağlık veya muhaceret ile ilgili kanun ve kurallarına riayetsizlikleri önlemek;
  2. b) Bu kanun ve kurallara karşı ülkesi üzerinde veya karasularına meydana gelebilecek riayetsizlikleri cezalandırmak.

 

2- Bitişik bölge, karasuları genişliğinin ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 24 deniz milinin ötesine geçemez.

 

 

Ek Görsel-1[17]

 

Bitişik bölgenin dış sınırı ortaya çıktığı günden bugüne genişlemektedir. İlk ortaya atıldığında karasularının ölçülmeye başlandığı hattan itibaren 5 mil iken, KBBS’de 12 mile çıkmış, BMDHS’de 24 mil olarak düzenlenmiştir. Buradan da anlaşılacağı üzere BMDHS’de sözü geçen 24 millik mesafenin tümünün bitişik bölge olarak adlandırılamayacağı, bu mesafeden devletin ilan ettiği karasularının çıkarılması sonucu kalan bölgede bahse konu yetkilerin kullanılabileceği görülmektedir.

 

Devlet karasularında daha üst seviyede yetkileri zaten kullanmaktadır.[18]

 

BMDHS bitişik bölgedeki kıyı ülkesinin yetkilerini dört alanla sınırlamıştır. Bunlar gümrük, maliye, sağlık ve muhaceret yani göçtür. Güvenlik kavramı da ortaya atılmış ve tartışılmış olmasına rağmen komisyon “güvenlik” teriminin açık bir terim olmadığına değinerek, bu konunun madde kapsamına alınmasını uygun ve lüzumlu bulmamıştır.[19] Ancak, uygulamada tartışmalı olmakla birlikte devletlerin güvenlik amaçlı bitişik bölge uygulamalarına rastlanmaktadır.[20]

 

Kıyı devletinin bu dört alandaki yetkileri yasal olmayan faaliyetleri önlemek ve yapılan yasal olmayan faaliyetlere cezai işlem uygulayabilmektir.

 

BMDHS 303. Maddedeki düzenlemeyle bu dört alana ek olarak kıyı devletinin arkeolojik ve tarihsel zenginlikler hakkında bitişik bölge ilan edebileceğini ve bu bölgede tarihi eşyaların deniz dibinden alınması durumunda cezai işlem uygulayabileceğini düzenlemiştir. Bu madde ile birlikte bitişik bölge kavramı deniz tabanı ve altını da kapsadığı anlaşılmaktadır. Ek görsel-1’de görüldüğü üzere bitişik bölge münhasır ekonomik bölgenin içinde kalmaktadır. Bu durum, münhasır ekonomik bölgede kıyı devletine verilen hakların da bitişik bölge için geçerli olduğu sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Bu haklar BMDHS madde 56[21]’nın birinci fıkrasında düzenlenmiştir:

 

Madde 56:

 

1- Münhasır ekonomik bölgede sahildar devletin aşağıdaki hak, yetki ve yükümlülükleri vardır:

 

  1. a) Deniz yatağı ¸üzerindeki sularda, deniz yataklarında ve bunların toprak altında canlı ve cansız doğal kaynaklarını araştırılması, işletilmesi muhafazası ve yönetimi konuları ile; aynı şekilde sudan, akıntılardan ve rüzgarlardan enerji ¸üretimi gibi, bölgenin ekonomik amaçlarla araştırılmasına ve işletilmesine yönelik diğer faaliyetlere ilişkin egemen haklar:
  2. b) İşbu Sözleşmenin ilgili hükümlerine uygun olarak; i) suni adalar, tesisler ve yapılar kurma ve bunları kullanma; ii) denize ilişkin bilimsel araştırma yapma; iii) deniz çevresinin korunması ve muhafazası; konularına ilişkin yetki,
  3. c) İşbu sözleşmede öngörülen diğer hak ve yükümlülükler

 

 

Kıyı ülkesi bitişik bölge üzerinde canlı veya cansız doğal kaynak araştırması yapmak ve bu kaynakları işletmek; bilimsel araştırma yapmak ve tesisler kurmak konusunda yetkilidir.

 

Ek Görsel-2[22]

 

Bitişik bölgede kıyı devletinin yetkili olabilmesi için ilan etmesi gerekmektedir. Bu durum 33. Maddede[23] açıkça belirtilmemiştir ancak kanunun lafzına baktığımız zaman “…gerekli kontrolleri yapabilir.” cümlesinden ilanın gerekliliği anlaşılabilir.

 

TÜRKİYE VE BİTİŞİK BÖLGE

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin sözleşmenin karasuları ile ilgili olan maddelerine itiraz etme sebebi; Türkiye ve Yunanistan arasında kalan Adalar Denizi’nden kaynaklıdır. Bu bölgenin özelliği dar, birçok ada ve adacıktan oluşmasıdır. Sözleşme maddesinde belirtilen karasuları ve bitişik bölge sınırlarının uygulanması durumunda çoğu alanda iki devletin deniz sahaları kesişmektedir. Bunun yanında uluslararası sular denilen kavramın neredeyse Adalar Denizi’nde varlığını yitirmesi sonucu ortaya çıkmaktadır.

 

 

Ek Görsel-3[24]

 

Yunanistan karasularının sınırlarını belirten BMDHS 3. maddeye dayanarak karasularını genişletmek istemektedir. Ancak yine aynı sözleşmenin 300. maddesi[25] gereği devletlerin sözleşmeden kaynaklı yükümlülüklerini iyi niyet çerçevesinde yerine getirmek durumunda olduğunu ve yine sözleşmeden kaynaklı hak, içtihat ve özgürlüklerini hakların suistimaline mahal vermeyecek şekilde (hakkaniyete uygun bir şekilde) kullanabileceğini öngörmektedir.[26] 300. madde, 3. maddenin kullanımı açısından bir ön koşul niteliğindedir. Türkiye en başından beri karasularının sınırı ile ilgili maddelere ısrarlı itirazını sürdürmektedir. Önümüzdeki dönemlerde bu sözleşme maddesi teamül haline gelse bile Türkiye Cumhuriyeti’ne uygulanabilmesi mümkün değildir. Adalar Denizi’nin yapısı kendine hastır (sui generis). Adalar Denizi’nin birçok yerinde, Anadolu Yarımadası ile Yunan Adaları arasındaki mesafe 2-3 deniz milinden azdır.[27] Adalar Denizi’nde karasuları ve bitişik bölgelere yönelik olarak, kıyıdaş devletlerin hakkaniyet prensibi ve iyiniyet çerçevesinde anlaşarak beraber bir düzenleme yapması dışında uluslararası hukuka uygun bir çözüm mümkün değildir.

 

KAYNAKÇA

 

– Anlar Güneş Şule, “Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ve Deniz Çevresinin Korunması”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 56, Sayı: 2, Haziran 2007

 

– Aksu Fuat, “EGE DENİZİ’NE İLİŞKİN SORUNLAR Karasularının Genişletilmesi Sorunu “ Türk-Yunan İlişkileri, 18 Nisan 2020. Erişim Tarihi: 22.10.2020, http://www.turkishgreek.org/iki-uelke-arasindaki-temel-sorunlar-ve-taraflarin-yaklasimlari/ege-denizi-ne-iliskin-sorunlar/karasular-n-n-genisletilmesi-sorunu

 

Karapınar Nuray, “Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ve Deniz Alanlarına İlişkin Bazı Kavramlar”, Doğal Kay. Ve Eko. Bült. MTA Dergi 20: (2015)

 

– Tayfur Salih Sina,,” Yunanistan’ın Adalar Denizi’nde (Ege) Karasularını 12 Mile Çıkarması Hukuken ve Hakkaniyet Açısından Neden Uygun Değildir?”, DefenceTurk.net, Tarihi 22.10.2020,

 

– Sezerler Sezgin,”1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin Bilimsel Deniz Araştırmalarına Etkileri ve Türkiye’nin Durumu (Yüksek Lisans Tezi)”, İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri ve İşletmeciliği Enstitüsü, 2007

 

– Yücel Serhan, “Ege’de Bitmeyen Sorunun Bir Unsuru Olarak Türk ve Yunan Karasuları ve Ulusal Hava Sahaları”, Güvenlik Stratejileri Dergisi, Sayi:12, Aralık 2010 https://www.defenceturk.net/yunanistanin-adalar-denizinde-ege-karasularini-12-mile-cikarmasi-hukuken-ve-hakkaniyet-acisindan-neden-uygun-degildir

 

Türkiye’nin BMDHS’ye imza atmamasının sözleşmenin 74 ve 83. maddeleri kapsamında değerlendirilmesi

 

Muhammed Safa Karzaoğlu

 

Bazı uluslararası antlaşmalarda çekince ileri sürülemez. Uluslararası hukuka göre, bir antlaşmanın, aksi bütün taraflarca kabul edilmedikçe ya da antlaşmada açıkça izin verilmedikçe bir bütün olarak uygulanması gerekir. Ancak bir antlaşmanın hükümleri ya da niteliği bunu engellemiyorsa ya da tarafların hiçbiri bu duruma itiraz etmiyorsa, bir antlaşmanın bazı kısımlarının bu istekte bulunan taraflara uygulanmaması mümkün olabilmektedir.[28] Taraflar, bu isteklerini çekince adı verilen bir yöntemle gerçekleştirilmektedir. ileri sürülemeyecek antlaşmalar bakımından 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi ile oluşturulan rejim, ilgili Sözleşme’nin 19. maddesi ile somutlaştırılmıştır.  Bu madde uyarınca çekincelerin ileri sürülemeyeceği haller, üç farklı kategoride toplanmıştır: Çekince, antlaşma ile yasaklanmışsa; antlaşmada ne tür çekinceler ileri sürülebileceği belirtilmişse; çekince, antlaşmanın amacına ve konusuna aykırıysa. [29]

 

Türkiye’de bu sebeplerden dolayı 1982 BMDHS’nin deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasıyla ilgili olan 74. ve 83. (bunların yanında 3,33,121 ve 309. maddeleriyle birlikte) maddelerine çekince koyamadığı için bu antlaşmayı imzalamadı.

 

74.madde sahilleri bitişik veya karşı karşıya bulunan devletler arasında münhasır ekonomik bölge sınırlandırılması hakkındadır. Münhasır ekonomik bölge (MEB), (Exclusive economic zone (EEZ)) Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (md.56) uyarınca bir [30] devletin deniz kaynaklarının araştırılması ve kullanılmasında su ve rüzgâr enerjisi de dahil olmak üzere özel haklara sahip olduğu deniz bölgeleridir. Bu alan devletin denize olan kıyı kenarından, denize doğru karasularında 200 deniz mili dışına kadar uzanır. İlk defa 1947 yılında Şili, bir başkanlık açıklamasıyla açıklamasıyla kıta sahanlığının yanında deniz tabakasında da egemenlik tesis etmiştir.[31] Söz konusu  bildiride açık denizlerde seyrüsefer serbestliğini etkilemeyeceği yine aynı bildiride belirtilmiş, daha sonra çıkarılan yasada, bu alanın ülkesel egemenliğe dahil olmadığı belirtilmiştir.[32] Buna “miras denizi” (patrimonial sea) ismi verilmiş ve 1982 BMDHS ile uluslararası hukukta yer edinmiştir (m.55-75).

 

  1. maddenin birinci fıkrasına göre sahilleri bitişik veya karşı karşıya bulunan devletler arasında münhasır ekonomik bölgenin sınırlandırılması, hakkaniyete uygun bir çözüme ulaşmak amacıyla, Uluslararası Adalet Divanı Statüsünün 38. maddesinde belirtildiği şekilde uluslararası hukuka uygun olarak anlaşma ile yapılacaktır.[33] Görüldüğü üzere bu maddede Uluslararası Adalet Divanı Statüsünün 38.maddesine atıf yapılmaktadır. Bu madde ise şu şekildedir:

 

Kendisine sunulan uyuşmazlıkları uluslararası hukuka uygun olarak çözmekle görevli olan Divan: a. Uyuşmazlık durumundaki devletlerce açıkça kabul edilmiş kurallar koyan, gerek genel gerekse özel uluslararası antlaşmaları; b. Hukuk olarak kabul edilmiş genel bir uygulamanın kanıt olarak uluslararası yapılageliş (teamül) kurallarını; c. Uygar uluslarca kabul edilen hukukun genel ilkelerini; d. 59. Madde hükmü saklı kalmak üzere, hukuk kurallarının belirlen de yardımcı araç olarak yargı kararlarını ve çeşitli ulusların en yetkin yazarlarının öğretilerini uygular. 2. Bu hüküm, tarafların görüş birliğine varmaları halinde, Divan’ın hakça ve eşitçe karar verme yetkisini zedelemez.” [34] 

 

BMDHS 74.maddeye göre kıyı devletleri münhasır ekonomik bölgelerinin sınırlandırılması için uluslararası hukuka uygun anlaşma yapacaklardır. Türkiye’nin çekincesi burada başlamaktadır. Çünkü Türkiye ve Yunanistan arasındaki Adalar sorunu yıllardır çözülememektedir. Adalar Denizi’nin özel durumu ve Yunanistan’ın bu özel durumu istismar etme çabaları anlaşma yapılmasını engellemektedir. Burada Adalar Denizi’nin özel durumunu açıklamak gerekmektedir.

 

Adalar Denizi Yunanistan ve Türkiye arasında bulunur ve üzerinde 3000’e yakın ada, adacık ve kayalık bulunmaktadır. Bu ada, adacık ve kayalıkların yüksek çoğunluğu Yunanistan’a aittir.

 

Bu adaların bir kısmını 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması’yla bir kısmını da 1947 Paris Barış Konferansı’yla elde etmiştir. Tarihsel olarak adaların Osmanlı’dan önceki sahibi Yunanlılar değil Venedik ve Cenevizlilerdir. Bu adalardan Boğazönü, Saruhan ve Menteşe Adaları grupları Türkiye’ye Yunanistan’dan daha yakındır. Yunanistan’ın iddialarına göre hem kara ülkesinin hem de bütün adaların MEB’i vardır ve adalar, MEB bakımından kıta ülkeleriyle eşit statüye sahiptir.

 

 

Türkiye ile Yunanistan arasında kıta sahanlığı ve MEB sınırlandırılması eşit uzaklık (equidistance) ilkesine göre yapılmalı ve başlangıç noktası olarak da Türkiye ile adaların en doğuda kalan bölümleri esas alınmalıdır. Yunanistan ayrıca, kıta ülkesi ve adaların siyasal ve ülkesel bütünlük oluşturduğu görüşünü öne sürmektedir.[35] Ancak bu görüş yanlıştır çünkü Yunanistan ada devleti olma vasıflarını taşımamaktadır. Ada ülkesi, ana bölgesi bir ya da birçok adadan oluşan ülkeler için kullanılmaktadır ve Yunanistan’ın anakarası sahip olduğu adalardan daha büyüktür dolayısıyla ada ülkesi olma vasfını taşımamaktadır.[36]

 

Bu sebepten ötürü Yunanistan’ın adaları ile kıta ülkesi aynı statüye sahip değildir. Bunun yanında Yunanistan ada ülkesi olma tezini savunarak, adalarının esas hatlarını birleştirerek sahip olduğu adaları sanki kara ülkesi gibi göstererek MEB sınırlarını bu hattan itibaren 12 mil olarak çizmek istemektedir. Bunun sonucunda da Türkiye 3 millik bir bölgeye hapsetmeye çalışmaktadır. Yunan karasuları şu an 6 mil olarak ilan edilmiştir ancak 12 mil hayali halen devam etmektedir.

 

Aşağıda ilgili haritalar sunulmuştur. [37]

 

Türkiye bu konuda UAD’nin 1969 tarihli Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı kararını tezlerine dayanak olarak kullanmaktadır.

Yunanistan’ın adaları arasından hat çekerek Türkiye’den gasp ettiği alanları gösteren harita aşağıdadır. [38]

 

Yunanistan BMDHS’nin 57.maddesini (münhasır ekonomik bölge, karasularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz milinin ötesine uzanmayacaktır.) karasularını adalarının esas hatlarından ölçmeye başlayarak istismar etmektedir bu yüzden Türkiye bu maddeyi imzalamaktan imtina etmiştir.

 

BMDHS 83. madde ise sahilleri bitişik veya karşı karşıya bulunan devletler arasında kıta sahanlığının sınırlandırılmasına ilişkindir.

 

Kıta sahanlığı (Continental Shelf), başlangıçta coğrafyacılar ve jeologlar tarafından kullanılan bir terimdir. Bu tanım şöyledir; deniz yatağı, kıyıdan itibaren ortalama 135 metre derinliğe kadar yavaş yavaş derinleşmekte, bu derinlikten sonra birden bire artarak dik bir yamaç oluşturmaktadır. Bu 135 metreye kadar olan kısıma kıta sahanlığı denmektedir.  Kıta sahanlığı hakiki bir terim olarak ilk defa 1945 Truman Doktrini ile ortaya çıkmıştır. Bu bildiri ile Amerika Birleşik Devletleri, kıta sahanlığında bulunan deniz yatağının alt ve üstündeki kaynakların kullanma hakkının ABD’ye ait olduğunu deklare etmiştir. Bunu izleyen aşamalarda 1958 Birinci Deniz Hukuku Konferansı ve bu konferansın peşinden imzanan Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi gelmektedir.  Bu sözleşmeye göre kıta sahanlığı kıyıya; bitişik 200 m. derinliğe veya doğal kaynakların işletilebildiği bunun ötesindeki bir derinliğe kadar olan deniz tabanını ve tabanın altını ifade etmektedir. [39] 1982 BMDHS’ye gelince bu sözleşme de kıta sahanlığının tanımı yapılırken derinlik öncelerde kullanılan derinlik ölçüsü bir kenara bırakılıp genişlik ölçüsü kabul edilmiştir. [40]

 

Bu ölçüte göre esas hattan itibaren 200 deniz mili, kıta kenarının dış sınırının 200 deniz milinin ötesine ulaşması halinde esas hattan itibaren 350 deniz milini aşmayacak ve 2500 metre eş derinlik eğrisinden itibaren 100 deniz milini aşmayacak şekilde tespit edilmiştir.

 

  1. madde de 74.madde gibi deniz alanının sınırlandırılmasına ilişkindir. Bir deniz alanının sınırlandırılması söz konusu olunca kuramsal düzeyde, üç tür sınırın saptanması gerekir: i) iç sınır; ii) dış ön sınır; iii) yan sınır.

 

Kıta sahanlığının iç sınırına ilişkin kuramsal düzeyde herhangi bir sorun yoktur. Kıta sahanlığının iç sınırı kıyı devletinin kara sularının bittiği çizgiyi oluşturmaktadır.

 

Kıta sahanlığının dış ön sınırı ile yan sınırının saptanmasına gelince, bu komşu kıyıdaş devletlerin varlığı durumunda gerekmektedir. Ancak, kimi coğrafi veriler kıyıdaş devletlerin kıyılarının birbirlerine göre konumlarının bu iki ölçüte göre kesin olarak kesin bir biçimde ayrılmasına da her zaman olanak vermemektedir. Bu nedenledir ki, önceleri dış ön sınır ile yan sınır saptamasına ilişkin kuralların ayrı ayrı değerlendirilmesine karşın, bugün sınırlandırma konusunda bu iki dış sınıra ilişkin kuralların bir elde düzenlenmesi yoluna gidilmektedir. [41]

 

Kıta sahanlığını sınırlandırmasında yapılageliş kurallarının ne yolda olduğuna bakıldığında ise, uluslararası mahkeme kararları sürekli olarak sınırlandırmanın hakça ilkelere (equitable principles) göre yapılması kuralını kabul etmektedir. Bu konuda birkaç mahkeme kararı[42] dışında içtihat bulunmamaktadır çünkü uluslararası yargı yoluna gidilebilmesi için tarafların rızasına ihtiyaç duyulmaktadır.

 

Uygulamada ve mahkeme kararlarında kıta sahanlığı sınırlandırılmalarına ilişkin olarak üzerinde durulan hakça ilkeler ögeleri şunlardır: yer bilimsel ögeler, coğrafi ögeler, bölgede saptanmış başka sınırların varlığı, devletlerin yaşamsal çıkarları, bölgede ortak petrol yatak varlığı; tarihsel hakların varlığı.

 

Sayılan ilkelerin çoğu Türkiye’nin lehine olsa da mevcut durumda Yunanistan kıta sahanlığı sınırlarını ısrarla kendi lehine göre çizip Türkiye’ye bu haritayı dayatmaktadır dolayısıyla 83.madde de 74.maddede olduğu Yunanistan tarafından istismara açık olduğu gerekçesiyle Türkiye tarafından imzalanmamıştır.

 

 

 

Yunanistan’ın ilan etmek istediği 12 millik MEB haritası. [43]

 

Türkiye’nin bunu kabul etmesi mümkün değildir.  Sonuç olarak Türkiye’nin BMDHS’nin 74 ve 83. Maddeleri imzalamamasının sebebi bu maddelerin Yunanistan tarafından istismara açık olmasıdır. Türkiye bütün çabalarına rağmen Yunanistan’ı Ege adaları konusunda uluslararası mahkeme yolunu kullanmaya ikna edememiştir. Durum bu haldeyken Yunanistan’ın taleplerini kabul etmek mümkün değildir. Çünkü yukarıdaki haritalarda görüldüğü gibi toplam 165 km ada kıyı uzunluğuna sahip Yunan adalarının 1870 km’lik kıyı uzunluğuna sahip Türkiye anakarasının hakkını gaspetmesi veya Anadolu’ya 3 km, Yunanistan ana karasına 580 km uzaklıkta olan bir adanın 40 bin km genişliğinde kıta sahanlığı alanı yaratması rasyonel değildir, uluslararası hukuk hükümleri ile uyumlu değildir.

 

Kanaatimizce Türkiye buradaki tezlerinde haklıdır ve bunu her platformda savunmak durumundadır.  Türkiye, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi dışında deniz komşularına BMDHS’yi teamül kuralı olarak uygulamaktadır.

 

Kaynakça:

 

  • AKKUTAY, Berat . “1982 BİRLEŞMİŞ MİLLETLER DENİZ HUKUKU SÖZLEŞMESİ ÇERÇEVESİNDE ÇEKİNCELER VE İHTİYARİ İSTİSNALAR”. Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Özel Hukuk Bülteni 31 (2012)

 

Bahçeşehir Üniversitesi Denizcilik ve Global Stratejiler Araştırma Merkezi www.baudegs.com/haritalar (erişim: 22/09/2020)

 

-OTT, Dana, Small is Democratic: An Examination of State Size and Democratic Development. ss. s. 128. (2000)

 

  • ÖZMAN, Aydoğan, Milletlerarası Anlaşmalarda Çekinceler, Ankara, Sevinç Matbaası, (1970)

 

  • PAPADAKİS, Kostas, The Greece – Turkey Dispute in the Aegean and the ICJ Sea Border Delimitation Case of Ukraine – Romania, European Quarterly of Political Attitudes and Mentalities EQPAM Volume 7, No.3, (2018)

 

  • PAZARCI, Hüseyin, Uluslararası Hukuk. Ankara, Turhan Kitabevi (2017) 268

 

– ÜLGER, İrfan Kaya BMDHS’ye göre Meis Adasının Statüsü https://www.aa.com.tr/tr/analiz/bm-deniz-hukuku-sozlesmesine-gore-meis-adasinin-statusu/1930943#  (erişim:23/09/2020)

 

YAYCI, Cihat, Sorular Ve Cevaplar İle Münhasır Ekonomik Bölge Kavramı (MEB Kavramı),Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kültür Yayınları (2019)  s. 9-10

 

– YAYCI, Cihat, Sorular ve Cevaplar İle Münhasır Ekonomik Bölge Kavramı (MEB Kavramı), Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kültür Yayınları (2019) s. 8-9

 

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER DENİZ HUKUKU SÖZLEŞMESİ’NDE ADALARIN REJİMİ

 

Zeynep ÇETİN

 

1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin çalışma aşamalarına katılmasına rağmen Türkiye’nin, BMDHS’yi imzalamamasının birçok sebebinden birisi de 121. maddede düzenlenen “Adaların Rejimi’’ sorunudur. 1994 yılında yürürlüğe giren bahsi geçen sözleşme ile Yunanistan, Ege Denizi üzerinde hakimiyetini arttırırken Türkiye’nin deniz yetki alanı büyük bir tehlike içine düşmüştür. Yazının bu kısmında 121. madde ve Türkiye’ye olan sakıncalarına değinilecektir.

 

İlgili maddeyi incelediğimizde ilk fıkrada adanın tanımı belirtilmiştir.

 

Bir ada, sularla çevrili olan ve sular yükseldiğinde su üstünde kalan, doğal olarak meydana gelmiş bir kaya parçasıdır.”[44]

 

İlgili maddenin ikinci fıkrasına baktığımızda ise adaların karasuları, bitişik bölgesi, münhasır ekonomik bölgeleri ve kıta sahanlıklarının sınırlandırılma yöntemleri açıklanmıştır.

 

3. paragraf hükümleri saklı kalmak üzere, bir adanın karasularının, bitişik bölgesinin, münhasır ekonomik bölgesinin ve kıta sahanlığının sınırlandırılması, işbu Sözleşmenin diğer kara parçalarına uygulanabilir hükümlerine uygun olarak yapılır.”[45]

 

Son olarak ilgili maddenin üçüncü fıkrasında kıta sahanlıkları olmayacak kayalıklar belirtilmiştir.

 

İnsanların oturmasına elverişli olmayan veya kendilerine özgü ekonomik bir yaşamı bulunmayan kayalıkların münhasır ekonomik bölgeleri veya kıta sahanlıkları olmayacaktır.”[46]

 

  1. maddenin lafzına bakıldığında sınırlandırma bakımından objektif, esaslı ve somut bir çözüm yolu getirilmediği açıktır. İlgili maddede bir çözüm yolu önerilseydi bile geçerliliği yüksek oranda kesin olmayacaktır. 1958 Cenevre Sözleşmesi’nin hükümleri, uyuşmazlık durumunda eşit uzaklık yöntemini açıkça öngörmesine rağmen Uluslararası Adalet Divanı, 1969 Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı Davası’nda eşit uzaklık hükmünün uluslararası örf ve adet kuralı oluşturmadığına karar vermiştir. İlgili kararda sınırlandırmanın çözümünde hakça ilkelere öncelik vermiş ve eşit uzaklık yönteminin bir üstünlüğü olmadığını ortaya koymuştur.

 

Maddenin incelenmesinde bir diğer kritik konu Adalar Denizi’nin jeopolitik konumudur. Adalar Denizi, birçok ada ve kayalıklarla donatılmış yarı kapalı bir denizdir. Özel coğrafi özelliklerinin yanı sıra 1923 Lozan Barış Antlaşması gerekleriyle kendisine has, kritik bir durum yarattığından ötürü 121. madde gibi genelgeçer ve detaysız bir sınırlandırmanın Türkiye aleyhine evrilmeye çalışılacağı aşikardır.

 

 

1969 Kuzey Denizi Davası kararı ve iddia edilen kıta sahanlıkları karşılaştırması.[47]

 

Yunanistan’ın 121. maddeden elde ettiği fayda, adaların tıpkı bir anakara gibi kendi kıta sahanlıklarına sahip olması ve bu yolla Türkiye’ye kritik derecede kısıtlı bir alan bırakmaktır. Yunanistan’ın ilgili madde ile kazanacağı bölgelerin büyüklüğünü anlamak için bir ada aracılığıyla elde edilebilecek bitişik bölge örneğine bakılmalıdır.

 

‘’ Bitişik bölge, karasuları genişliğinin ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 24 deniz milinin ötesine geçemez.’’[48]

 

Yukarıda belirtilen BMDHS 33/2 maddesinden yola çıkıldığında 1 km²’lik bir adaya 24 deniz mili bitişik

bölge verilmesiyle 190 kat daha büyük bir alana sahip olacağı sonucu ortaya çıkmaktadır.[49] Yunan hükümeti bu doğrultuda tam yetkili ada olma statüsüne erişemeyen kayalıklarını da suni yöntemlerle adalaştırıp deniz alanını genişletme çabasındadır.

 

 

Yunanistan’ın BMDHS’ye dayandırdığı deniz alanı.[50]

 

Salt bir ülkeye yakınlığından dolayı bir adanın, o ülkeyi kaynaklarından ve haklarından alıkoyması hakkaniyete aykırıdır. Bu noktada Romanya ve Ukrayna arası Serpents Adası uyuşmazlığı ele alınmalıdır. Serpents Adası’na ilişkin kararda bir orta çizgi çizilmiş, ters tarafta kalan adalara karasuları tahsis edilmiş ancak diğer tarafta kalan adalara kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge sahibi olma hakkı tanınmamıştır. Bahsedilen yöntemin izlenmesinin sebebi, “doğanın yeniden şekillendirilmemesi” ilkesine aykırı bir durum yaratmamaktır. Belirtilen kararın Türkiye için ilk önemi Yunanistan’ın 121. madde doğrultusundaki çözüm yolunun, doğanın yeniden şekillendirilmemesi ilkesine aykırı olacağıdır. İkinci önemi ise bu çözüm yolunu Doğu Akdeniz’e uyguladığımızda Yunanistan – Türkiye anakaraları arası çizilecek orta nokta itibariyle Türkiye kıyı şeridinde yer alan Yunan adaları, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge sahibi olamayacaktır. Bu adalar Kızılhisar (Meis), Rodos, Kaşot Adaları (Kasos), Sömbeki (Simi), Nimos, Limoniye (Alimnia), Askino (Antitelos), Küçük Çoban, Kerpe (Karpathos) ve İlyaki (Tilos) adalarıdır.[51] Sonuçta Yunanistan’ın tam yetki tanınması gerektiğini ileri sürdüğü adaların kıta sahanlığı ile münhasır ekonomik bölgelerine sahip olamayacakları içtihatlarla desteklenmiştir.

 

 

Doğu Akdeniz’de Türkiye (kırmızı) ve Yunanistan’ın (mavi) iddialarına dayalı kıta sahanlıkları ile MEB sınırları.[52]

 

İçtihat desteğine rağmen BMDHS doğrultusunda izlenebilecek belirsiz adalar rejimi, Mavi Vatan Doktrini doğasını yeniden şekillendirme riskini taşımaktadır. Sayılan risklerin yanısıra 121.maddenin kabul sürecinin tartışmalı olduğu da unutulmamalıdır. Zaman kısıtlamaları sebebiyle maddenin yeterince detaylandırılmadığı kayıtlara geçmiştir. Açıkça Türkiye’nin deniz yetki alanlarını ve değerlerini riske atan bu madde ve sözleşmenin imzalanmaması Türkiye’nin yanısıra Amerika Birleşik Devletleri, İsrail, Venezuela gibi devletlerce de isabetli bulunmuştur.

 

KAYNAKÇA

 

  • Aegean dispute, Marimeregins.com , https://www.marineregions.org/eezsearch.php

erişim tarihi (24/10/2020)

 

– Bahçeşehir Üniversitesi Denizcilik ve Global Stratejiler Araştırma Merkezi, https://baudegs.com (24.10.2020).

 

  • – Bayıllıoğlu, Uğur. “Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 121. Maddesinin Doğu Akdeniz’de Etkisi: Meis, Karaada ve Fener Adası’nın Statüsüne İlişkin Değerlendirme.” Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2 (36), (2019): 185-223.

 

– Erdem, Merve. “Bangladeş – Myanmar Deniz Alanlarının Sınırlandırılması Davası Işığında Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi’nin Kuruluşuna İlişkin Bir Değerlendirme.” Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 64 (2), (2015): 329 – 364.

 

– Ergüven, Nasıh Sarp. “Karadeniz’de Deniz Alanı Sınırlandırması Davası (Romanya/Ukrayna) ve Uluslararası Hukuk Açısından Etkileri.” Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 63 (2), (2014): 309-328.

 

  • Şıhmantepe, Aydın, 1974-1976 KITA SAHANLIĞI KRİZİ, erişim: 24/10/2020 http://tdpkrizleri.org/index.php/1974-1976-ege-denizi-krizi

 

– Toppare, Nevin Aslı. “A Legal Approach to The Greek Turkish Continental Shelf Dispute at The Aegean Sea” Yüksek Lisan Tezi, Bilkent Üniversitesi, 2006.

 

– Yaycı, Cihat. Yunanistan Talepleri (Ege Sorunları) Soru ve Cevaplarla. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2020.

                                                                                                                         

RLEŞMİŞ MİLLLETLER DENİZ HUKUKU SÖZLEŞMESİ ve MADDE 309

 

 Şimal Melike TOL

 

RLEŞMİŞ MİLLETLER DENİZ HUKUKU SÖZLEŞMESİ

 

Deniz hukuku, deniz alanlarının hukuki rejimini, çeşitli kullanımlarını ve denizdeki gemilerin seyrüseferini düzenleyen kuralların bütünü olarak tanımlanır.  Deniz hukuku kuralları 19 yy. ortalarına kadar yüzyıllar uluslararası boyu örf ve adet hukuku biçiminde gelişmiştir. Ancak, endüstrileşme ile birlikte artan hammadde ihtiyacını karşılamak için ülkelerin kara alanları dışında deniz alanlarında da yeni kaynak arama çaba ve girişimleri uluslar arası  örf ve adet hukuku biçiminde gelişen deniz hukuku kurallarının kodifiye edilmesine yönelik girişimleri başlatmıştır. Bu yöndeki çalışmaların ilk örnekleri, 1873 yılında kurulmuş olan, Uluslararası Hukuk Derneği (International Law Associaton) ve Uluslararası Hukuk Enstitüsü (Institut de Droit International) tarafından gerçekleştirilmiştir.[53]

 

Deniz Hukuku Konferanslarının birincisi 24 Şubat – 28 Nisan 1958 tarihleri arasında Cenevre’de toplanmıştır. Birinci Deniz Hukuku Konferansı sonunda deniz hukukunun temel konularına ilişkin olarak dört temel antlaşma (Kara suları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi, Kıta Sahanlığı Sözleşmesi, Açık Deniz Sözleşmesi, Balıkçılık ve Açık Denizlerin Canlı Kaynaklarının Korunması Hakkında Sözleşme) ve de bir ek protokol kabul edilmiştir.[54]Bununla birlikte belirtmek gerekir ki 1958 tarihli Cenevre Deniz Hukuku Sözleşmeleri denizlerle ilgili hukuku uluslararası arenada ilk defa yazılı olarak ortaya koyan metindir.

 

1960’ların ikinci yarısından itibaren, uluslararası deniz hukukunun çeşitli yönlerine ilişkin ortaya çıkan belirsizlik, uyuşmazlıklar ve düzensizlik ortamı deniz hukukunun kodifikasyonuna yönelik girişimleri devam ettirmiştir. Bunun etkisinde Deniz Hukuku Konferanslarının ikincisi 1960 yılında, Cenevre’de toplanmış ancak toplanma nedenlerine cevap oluşturacak bir sonuç elde edilemediğinden dolayı başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

 

Tüm bu gelişmelerden sonra nihai bir sonuca ulaşmak üzere 1973-1982 yılları arasında üçüncü deniz hukuku konferansı gerçekleştirilmiştir. Gerçekten de Birleşmiş Milletler Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı, deniz hukuku gelişiminde önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilen Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (BMDHS) kabulü ile sonuçlanmıştır. Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı, deniz hukukuna ilişkin yüzü aşkın konunun, önceden hazırlanmış bir sözleşme metni olmaksızın müzakere edildiği, geniş kapsamlı ve müzakerelerin bir hayli uzun sürdüğü bir konferans olmuştur. Bu süreçte hem deniz hukukunun mevcut kurumları yeniden gözden geçirilmiş hem de daha önce hukuksal bir düzenlemenin konusu olmayan yeni kavram ve ilkeler tartışmaya açılarak, deniz hukukunda kapsamlı bir reform anlamına gelecek bir çalışma gerçekleştirilmiştir. 157 devletten 3000’e yakın delege katılımı ile üç ayrı komite şeklinde yürütülen çalışmalar 9 yıl sürmüş ve bu süre zarfında değişik merkezlerde yapılan 11 ayrı dönem toplantısında gerçekleştirilen müzakereler sonucunda, 320 madde ve 9 ekten oluşan nihai Sözleşme metni 10 Aralık 1982 yılında Montego Bay’de (Jamaika) kabul edilmiştir. [55]

 

1982 tarihli Sözleşmeye ilişkin olarak şunu da belirtmek gerekir ki Amerika Birleşik Devletlerinin (ABD) de yer aldığı birçok sanayileşmiş devlet Sözleşmenin derin deniz yatağı madenciliğinin pratikte gelişimine engel olduğunu düşünerek 1982 yılında imzalanan bu Sözleşmeye taraf olmamıştır. Günümüze geldiğimiz zaman sözleşmeye taraf olan devlet sayısı 166, antlaşmaya taraf olan devlet sayısı ise 146’dır. Ancak, aralarında ABD, Kolombiya, İsrail, Peru, Venezüella ve Türkiye gibi ülkelerin yer aldığı yaklaşık 30 devlet henüz Sözleşmeye taraf değildir.[56]

 

BMDHS‘in amacı denizlerde ve okyanuslardaki bilimsel, ticari ve ekonomik faaliyetleri kontrol etmek ve gerekli sınırlandırmaları düzenlemek ve aynı zamanda deniz ve deniz çevresi ile ilgili izlemeleri yaparak bu alanların korunmasını sağlamaktır. Günümüzde ise uluslararası örf ve adet kuralı haline gelen bu sözleşme hükümleri uyarınca okyanuslar ve deniz hukuku ile ilgili tüm faaliyetlerin BMDHS kurallarına uygun olması gerektiği dünya çapında kabul görmüştür.

 

 

ULUSLARARASI TEAMÜL OLARAK 1982 TARİHLİ BİRLEŞMİŞ MİLLETLER DENİZ HUKUKU SÖZLEŞMESİ

 

Çekince kavramına geçmeden önce uluslararası örf ve adet kavramından bahsetmek isteriz çünkü bu iki kavramı BMDHS kapsamında değerlendirmenin daha isabetli olacağı kanısındayız.  Belirtmek gerekir ki günümüzde, devletlerin deniz ülkeleri ve deniz yetki alanları deniz alanları birçok yönü ile uluslararası örf ve adet hukuku kuralı niteliği de taşıyan BMDHS ile belirlenmiştir.

 

Uluslararası örf ve adet hukuku, bir yerde, grupta, kültürde eskiden beri yapılagelen şeyler, alışılagelmiş şeyler, öteden beri olagelen davranışlar, tutumlar bütünüdür. Bununla birlikte Uluslararası Adalet (UAD) statüsünde yer alan 38. madde “hukuk olarak kabul edilmiş genel bir uygulamanın kanıtı olarak uluslararası yapılageliş kurallarını uluslararası hukukun bir kaynağı olarak kabul etmektedir. UAD’nin de kabul ettiği çerçevede uluslararası kuralın teamül halini alması için iki ögeyi barındırması gereklidir. Bunlardan ilki objektif öge diğeri ise sübjektif ögedir. [57]

 

Objektif öge ile kast edilen uygulamanın sürekli ve tekdüze (uniform) şekilde olması gerektiğidir. Süreklilik şartıyla ilgili olarak, aynı konuda ne kadar zamandan beri bir uygulamanın bulunduğunun belirlenmesi şarttır. Ancak bu nitelik, bir uygulamanın çok uzun süre varlığını devam ettirmesini gerekli kılmaz. Uygulamanın ilgili devletler tarafından kısa süre boyunca da devam ettirilmesi, süreklilik şartının yerine getirilmesi için yeterlidir. Uygulamanın tekdüze ya da aynı olması ise, aynı konuda devletler arasında aynı yönde uygulamanın bulunmasını ve farklı uygulamaların bulunmamasını ifade etmektedir.

 

Sübjektif öge ise bir diğer adıyla psikolojik öge, ile kast edilen ise devletlerin söz konusu bir uygulamayı yaparken, bu uygulamanın hukukun bir gereği olduğunu kabul ediyor olmalarını ifade eder.

 

Uluslararası Antlaşmalar Hukuku kurallarına göre, uluslararası antlaşmaların bağlayıcılığı, ilke olarak, sadece taraf olan devletler bakımından geçerlidir. Sözleşme hükümlerinin taraf olmayan üçüncü devletleri bağlaması için, bu devletlerin rızası aranır. Ancak ilgili sözleşme uluslararası örf ve adet hukuku kurallarına dönüştüğü takdirde de üçüncü devletler açısından bağlayıcılık kazanacaktır. İşbu durumda da sözleşme hükümleri ile, bağlı olma durumu, bu devletlerin söz konusu kurallara ısrarlı muhalefet eden (persistent objector) konumunda olmaması halinde mümkün olacaktır.

 

Tüm bu unsurlar ışığında 1982 tarihli BMDHS’nin uluslararası bir yapıla geliş kuralı haline geldiğini söylemek doğru olacaktır. Dolayısıyla, Sözleşme’nin örf ve adet hukuku kuralı haline gelmiş maddeleri, Türkiye gibi, Sözleşme’ye taraf olmayan devletleri de bağlayacaktır. Ancak sürekli itirazcı tutumu sayesinde Türkiye ısrarla muhalefet ettiği hükümler çerçevesinde bağlı olmadığı iş bu sözleşmeye açıkça ve ısrarlı olarak muhalefet etmediği hükümler çerçevesinde bağlıdır.

 

ULUSLARARASI ANLAŞMALARDA ÇEKİNCE KAVRAMI ve BMDHS

 

Genel çerçevede çekince kavramı, devletlerin bir uluslararası antlaşmanın hukuki etkisini kendileri lehine değiştirme istekleri doğrultusunda ortaya çıkmış ve bir antlaşmaya, mümkün olduğunca çok devletin taraf olmasını sağlayabilmek için de sıklıkla başvurulan bir yöntem haline gelmişlerdir. [58]

 

Gerçekten de çekince, devletlerin bir uluslararası antlaşmayı kendi durumlarına en uygun şekilde benimsemeleri ve ayarlamaları doğrultusunda çıkmış ve menfaat çatışmalarının, bir antlaşmanın taraflarını azaltmasını engellemek için de sıklıkla başvurulan bir yol haline gelmişlerdir. Ancak bununla birlikte uluslararası antlaşmaların bütünlüğünü sağlayabilmek için birtakım antlaşmalara karşı çekince ileri sürülmesi yasaklanmaktadır.

 

Burada belirtmek gerekir 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, deniz alanlarının siyasi, ekonomik ve askeri kullanımlarını düzenleyen çeşitli kuralların yer aldığı son derece kapsamlı bir uluslararası antlaşmadır. Toplam 320 madde ve IX ekten oluşan Sözleşme’ye taraf olabilmek onun bir bütün olarak kabul edilmesi ile mümkündür. Nitekim Sözleşme’nin 309. maddesi çerçevesinde çekinceler yasaklanmıştır. [59]

 

Çekincenin çeşitli tanımları olsa da, 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku  Sözleşmesi’nin 2/1(d) maddesindeki tanım bugün bile geçerliliğini korumaktadır. İş bu madde uyarınca çekince, “nasıl adlandırılırsa adlandırılsın”, bir devletin bir antlaşmayı imzalarken, onaylarken, kabul ederken, uygun bulurken veya ona katılırken, başka bir ifadeyle antlaşma ile bağlanma rızası gösterirken, bu antlaşmanın bazı hükümlerinin kendisi bakımından herhangi bir hukuki etkisi olmadığı veya bunu değiştirerek uygulayacağı yönünde yaptığı tek taraflı bir beyandır. Bununla birlikte aşağıda belirteceğimiz üzere şu üç durumda bir uluslararası antlaşmaya  çekince koyulamaz ;

 

– Antlaşmaya çekince koyulmasının yasaklanması (örneğin, 1982 BMDHS, 1998 Roma Statüsü)

 

– Bazı özel nitelikli çekincelerin koyulmasının yasaklanması(AİHS m. 64 genel nitelikli çekincelerin koyulmasını yasaklamıştır)

 

– Çekincenin antlaşmanın konu ve amacına aykırı nitelikte olması. [60]

 

Çekince kavramını genel çerçevede BMDHS açısından belirttikten sonra çekincenin usul hukukuna yansımasını daha geniş çerçevede değerlendirmek isteriz. Belirtmek gerekir ki anlaşmaya çekince koyulabilmesi için yani çekincenin gerekli hukuki tesiri sağlayabilmesi için anlaşmanın diğer taraflarınca kabul edilmesi gereklidir. Ancak iki taraflı anlaşmalar bir yana belirtmek gerekir ki çok taraflı anlaşmalarda çekincelerin anlaşmalarda taraf sayısının arttırılmasını mümkün kılması, diğer âkit taraflarca kabul edilmemeleri halinde bunlardan ümit edilen faydaların yok olacağı gerçeğini ortaya koyduğundan, o zamana kadar savunulan bu görüşün zayıflamasına yol açmıştır. Bu sebeple, çok taraflı anlaşmalarda ileri sürülen çekinceler için diğer bütün ilgili devletlerin rızalarına mutlak olarak ihtiyaç olduğu fikrini reddeden bir takım yeni görüşler ve bunları destekleyici uygulamalar ortaya çıkmıştır.[61]

 

Çekincelerin kabulü yani hukuki tesir doğurabilmesi için kabul için doktrinde çeşitli sistemler tartışılmıştır. Bu sistemleri mutlak ve karma sistemler olarak ikiye ayırarak incelemek mümkündür. Mutlak sistemler birbirine taban tabana zıt iki görüşü savunmaktadır. Bunlardan ilki çekincenin hukuken tesir doğurabilmesi için ilgili bütün devletlerin rızasının alınması yani bir oybirliğine varılmasını savunurken; diğeri ilgili hiçbir devletin rızasının gerekmediğini savunur.

 

Klasik sistem olarak da adlandırılan ilgili devletlerin hepsinin rızasını gerektiren bu görüş Milletler Cemiyeti zamanında Devletler Hukukunun Tedrici Tedvini Komitesi’nce hazırlanan raporla ilk resmi ifadesinde bulunmuştur ‘’Sözleşmenin herhangi bir hükmü hakkında ileri sürülen çekincenin muteber addedilebilmesi için bu çekincenin diğer bütün âkit taraflarca sanki müzakereler sırasında ileri sürülerek tasvip edilmişçesine , kabul edilmesi lâzımdır; aksi takdirde çekince, … hükümsüz ve bâtıl sayılır’’ şeklinde belirtilmektedir.[62]

 

Devletlerin egemen oldukları görüşüne dayanan ve bir diğer ismi egemenlik sistemi olan ilgili devletlerin hiçbirinin rızasının çekincenin tesir doğurabilmesi için gerekli olmadığı görüşünde ise; devletler egemendirler, dolayısı ile bir anlaşmaya taraf olup olmamakta serbesttirler; devletler için aynı serbesti katılmalarının şartlarını, ileri sürecekleri çekincelerle ayarlamaları için de mevcuttur görüşü savunulur. [63]

 

Çekincelerin kabulü ile ilgili diğer ana başlık olan karma sistemde ise ileri sürülen çekinceler hakkında rızaları aranmaktadır; ancak bu konuda ilgili bütün devletlerin rızaları bahis konusu olmamakta ve durum, rızaları var olan ve olmayan devletler arasında bazı ayırımlar yapılarak düzenlenmektedir. Bunlardan ilki Pan Amerikan sistemidir ancak belirtmek gerekir ki bu sistem Amerika Devletleri Teşkilâtına üye devletlerin aralarında akdettikleri anlaşmalar dışında hemen hemen hiçbir uygulama görmemiştir. Bu sebepten ötürü bu sistemi detaylandırmayacağız. Yine karma sistem altında bir diğer alt başlık olan sistem ise Milletlerarası Adalet Divanı Tarafından ileri sürülen sistemdir. Yine ismen değineceğimiz bu sistem, milletlerarası çok taraflı ileri sürülen çekincelerin kabulü konusunda ortaya atmış olduğu sistemin gerek teori, gerek uygulama yönünden tatmin edici olmaktan uzaktır bu sebepten ötürüdür ki günümüzde uygulanmamaktadır.

 

Sonuç olarak çekincelerin kabulüne ilişkin farklı görüşler halihazırda güncel hukukun konusu olmakla birlikte başlığın girişinde bahsettiğimiz üzere çekincenin amacı göz ardı edilmemelidir ve devletlere çok taraflı anlaşmalara taraf olmaları konusunda kolaylık sağlayan bu sistem amacına uygun ve dengeli bir şekilde kullanılmadır kanaatindeyiz.

 

TÜRKİYENİN ÇEKİNCE KOYDUĞU ULUSLARARASI ANLAŞMALAR

 

Yazının amacı gereği kısa tutacağımız bu başlık altında Türkiye’nin çekince koyduğu daha yerinde bir deyişle koyabildiği uluslararası sözleşmelere ismen de olsa kısaca bahsetmek isteriz. Türkiye her ne kadar 1982 BMDHS’ye çekince koyamasa da çekince koyabildiği pek çok sözleşme vardır. Bunlardan birkaçından ismen bahsedecek olursak;

 

  • Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı Sözleşmesi
  • Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi
  • 1987 Tarihli Mülteci Protokolü
  • Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmesi de olmak üzere ve bunun gibi çekince koyabildiği anlaşmalar da bulunmaktadır.

 

Sonuç olarak çekince çok taraflı anlaşmalarda devletlerin taraf olmasını kolaylaştıran ancak bununla birlikte çekince kabulü ile ilgili farklı görüşler bulunan hukuk sistemlerimizde çekincenin esnetilmemesi gerektiği kanaatinde olmakla birlikte çekince koyulma imkanın da tanınmasının anlaşmalara taraf devlet bulabilme bakımından gerekli olduğu kanaatindeyiz.

 

TÜRKİYENİN 1982 BMDHS ÇEKİNCE YASAĞI KARŞISINDA GENEL DURUMU

 

Tüm yukarıda değinilen başlıklardan sonra belirtmek gerekir ki Türkiye 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesine taraf değildir. Bunun başlıca sebebi ise sözleşmenin 309.maddesi gereğince çekince koyamamasından kaynaklanmaktadır.

 

Sözleşmeye çekince koyulamamasının nedeni sözleşmenin geniş kapsamlı bir metin elde olması ve bu metnin konferansa katılan devletlerin oydaşması (consensus) sonucu oluşturulması şeklinde bir politika benimsendiğinden dolayı sözleşmenin bir paket halinde kabul edilmesi gerekmektedir iş bu nedendendir ki BMDHS’ne çekince koyma imkanı tanınmamıştır.[64]

 

Türkiye’nin sözleşmeyi kabul etmemiş olmasının sebebi, esas olarak karasularının genişliği  ve deniz hukuku uyuşmazlıklarında zorunlu yargı yetkisine ilişkin düzenlemeleri bakımındandır. Sözleşmenin özellikle 3. Ve 15. Madde hükümleri Türkiye’nin stratejik  ve jeopolitik konumuna Türkiye tarafından uygun görülmemiş olup  tabiri caiz ise bu konumunu hiçe saymaktadır. Bu nedenle Türkiye, ilgili maddelere baştan beri itiraz etmekte ve kendisi açısından bağlayıcı olmadığını açıkça ifade etmektedir. Bu sebeplerden dolayı Türkiye sözleşmeye taraf olmamakla birlikte uluslararası bir örf ve adet hukuku halini alan iş bu sözleşmenin açıkça ve istikrarlı şekilde itiraz etmediği diğer hükümleri açısından sözleşme ile bağlıdır. Ancak yukarıdaki başlıklar da belirttiğimiz üzere uluslararası örf adet hukuku haline gelmiş sözleşme hükümlerine sözleşmeye taraf olmayan devlet açıkça ve istikrarlı şekilde itirazını sürdür sürdürüyor ise sözleşmenin itiraz ettiği hükümleri ile bağlı değildir. Bundan dolayı Türkiye’nin itiraz ettiği hükümlerin devlete karşı devlet aleyhine ileri sürülmesi isabetsiz olacağı aşikardır.

 

Tüm bu bilgiler ışında zaten açıkça madde 309’da çekince koyulamayacağı belirtilen 1982 BMDHS’ de eğer bu şekilde bir hüküm olmasaydı yani çekince yasağı getirilmeseydi de Türkiye’nin çekince koymak istediği hükümler, madde.3 ve madde.15, değerlendirildiğinde bunun çekince koyulamayacağı üç durumdan son durum olan çekincenin antlaşmanın konu ve amacına aykırı nitelikte olmasına girer miydi şeklinde bir tartışma konusu olabilir. Gerçekten de şayet çekince koyulmasına ilişkin bir yasak bulunmadığı durumda dahi Türkiye’nin itiraz ettiği maddeler 1982 BMDHS’nin konu ve amacına uymadığı şeklinde bir ret ile karşılaşır mıydı bilinmez. Ancak kanaatimizce anlaşmaya taraf olan devletlerin çıkarları doğrultusunda objektif bir yorum getirirsek Türkiye’nin çekince koymasının önüne savunma olarak daha önceki başlıklarda da belirttiğimiz üzere anlaşmanın çok geniş kapsamlı bir çalışma olduğu ileri sürülerek Türkiye’nin kendi aleyhine olan maddelere çekince koyması engellenebilirdi. Ancak bu şekilde bir tartışma yapılmasının önü madde 309 ile kesin olarak kapatıldığından bundan bahsetmeye gerek kalmamıştır.

 

Sonuç olarak Teamül hukuku çerçevesiyle birlikte çekince yasağını da değerlendirdiğimizde; 1982 BMDHS uluslararası bir teamül hukuku olarak karşımıza çıkmaktadır yani taraf olmayan devletler de yani bu durumda Türkiye de bu hükümler çerçevesinde hareket etmek durumundadır. Bununla birlikte teamül hukuku halini almış olsa dahi açıkça ve istikrarlı şekilde itiraz edilen hükümler itiraz eden devleti bağlamayacaktır. Gerçekten de Türkiye’ye çekince koyma yasağından dolayı taraf olmadığı iş bu sözleşmeye uluslararası örf ve adet kuralları gereği açıkça ve istikrarlı itiraz etmediği hükümler çerçevesinde sözleşme ile bağlıdır.

 

 KAYNAKÇA

 

Akkutay, Berat Lale, ‘’1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi Çerçevesinde Çekinceler ve  İhtiyari İstisnalar’’ , Public and Private International Law Bulletin, Volume 31, (2011), 1-27

 

 

Anlar Güneş, Şule ‘’ Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ve Deniz Çevresinin Korunması’’ , Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 56, Sayı: 2, Haziran 2007, 1-14

 

 

Karapınar, Nuray ‘’ Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ve Deniz Alanlarına İlişkin Bazı Kavramlar’’, Doğal Kay. ve Eko. Bült. MTA Dergi 20: (2015), 13-14

 

 

Özman, M. Aydoğan , ‘’Milletlerarası Anlaşmalarda Çekinceler (İhrazı Kayıtlar)’’, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları No.259, (1970), 60-74

 

 

‘’Uluslararası Hukukta Çekince Davası ve Çekince Kavramı’’ Erişim Tarihi 20.10.2020

https://uluslararasihukukcalismalari.wordpress.com/2017/01/13/uluslararasi-hukukta-cekince-kavrami-ve-cekince-davasi

 

 

Sonuç

 

 Oktay Ulaşoğlu

 

Anılan sözleşmeye taraf olan Yunanistan’ın Adalar Denizi’ndeki Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesine dayalı tezlerinin ne kadar haklı veya haksız olduğu sözleşmenin oluşturduğu genel çerçevenin Adalar Denizi’ndeki özel duruma uyarlanmasının zorlukları gösterilmeye çalışılmıştır. Sonuç olarak 3. madde kapsamından bakacak olursak Adalar Denizi’ndeki özel durumun göz ardı edildiğini, karasuları sınırının hakkaniyete aykırı şekilde Yunanistan kaynaklı olarak 6 milden 12 mile çıkarılması sonucu statükonun ölçüsüz şekilde değiştireceğinin anlaşılması için haritalar ile okuyucuya durum anlatılmaya çalışılmıştır.  Adalar Denizi’ndeki karasuları sınırının 6 milden 12 mile çıkarılması durumunda sadece karasularının sınırının değil zincir şeklinde bitişik bölgenin sınırını ve münhasır ekonomik bölgenin sınırını etkileyeceğinden Türkiye’nin adalar denizindeki haklarının gasp edilmesi söz konusu olmuştur. yazının devamında karasuları alnının belirlenmesi ile oluşan bitişik bölge kavramı açıklanmış ve sözleşmenin öngördüğü gibi bitişik bölge sahalarının oluşturulması sonucu iki devletin yetki alanlarının kesiştiğinin anlaşılması sağlanmaya çalışılmıştır. Bunun nedeni yine sözleşme ile çizilen genel çerçevenin Adalar Denizi’ndeki özel duruma uymamasını göstermektir. Yani Türkiye’nin sözleşmeye taraf olmaması için bir nedenin varlığı daha ortaya koyulmuştur. Ardından Mavi Vatan politikasının dış sınırlarını da belirleyen münhasır ekonomik bölge ve deniz yetki alanlarının sınırlandırılması ile ilgili olan maddeler ele alınmış ve Yunanistan’ın tezlerinin hakkaniyete uymadığının kavranması için açıklamalarda bulunulmuştur. Yetki alanlarının belirlenmesi için iç sınır, dış sınır ve yan sınır kavramları ile durum açıklanmış ve örnek mahkeme kararları ile hakikat desteklenmiştir.

 

Tüm bu tartışmalara sebep olan etken ise adalar denizindeki çok sayıda bulanan adalardır. Anılan sözleşmenin 121. maddesi ile adaların da yetki alanlarının diğer kara parçaları gibi olmasını öngördüğünden Mavi Vatan Doktrini doğasını yeniden şekillendirme riskini taşımaktadır. Zaten geçerliliği tartışmalı olan bu maddenin Yunanistan tarafından ölçüsüz ve hakkaniyete aykırı biçimde kullanılmasının önlenmesi için Türkiye sözleşmeye taraf olmamayı seçmiştir. Aslında Türkiye sözleşmeye taraf olmak istemektedir ancak Yukarıda da açıklandığı gibi Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku sözleşmesine neden taraf olmadığı kendi tezleri ile anlatılmıştır. Eğer sözleşmeye çekince koyabilme gibi bir durum olsa idi Türkiye’nin tercihi sözleşmeyi kabul edip belirli maddelerde çekince koyarak kodifikasyon hareketlerine katkı sağlamak olacaktı.

 

Türkiye her zaman uluslararası hukukun yanında olmuştur. Fakat yapılan tüm açıklamaların ışığında uluslararası hukukun bazı durumlarda yetersiz kaldığının veya yapılan her düzenlemenin hakkaniyete uygun olmayacağı adalar denizindeki durum özelinde Türkiye’nin birleşmiş milletler deniz hukuku sözleşmesinin tarafı olamaması ile sonuçlanan durumun mahiyeti tartışılmıştır. Yunanistan’ın uluslararası alanda kendi politikaları için yaslandığı hakkaniyete aykırı belgeler, hükümler vb. kabul edilemezdir.

 

Bu makale BAUDEGS Genç Akademik Araştırmalar Kulübü Hukuk Ekibi tarafından yazılmıştır.

[1] Şule Anlar Güneş, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ve Deniz Çevresinin Korunması, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 56, Sayı:’, Haziran 2007

 

[2] BMDHS md. 3.

 

[3] Cihat Yaycı ve Ali Kurumahmut, Deniz Subayları İçin Temel Deniz Hukuku Barış ve Savaş Dönemi,(2011) , s.22

 

[4] Cihat Yaycı ve Ali Kurumahmut, Deniz Subayları İçin Temel Deniz Hukuku Barış ve Savaş Dönemi,(2011) , s. 116

 

[5] Cihat Yaycı ve Ali Kurumahmut, Deniz Subayları İçin Temel Deniz Hukuku Barış ve Savaş Dönemi,(2011) , s. 53

 

[6] Cihat Yaycı ve Ali Kurumahmut, Deniz Subayları İçin Temel Deniz Hukuku Barış ve Savaş Dönemi,(2011) , s. 50

 

[7] Cihat Yaycı ve Ali Kurumahmut, Deniz Subayları İçin Temel Deniz Hukuku Barış ve Savaş Dönemi,(2011) , s. 55

 

[8]   “EGEDE KİMSE BİZİ BOĞAMAZ”  Cumhuriyet Gazetesi 13 Mart 1976.

 

[9] R. G., 29 MAYIS 1982, S. 17706

 

[10] “Başlıca Ege Denizi Sorunları”, Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanlığı, (10.23.2020), http://www.mfa.gov.tr/baslica-ege-denizi-sorunlari.tr.mfa , eğer EGAYDAAK oranlara katılmış olsaydı bu oran yüzde elli bir değil yüzde ellinin altında olurdu.

 

[11] Karasuları alan larının kilometre kare ve yüzdelik dilimleri hakkında daha çok bilgi için, Yücel Serhan,  EGE’DE BİTMEYEN SORUNUN BİR UNSURU OLARAK TÜRK VE YUNAN KARASULARI VE ULUSAL HAVA SAHALARI, Güvenlik Stratejileri Dergisi, (2010), s.  89

 

[12] Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi,1969: madde 30

 

[13] Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi,1969: madde 31

 

[14] Selami Kuran, Uluslararası Deniz Hukuku, İstanbul, Mercan Kitap, (2006)

 

[15] Hüseyin Pazarcı, Uluslararası Hukuk ,Ankara, Turhan Kitabevi, (2006)

 

[16] Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi,1982: madde 33

 

[17] Sezgin Sezerer, “1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin Bilimsel Deniz Araştırmalarına Etkileri ve Türkiye’nin Durumu” (Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi, 2007)

 

[18] Sezerer “1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin Bilimsel Deniz Araştırmalarına Etkileri ve Türkiye’nin Durumu”,14.

 

[19] Sevin Toluner, Milletlerarası Hukuk Dersleri (Ankara: Seçkin Kitabevi, 1996)

 

[20] Hüseyin Pazarcı, Uluslararası Hukuk, Ankara, Turhan Kitabevi, (2006)

 

[21] Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi,1982: madde 56

 

[22] ECORYS,” BMDHS’ne göre Deniz Alanları”,2014

 

[23] Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi,1982: madde 33

 

[24] Bahçeşehir Üniversitesi Global Stratejiler Merkezi, 2020

 

[25] Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi,1982: madde 300

 

[26] Serhan Yücel, “Ege’de Bitmeyen Sorunun Bir Unsuru Olarak Türk ve Yunan Karasuları ve Ulusal Hava Sahaları,” Güvenlik Stratejileri Dergisi, sy.12 (2010)

 

[27] B. Kurt,” Ege’de Türk-Yunan İlişkilerinin Deniz Yetki Alanları Yönüyle Tartışılması ve Özel Koruma Alanları,” Stratejik Araştırmalar Dergisi, s. 126 (2003)

 

[28] ÖZMAN Aydoğan; Milletlerarası Anlaşmalarda Çekinceler, Ankara, Sevinç Matbaası, 1970 s.3

 

[29] AKKUTAY Berat, “1982 BİRLEŞMİŞ MİLLETLER DENİZ HUKUKU SÖZLEŞMESİ ÇERÇEVESİNDE ÇEKİNCELER VE İHTİYARİ İSTİSNALAR”. Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Özel Hukuk Bülteni 31 (2012 ): 2-3

 

[30] AKKUTAY Berat, “1982 BİRLEŞMİŞ MİLLETLER DENİZ HUKUKU SÖZLEŞMESİ ÇERÇEVESİNDE ÇEKİNCELER VE İHTİYARİ İSTİSNALAR”. Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Özel Hukuk Bülteni 31 (2012) s. 7-8

 

[31] KARAPINAR Nuray, “ BMDHS VE DENİZ ALANLARINA İLİŞKİN BAZI KAVRAMLAR” Doğ.Kay. v Ekoloji Bülteni (2015) s.14-16

 

[32] Cihat Yaycı, Sorular Ve Cevaplar İle Münhasır Ekonomik Bölge Kavramı (MEB Kavramı) (2018) s. 9-10

 

[33] Türkiye bu şekilde uluslararası hukuka uygun olarak Karadeniz’de 200 millik MEB ilan etmiş ve kıyı devletleri ile anlaşmıştır.

 

[34] Uluslararası Adalet Divanı Statüsü madde 38/1

 

[35] İrfan Kaya Ülger, “BMDHS’ye göre Meis Adasının Statüsü” Anadolu Ajansı, Ağustos 4, 2020, (erişim:23/09/2020) https://www.aa.com.tr/tr/analiz/bm-deniz-hukuku-sozlesmesine-gore-meis-adasinin-statusu/1930943#

 

[36] Dana Ott, Small is Democratic: An Examination of State Size and Democratic Development. ss. s. 128. (2000)

 

[37]  Bahçeşehir Üniversitesi Denizcilik ve Global Stratejiler Araştırma Merkezi www.baudegs.com/haritalar  (erişim: 22/10/2020)

 

[38] www.baudegs.com/haritalar (erişim: 22/10/2020)

 

[39] Cihat Yaycı, Sorular ve Cevaplar İle Münhasır Ekonomik Bölge Kavramı (MEB Kavramı). (2018) s. 8-9

 

[40] Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi m. 76-77

 

[41] Hüseyin Pazarcı, Uluslararası Hukuk, 16.baskı (2016) s.268

 

[42] Bu tip mahkeme kararı için bkz. UAD 20.02.1969 tarihli Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı Davaları kararı

 

[43]  Konstantin Papadakis, European Quarterly of Political Attitudes and Mentalities EQPAM Volume 7, No.3, July 2018 s.28

 

[44] Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS) 121/1

 

[45] BMDHS (UNCLOS) 121/2

 

[46] BMDHS (UNCLOS) 121/3

 

[47] https://baudegs.com/1969-kuzey-denizi-davasi-2/

 

[48] BMDHS (UNCLOS) 33/2

 

[49] Nevin Aslı Toppare, “A Legal Approach to The Greek Turkish Continental Shelf Dispute at The Aegean Sea” (Yüksek Lisan Tezi, Bilkent Üniversitesi, 2006), 73.

 

[50] Marineregions.org, https://www.marineregions.org/eezsearch.php  erişim tarihi (24/10/2020)

 

[51] Nasıh Sarp Ergüven, “Karadeniz’de Deniz Alanı Sınırlandırması Davası (Romanya/Ukrayna) ve Uluslararası Hukuk Açısından Etkileri,” Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 63(2), (2014), 324.

 

[52] https://www.marineregions.org/eezsearch.php , erişim tarihi (24/10/2020)

 

[53] Nuray Karapınar ‘’ Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ve Deniz Alanlarına İlişkin Bazı Kavramlar’’, Doğal Kay. ve Eko. Bült. MTA Dergi 20: (2015), s.13

 

[54] Nuray Karapınar ‘’ Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ve Deniz Alanlarına İlişkin Bazı Kavramlar’’, Doğal Kay. ve Eko. Bült. MTA Dergi 20: (2015), s.13

 

[55] Nuray Karapınar,  ‘’ Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ve Deniz Alanlarına İlişkin Bazı Kavramlar’’, Doğal Kay. ve Eko. Bült. MTA Dergi 20: (2015), s.14

 

[56] www.un.org/Depts/los

 

[57]UAD madde 38

 

[58] Berat Lale Akkutay, ‘’1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi Çerçevesinde Çekinceler ve  İhtiyari İstisnalar’’

 

[59] Berat Lale Akkutay, ‘’1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi Çerçevesinde Çekinceler ve  İhtiyari İstisnalar’’

 

[60] https://uluslararasihukukcalismalari.wordpress.com/tag/1969-viyana-andlasmalar-hukuku-sozlesmesi/

 

[61] M. Aydoğan Özman, ‘’Milletlerarası Anlaşmalarda Çekinceler (İhrazı Kayıtlar)’’, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları No.259, (1970), s.63

 

[62] M. Aydoğan Özman , ‘’Milletlerarası Anlaşmalarda Çekinceler (İhrazı Kayıtlar)’’, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları No.259, (1970), s.70

 

[63] M. Aydoğan Özman , ‘’Milletlerarası Anlaşmalarda Çekinceler (İhrazı Kayıtlar)’’, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları No.259, (1970), s.74

 

[64] Şule Güneş Anlar, ’’ Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ve Deniz Çevresinin Korunması’’ , Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 56, Sayı: 2, Haziran 2007, s.9