BOZKURT-LOTUS DAVASI VE HUKUKİ ANALİZİ

24 Aralık 2020

İÇİNDEKİLER

  1. Giriş
  2. Bozkurt – Lotus Hadisesinin Tarihsel Arka Planı
  3. Hukuki Çerçevede Bozkurt-Lotus
    • Fransa’nın İddiası
    • Türkiye’nin İddiaları
    • Uluslararası Daimî Adalet Divanı
    • Türkiye ve Uluslararası Hukuk Açısından Kararın Doğurduğu Sonuçlar ve Kararın Önemi
    • Uluslararası Deniz Hukuku ve Lotus Prensibi
  1. Sonuç
  2. Kaynakça

 

Giriş

Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne miras kalan kapitülasyonlar, Lozan Barış Antlaşması’yla genç Türkiye Cumhuriyeti tarafından kesin olarak reddedilmiştir. Yıllarca kapitülasyonların getirdiği imtiyazlardan yararlanan Avrupalı devletler, söz konusu ayrıcalıklarından vazgeçmek istememiştir. Bu çabaları,  Türk hukuk tarihi ve uluslararası deniz hukuku açısından büyük bir öneme sahip olan, 2 Ağustos 1926 tarihinde Türk bandıralı Bozkurt vapuru ile Lotus adlı Fransız bandıralı vapurun Adalar Denizi’nde yer alan Midilli Adası açıklarında çatması neticesinde Bozkurt vapurunun batması ve 8 Türk denizcinin hayatını kaybetmesi sonucu Bozkurt’un kaptanı ile beraber Fransız gemisinin nöbetçi kaptanı Jean Demons’un İstanbul’da Türkiye Devleti tarafından tutuklanması neticesinde başlayan süreçte de kendini göstermiştir. Söz konusu çatma neticesinde başlayan ve Uluslararası Daimî Adalet Divanı’nda görülen Bozkurt-Lotus davası, açık denizlerde çatma halinde yargılama yetkisinin hangi devlete ait olacağına ilişkin bir davadır.

Bozkurt – Lotus Hadisesinin Tarihsel Arka Planı

Birinci Cihan Harbi’nin 28 Temmuz 1914 yılında patlak vermesi ile pek çok devlet,  savaşı bir fırsat olarak görmüştür. Avrupalı büyük devletlerin her birinin bu savaşın bir tarafı olmasının yarattığı kargaşa ortamından yararlanmak isteyen Osmanlı Devleti de bu fırsatı, yıllardan beri kendisini her alanda geriye götüren, senelerdir ilgası için çabaladığı ancak bir türlü başarıya ulaştıramadığı, Avrupalı devletler lehine tesis edilen iktisadi ve adli nitelikteki kapitülasyonları kaldırmak için kullanmıştır.

Özellikle iktisadi anlamda bağımsızlık anlamına gelecek kapitülasyonların kaldırılması, ilk kez 5 Eylül 1914 tarihinde, İttihat ve Terakki hükümetinin Sadrazamı Sait Halim Paşa’nın teklifi ile gerçekleşmiş ve 1 Ekim 1914 tarihinden itibaren bütün kapitülasyonların kaldırıldığı ilgili devletlere resmen bildirilmiştir.[1]

Birinci Cihan Harbi, İttifak Devletleri’nin yenilgisi ile sonuçlanmış, Osmanlı Devleti’nin kapitülasyonların kaldırılması ise yalnızca dört yıl kadar sürmüştür. Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Ateşkes Antlaşması ile savaştan çekilmiş ve İtilaf Devletleri ile 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Barış Antlaşması’nı imzalamıştır. Mezkûr antlaşmanın kapitülasyonlara ilişkin 421.maddesi ise şu şekildedir;[2]

“… Kapitülasyonlar rejimi, 1 Ağustos 1914’ten önce, bu rejimden doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak yararlanan Müttefik Devletler yararına yeniden kurulacak ve 1 Ağustos 1914’te bu rejimden yararlanmayan Müttefik Devlet yararına genişletilecektir.”

İlgili madde ile yeniden ihdas edilen ve genişleyen kapitülasyonların nihai olarak kaldırılması görevi ise Kurtuluş Savaşı’nı veren ve savaşın sonunda yeni bir Türk Devleti kuran Millî Mücadele kadrolarına kalacaktır.

Kurtuluş Savaşı’nı nihayete erdiren ve Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusu niteliğindeki Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye için yaşamsal olan kapitülasyonlar konusu, Lozan Barış Konferansı’nın 2,5 ay ara vermesine yol açmakla birlikte, Türkiye’nin istediği biçimde kesin olarak kaldırılmıştır.[3] Lozan Barış Antlaşması’nda kapitülasyonların kaldırılması, antlaşmanın 28. maddesinde şu şekilde ifade edilmiştir;[4]

“Bağıtlı Yüksek Taraflar Türkiye’de Kapitülasyonların tümü ile kaldırılmasını, her biri kendisi ile ilgili olarak, kabul ettiklerini açıklarlar.”

İşbu makalede hukuki tahlili gerçekleştirilecek olan, genç Cumhuriyet’in kapitülasyonların kaldırılmasından 3 yıl sonra milletlerarası hukuk alanında karşılaştığı sorunlardan biri niteliğindeki Bozkurt – Lotus Hadisesi, 2 Ağustos 1926 günü Türk vapuru Bozkurt ile Lotus isimli Fransız vapurunun Adalar Denizi’nde çatması sonucu ortaya çıkmış, kısa süre içinde iki devlet arasında bir kriz niteliğine bürünmüştür.

31 Temmuz 1926 Cumartesi günü, akşamüstü Kuruçeşme’den aldığı yük ile Mersin’e gitmek üzere hareket eden Bozkurt vapuru , 2 Ağustos 1926 Salı günü gecesi Çanakkale Boğazı’nın hemen dışında yer alan Midilli Adası’nın önünden geçmekte iken, Beyrut’tan İstanbul’a gelmekte olan Fransız bandıralı Lotus vapuru ile çarpışmış ve çarpışmanın etkisi ile Bozkurt vapuru birkaç dakika içinde batmış ve 8 Türk gemici ölmüştür.[5]

Lotus gemisi kazadan sonra denizden kurtarabildiği Türk tayfalarını alarak İstanbul’a gelmiştir. Bu aşamada ölenlerin yakınlarının şikâyette bulunmaları üzerine Bozkurt’un kaptanı Hasan Efendi ile Lotus gemisinin kaza sırasında vardiyada bulunan nöbetçi kaptanı Jean Demons, dikkatsizlik ve tedbirsizlik sebebiyle 8 kişinin ölümüne sebebiyet vermelerinden dolayı İstanbul Mahkemeleri’nce tutuklanmıştır.[6]

Bu olay, Türkiye ile Fransa arasında önemli bir anlaşmazlık yaratmıştır. Yıllardır kendisine tahsis edilen imtiyazlardan yararlanmayı sürdüren Fransa, 1923’ten sonra da bu alışkanlıklarını devam ettirmek istemiş ve yaşanan hadise neticesinde ortaya çıkan hukuki sorunu tek taraflı olarak çözüme kavuşturmak yönünde iradesini ortaya koymuştur.

Fransa, diplomasi yollarıyla Türkiye’nin yargılama yetkisinin bulunmadığından ısrarla, Fransız nöbetçi kaptanın tahliyesini istemiştir. Türkiye bu talebi reddederek, 2 Eylül 1926 tarihinde, Fransa da muvafakat ettiği takdirde “İhtilafın Lahey’deki Mahkemenin yargı yetkisine gönderilmesine hiçbir itirazının olmayacağını” bildirmiştir.[7] Fransa’nın bu teklifi kabul etmesi ile taraflarca 12 Ekim 1926 ‘da Cenevre’de bir tahkimname imzalanmış ve sorunun çözüm merci olarak Lahey Uluslararası Daimî Adalet Divanı belirlenmiştir.

Bu noktada Uluslararası Daimî Adalet Divanı’nın statüsü konusundan bahsetmek gerekir. Uluslararası Daimî Adalet Divanı, Milletler Cemiyeti’nin organlarından biri değildir ve Divan’ın Statüsü, Milletler Cemiyeti Antlaşması’ndan tamamen ayrı bir antlaşma ile oluşturulmuştur. Bununla birlikte Cemiyet’in bir organı olmadığı halde, uluslararası uyuşmazlıkların çözümü mekanizması içerisinde yer almıştır.[8]

Hukuki Çerçevede Bozkurt-Lotus

Bozkurt-Lotus Davasına konu olan olayı yukarıda özetledikten sonra dava konusu ile ilgili Türkiye ve Fransa’nın iddia ve talepleri çerçevesinde Uluslararası Adalet Divanı’nın neticelendirdiği hususlara değinmek isteriz. Yargılama yetkisi analizine ilişkin bu dava, Fransa tarafından Uluslararası Adalet Divanı’nın selefi olan Lahey’deki Uluslararası Daimî Adalet Divanı’nda başlatılmıştır. Şunu önemle belirtmek gerekir ki 1926’da meydana gelen bu olayda henüz 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ortada olmadığı için Adalet Divanı’nın bu sözleşme çerçevesinde bir değerlendirme yapamayacağı aşikardır. Bu sebeple Adalet Divanı 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Anlaşması çerçevesinde bir değerlendirme yaptığını söylemek doğru olacaktır.

Tarafların iddialarına geçmeden önce belirtmek isteriz ki;  Lotus‘un üçüncü kaptanı Jean Demons’un tutuklanması ve davanın Türk adliyesinde görülmeye başlaması sürecinde, Fransız Dışişleri Bakanı Mösyö Briand, 28 Ağustos 1926 tarihinde Paris Türk Büyükelçisine kazada meydana gelen nüfus zayiatından dolayı üzüntülerini iletmekle birlikte Adli Salahiyet ve Teessüs Hakkındaki İtilafname’nin 15. maddesi gereğince Türk adliyesinin bu gibi kovuşturma yapma yetkisi olmadığı ve bu kovuşturmanın uluslararası hukuk esaslarıyla tezat oluşturduğuna işaret etmiştir. Karşılıklı notalarla Türkiye ve Fransa arasında ortaya çıkan yetki tartışması üzerine Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti konuyu Lahey Uluslararası Daimî Adalet Divanı’na götürmeyi teklif etmiş Fransız Hükümeti de bu teklifi kabul etmiştir[9].

Teklifin kabul edilmesiyle dava süreci başlamıştır.

Adalet Divanı’nın değerlendirmesi, kapsam olarak aşağıda belirttiğimiz hususlar konusunda olacaktır;

  1. Açık denizde meydana gelen çatmada Bozkurt’un Türk mürettebatının sekizinin ölümüyle sonuçlanması sebebiyle Bozkurt’un kaptanı ile birlikte çatma esnasında Lotus‘un nöbetçi kaptanı olan Demons aleyhinde Türk kanunları uyarınca cezai kovuşturma yapmakla; “Türkiye, İkamet ve Yargı Yetkisi Hakkındaki 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Sözleşmesine aykırı olarak uluslararası hukuk ilkelerini ihlal etmiş midir? Eğer etmiş ise bu ilkeler nelerdir?” Esasen bu sorunun ilk hali “Türkiye uluslararası hukuka uygun hareket etmiş midir?” şeklindedir. Daha sonradan Mahmut Esat Bozkurt bu soruyu “Aykırı hareket etmiş midir?” şeklinde düzelttirmiş ve ispat yükünü Fransız tarafına yüklemiştir.
  2. İlk soruya verilen cevap olumlu olduğu takdirde; “Benzer olaylarda uluslararası hukuk kuralları uyarınca nakdi tazminat veriliyorsa, Demons’a verilmesi gereken nakdi tazminat tutar nedir?”.  

Fransa’nın İddiası:

Fransa olaya ilişkin asıl olarak; bir çatmanın meydana geldiği ve bu çatma neticesinde J. Demons aleyhine yapılacak olan cezai kovuşturmanın yalnızca Fransa mahkemelerine ait olduğunu, bu çerçevede Türk yetkililerin J. Demons’u yargılamakta hatalı olduğunu dolayısıyla Türkiye’nin uluslararası yargı yetkisini ihlal ettiğini söylemiştir.[10] Yani olayda Fransa, Türk adli makamlarının açık denizde Bozkurt ve Lotus arasındaki çatma sebebi ile Demons hakkında haksız olarak kovuşturma yapmaları, hapse atmaları ve mahkum etmelerinin adı geçen sözleşmeye ve uluslararası hukuk kurallarına aykırı olduğunu iddia etmiştir. Bununla birlikte Fransa, bayrak devletinin açık denizde bulunan bir ticaret gemisi üzerinde meydana gelen her olay bakımından münhasır yargı yetkisine sahip olduğunu ileri sürmüş ve bunun uluslararası hukuki bir teamül olduğunu iddia etmiştir. Bu teamüle göre yargı yetkisinin Fransa’ya ait olduğunu savunmuştur. İddia ettiği bu ihlal sonucunda Türk Hükümeti tarafından ödenmesi gerekli 6.000 Türk Lirası tutarında tazminatın hükmedilmesini talep etmiştir. Bu iddiasının temel düşüncesine daha derin bir bakış açısıyla, Fransa’nın dile getirdikleri çerçevesinde bakalım:

  • Fransa’nın yukarıda genel olarak belirttiğimiz iddiaları çerçevesinde dayandığı düşünce; bir devletin, mahkemelerinin cezai yargılama yetkisini, yalnızca suçun mağdurunun vatandaşlarından biri olması nedeniyle yurtdışında bir yabancı tarafından işlenen bir suç veya suçu içerecek fiili yargılaması şeklinde genişletme hakkı yoktur.[11]
  • Yani yalnızca mağdurun uyruğu nedeniyle, somut olayda mağdurun uyruğunun Türk olması, yabancı devlet vatandaşı olan faile, mağdurun vatandaşı olduğu devlet yetkisinde bir yargılama yapılmasına uluslararası hukuk izin vermemektedir.
  • Açık denizlerde ceza yargılaması ile ilgili olarak gerçekleştirilen eylemler, geminin bayrak devleti mahkemelerine tabidir. Fransa bu durumun uluslararası bir teamül olduğunu iddia etmektedir.
  • Fransa’nın yukarıda belirttiği çerçevede mağdurun uyruğu, yukarıdaki kuralı yani yargılama yetkisinin bayrak devletine münhasır bir yetki olduğunu geçersiz kılmak için yeterli gerekçe değildir. Yargılama yetkisi, batan geminin yani mağdur olan vatandaşların devletine devredilemez.
  • Her iki geminin de farklı milliyetlerden olması ve açık denizde çarpışması yargı yetkisinin bir gemiden diğerine devredilebileceği anlamına gelmemekle birlikte bunun devredilebileceğine ilişkin uluslararası bir sözleşme bulunmamaktadır diyen Fransa, “Teamül haline geldiğini iddia ettiği kuralların uygulanmamasının tek yolunun Türkiye lehine yargı yetkisine ilişkin bir tür uluslararası anlaşma olması gerekir.” şeklinde savunmuştur.
  • Sonuç olarak Fransa; çatma eyleminin açık denizde gerçekleştiğini ve buna bağlı olarak da yargı yetkisinin her gemi nazarında bayrağı altında bulunduğu devlete münhasır olduğunu iddia etmiştir.
  • Olayda ise Türkiye’nin yargılama yetkisini kullanması, tüm bu yukarıda yapılan değerlendirmeler çerçevesinde uluslararası hukukun ihlali niteliğinde olduğunu iddia etmiştir.

Türkiye’nin İddiaları

Yazımızın ilk bölümünde her ne kadar olayı dile getirsek de tekrar hatırlatmak adına belirtiriz ki Bozkurt-Lotus davasının adli bir sorun haline gelmesi üzerine Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, konu hakkında bilgi almak amacıyla Adliye Vekili Mahmut Esat Bey ile görüşmüştür. Bu görüşme neticesinde Bozkurt-Lotus vapurlarının çatması sonucu Fransa ile doğan ihtilafın halli için Adliye Vekili Mahmut Esat Bey’e 12 Eylül 1926 tarihinde tam yetki verilmiş ve, Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, Başbakan İsmet İnönü ve İcra Vekilleri Heyeti imzalarını taşıyan 22 Eylül 1926 tarihli bir  kararname ile de bu durum onaylanmıştır.[12] 12 Ekim 1926’da Cenevre’de Türkiye Hükümeti’ni temsilen Mahmut Esat Bey ve Fransa Hükümeti’ni temsilen Henri Fromageot arasında Bozkurt-Lotus davasında Kaptan Demons’un Türk adliyesinde yargılanmasının Lozan Anlaşması’nın “Teessüs ve Adli Salahiyet” hakkındaki 15. maddesi ile uluslararası hukuka uygun olup olmadığı, şayet olumlu cevap verildiği takdirde Kaptan Demons’a ne gibi nakdi tazminat verileceği konularında bir tahkimname imzalamıştır. İmzalanan sözleşme daha sonra Lahey’de bulunan Uluslararası Daimî Adalet Divanı başkâtibine tebliğ edilerek mahkeme süreci başlatılmıştır.

Türkiye açısından genel çerçevede baktığımız zaman, Fransa her ne kadar bayrak devleti kendisi olduğu için yargılama yetkisinin kendisine ait olduğunu iddia etse de Türkiye, açık denizde seyrüsefer hakkını icra eden geminin Türk bayrağı taşıdığını ve somut olayda Türk Bayrağı taşıyan gemide meydana gelen zararın sonucu olarak yargılama yetkisini kullandığını dile getirmiştir.

Türkiye’nin öne sürdüğü iddiaları toparlayacak olursak:

  • Adalet Divanı’na kendi lehine karar almak üzere başvuran Türkiye, suçun işlendiği yerin Türk bayrağını dalgalandıran Bozkurt gemisi olması dolayısıyla suçun yargı yetkisi Türk mahkemelerine ait olduğunu dile getirmiştir. Ayrıca Türk tarafı “Adlî Salahiyete Mütedair” Lozan Antlaşması’nın 15. maddesi gereği, bu tür bir yargı yetkisinin uluslararası hukuk ilkesiyle çatışmadığı durumlarda Türkiye’ye yargı yetkisi verdiğini öne sürmüştür.
  • Olayda Türkiye’nin yargılama yetkisini kullanmasını Fransız Hükümeti, Türkiye’nin uluslararası teamüle aykırı hareket ettiğini iddia etmiş ve Divan’da Türkiye’den uluslararası teamüle uygun hareket ettiğini ispatlamasını istemiştir. Türk Hükümeti’nin temsilcisi Mahmut Esat Bey ise divanda bu soruyu “Türkiye uluslararası teamüle aykırı hareket etmiş midir?” şekline dönüştürmüş ve ispat yükünü tersine çevirerek Fransızlara yüklemiştir. Bunun sonucu olarak davanın seyri değişmiş Fransız Hükümeti yukarıda değindiğimiz iddiaları ile davaya devam etmiştir.
  • Sonuç olarak Türk Hükümeti; “Açık denizlerdeki gemiler, bayrağını taşıdıkları devletin ülkesinin bir parçası sayıldıklarından ve söz konusu davada suçun meydana geldiği yer, Türk bayrağını taşıyan Bozkurt gemisi olduğundan yapılmış olan takibatta; tıpkı olay Türk topraklarında meydana gelmişçesine Türkiye’nin yetkili bulunduğu açıktır.[13]” diyerek Fransa’nın hükmedilmesini istediği tazminatın hukuki bir gerekçesi olmadığını çünkü Türkiye’nin uluslararası hukuka ilişkin olarak herhangi bir ihlalinin bulunmadığını dile getirmiştir.

Uluslararası Daimî Adalet Divanı

Fransa, bayrak devletinin açık denizde bulunan bir ticaret gemisi üzerinde meydana gelen her olay bakımından münhasır yargı yetkisine sahip olduğunu ileri sürerek yargı yetkisinin Fransa’ya ait olduğunu iddia etmiştir. Divan, Fransızlardan bu hususta bir genel geçer uluslararası teamül kuralı olup olmadığını ispat etmesini istemiştir. Adalet Divanı’nın önüne gelen davanın, sözlü aşamasında taraflar yeni taleplerde bulunmamış olmaları üzerine yukarıda yer verdiğimiz iddialar çerçevesinde divan bir karara varmıştır.

Divan, kararında Fransız tarafı bayrak kuralına dair uluslararası sözleşmelere atıf yapan iddialar ileri sürdülerse de Divan’ın kanaatine göre böyle bir kuralın varlığı ikna edici bir biçimde ispat edilememiştir. Türkiye’yi, yardımcı kaptan Demons aleyhinde takibat yürütmesinden alıkoyacak bir uluslararası hukuk ilkesi bulunmadığını ve 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Sözleşmesi’nin 15. maddesine aykırı bir durum söz konusu olmadığını belirtmiştir.[14] Divan verdiği kararda; Devletin gemi üzerindeki yargı yetkisini, karası üzerindeki yargı yetkisini kullandığı gibi, diğer tüm devletleri hariç tutarak kullanabileceğini belirtmiştir. Bu davada Mahkeme, Türk gemisini Türkiye topraklarına eşitleyerek, “Suçun etkilerini Türk gemisi üzerinde ve dolayısıyla Türk ceza hukukunun uygulanmasına yabancılar tarafından işlenen suçlar bakımından dahi itiraz edilemeyecek şekilde Türk topraklarına hasredilmiş bir yerde oluşturduğuna” karar vermiştir.[15] Mahkeme verdiği karar neticesinde ayrıca  denizde meydana gelen çarpışmalardan kaynaklanan ceza yargılamalarının, yalnızca geminin bayrağını taşıdığı devletin yetkisi dahilinde olduğuna dair hiçbir uluslararası hukuk kuralının olmadığını dile getirmiştir. Bunun sonucunda Türkiye’nin bu dava üzerinde yargı yetkisine sahip olduğu sonucuna varmıştır. Doğrudan mahkemenin kararını ekleyecek olursak:

” Açık denizlerde işlenen bir suç eylemi, başka bir bayrak taşıyan gemide veya yabancı topraklarda etki yaratıyorsa, aynı ilkeler sanki iki farklı devletin toprakları söz konusuymuş gibi uygulanmalıdır. Suçun işlendiği geminin ait olduğu devletin  suçu kendi topraklarında işlenmiş olarak görmesini ve buna göre suçluyu kovuşturmasını yasaklayan uluslararası hukuk kurallarının bulunmadığına karar verilmiştir.”

Yukarıda da belirttiğimiz sorular çerçevesinde Mahkemeye sorulan sorulara yanıt olarak: Türkiye, Jean Demons aleyhine ceza davası açarak uluslararası hukuk ilkelerini ihlal etmemiştir.[16] Bu nedenle Divan, tazminat konusunda hüküm verilemeyeceğini belirterek davayı Türkiye lehine sonuçlandırmıştır.

Türkiye ve Uluslararası Hukuk Açısından Kararın Doğurduğu Sonuçlar ve Kararın Önemi

Öncelikle Türkiye’nin Divan’a gitme talebi Türkiye’nin uluslararası hukuk sistemine güvenini ortaya koyarken, sunduğu iddialarda da cesaretini göstermiş olup bu cesareti neticesinde bir etki olarak Batılı devletlerin kapitülasyonları fiilen devam ettirme niyetleri Bozkurt-Lotus kararı ile sona erdirilmiştir. Bununla birlikte Adalet Divanı’nın Türkiye lehine karar vermesi Türkiye açısından Divan’a duyulan güveni arttırdığını söylemek yerinde olacaktır.

Önemle belirtmek gerekir ki Divanın verdiği bu karar, uluslararası hukuk açısından devletlerin yargılama yetkilerini belirlemede büyük bir öneme sahiptir. Karar neticesinde “Uluslararası hukukta devletlerin yargı yetkisini açıkça sınırlayan bir kural yoksa devletler yargı yetkisine sahip olduklarını ileri sürebilirler.” sonucu ortaya çıkmıştır. Hatta her ne kadar verilen bu kararı izleyen dönemde, açık denizlerdeki çatmalarda, özellikle Fransa’nın gayretiyle, gemi personeli üzerinde geminin bayrak devleti adli makamlarının tek başına yetkili olduğunu belirleyen kurallar konulmuşsa da bu divan kararı özü itibariyle değerinden hiçbir şey kaybetmemiştir.

Lotus Davası, Adalet Divanı’nın, suçun kurucu bir unsuru o devlette işlendiği sürece, suç kendi sınırları dışında işlenmiş olsa bile, bir devletin  bölgesel yargı yetkisine sahip olacağını söylemesi açısından önemlidir. Bugün, buna öznel bölgesel yargı diyoruz. Öznel bölgesel yargı yetkisinin tesis edilebilmesi için, suç unsurunun ve fiili suçun tamamen ayrılmaz olduğunun kanıtlanması gerekir. Günümüzde bu isimle anılan yargı yetkisi Lotus Davasında da mahkemenin şu sözleri ile dile getirilmiştir;

“Teğmen Demons’ın yargılanmış gibi göründüğü suç, kökeni Lotus’un güvertesinde olan bir ihmal veya tedbirsizlik eylemi iken, etkilerini Bozkurt’un üzerinde hissettirmiştir. Bu iki unsur, yasal olarak tamamen birbirinden ayrılamaz, öyle ki, ayrılmaları suçu ortadan kaldırır. Her birinin yargı yetkisini kullanabilmesi ve bunu bir bütün halinde olayla ilgili olarak yapması doğaldır. Bu nedenle eş zamanlı yargılama yetkisi söz konusudur. “[17]

Yukarıda değindiklerimize ek olarak, karar neticesinde ortaya çıkan Lotus Prensibi “açık denizlerin serbestliği ilkesi” adı altında 1958 tarihli “Cenevre Açık Deniz Sözleşmesi’nde sözleşmeye taraf tüm ülkeler için kural hâline getirildi.’’[18]

Uluslararası Deniz Hukuku ve Lotus Prensibi

Lotus davası neticesinde Divan’nın, uluslararası teamül hukukunun oluşturulması konusunda önemli bir hüküm verdiğini yukarıda dile getirdikten sonra bu konunun uluslararası hukuk açısından önemli bir basamak taşı olduğunu daha geniş çapta vurgulamak isteriz.

Fransız Hükümeti, Türkiye’nin yaptığı tutuklamanın uluslararası hukuka aykırı olduğunu ileri sürerek açık denizlerde işlenen suçlarda, sadece geminin bayrak devletinin kovuşturma hakkı bulunduğunu savunmuştur. Adalet Divanı söz konusu uygulamanın bir uluslararası teamül niteliğini haiz olmadığına kanaat getirmiş ve suçun etkisinin Türk gemisinde görülmesi sebebiyle Türk Hükümeti’nin olayla ilgilenme hakkı bulunduğunu belirtmiş olup, Fransız kaptanı hakkında kovuşturma yapmakla Türkiye’nin uluslararası hukuka aykırı davranmadığını kabul etmiştir. Bu karar, literatüre Lotus Prensibi olarak geçmiş ve bu davadan sonra, uluslararası teamül haline gelen bu prensip 1958 Cenevre Açık Denizler Sözleşmesi’nde yazılı hale getirilmiştir.

1958 Cenevre Açık Denizler Sözleşmesi, açık denizlerdeki çatmalara ilişkin yargı yetkisini özel olarak düzenlemiş ve bu kapsamda, işbu Sözleşmesinin 11.maddesinde konu şu şekilde açıklığa kavuşturulmuştur:[19]

Madde 11

  1. Kaptanın veya gemi hizmetindeki diğer herhangi bir şahsın cezai veya disiplin sorumluluğunu gerektiren açık denizdeki bir çarpışma veya gemiyle ilgili diğer herhangi bir seyrüsefer olayı halinde, bu gibi kişilere karşı bayrak Devletinin veya bu gibi kişilerin vatandaşı oldukları Devletin yargısal ve idari mercilerinden başka herhangi bir merci önünde hiçbir cezai veya disiplin takibatı yapılamaz.
  2.  Disiplin meselelerinde, bir kaptanlık belgesi veya bir yetki belgesi veya iznini vermiş olan Devlet, belge hamili onu veren Devletin bir vatandaşı olmazsa bile gerekli hukuki işlemden sonra, bu gibi belgeleri geri almaya, tek başına yetkili olacaktır.
  3. Bayrak Devletinin mercileri dışındaki diğer herhangi bir merci, bir soruşturma tedbiri olarak dahi geminin tutuklanması veya yakalanmasını hiçbir şekilde emredemez.

Mezkûr hükümden de açıkça anlaşılacağı üzere şayet bu düzenleme Bozkurt-Lotus çatmasından önce yürürlükte olsaydı, Divanın yargılama sonucunda vereceği karar farklı olurdu. Türkiye, Teğmen Demons aleyhine 11. maddenin 1. fıkrası nedeniyle cezai kovuşturma başlatma yetkisine sahip olamazdı. İlerleyen yıllarda ortaya çıkan ve uluslararası deniz hukukunu yeniden düzenleyen 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 97. maddesi kapsamında da Cenevre Sözleşmesinin 11. maddenin kesin ifadesi yer almaktadır. Buna ilişkin olarak 1982 BMDHS 97. maddesi aşağıda ifade edildiği gibidir:[20]

Madde 97

Çatma ve deniz seyrüseferine ilişkin diğer her türlü olayda cezai yargı yetkisi:

  1. Açık denizde, kaptanın veya gemi hizmetindeki diğer herhangi bir kişinin ceza veya disiplin sorumluluğunu intaç ettiren bir çatma halinde veya deniz seyrüseferine ilişkin diğer herhangi bir olayda, bu kişiler hakkında ceza veya disiplin kovuşturması, ancak ya geminin bayrağını taşıdığı devletin veya bu kişilerin tabiiyetinde bulundukları devletin adli veya idari makamları nezdinde açılabilir.
  2. Disiplin konusunda bir kaptan brövesi veya yeterlilik veya ehliyet belgesi vermiş olan devlet, belge sahibi, bu devletin vatandaşı olmasa dahi, yasal yollara riayet ederek, bu belgelerin geri alınmasına karar verme hususunda münhasır yetkili olacaktır.
  3. Bayrak devleti yetkilileri dışında hiçbir makam tarafından soruşturma amacıyla da olsa, gemiye el konulması veya geminin seferden alıkonulması emredilmeyecektir.

İşbu makalede detaylıca incelenen çatma hadisesi ve onu izleyen divan yargılaması süreci sonucunda uluslararası deniz hukukunda önemli bir düzenleme boşluğu olduğu ortaya çıkmış ve bu bağlamda, ilerleyen yıllarda akdedilen uluslararası deniz hukuku sözleşmelerinde açık denizlerdeki çatma hadisesine bağlı olarak yapılacak cezai veya disiplin kovuşturmalarında yargı yetkisinin hangi devlete ait olduğu yukarıda atfı gerçekleştirilen hükümler çerçevesinde düzenlenmiştir.

Sonuç

Tüm bu anlatılanlar ışığında; Uluslararası Daimî Adalet Divanı’nın dava neticesinde verdiği karar, Türkiye’nin iddiasını desteklemiş ve benzeri uyuşmazlıklarda geçerli olacak bir emsal karar yaratmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’ne büyük saygınlık kazandıran Bozkurt-Lotus davası aynı zamanda uluslararası deniz hukukundaki açık denizlerde çatma durumunda yargı yetkisinin hangi devlete ait olacağına ilişkin uluslararası hukuk kuralının belirlenmesine ön ayak olmuştur.

Ayrıca genç Türkiye Cumhuriyeti, sorunun çözümü için Uluslararası Daimî Adalet Divanı’na giderek kendine ve haklılığına olan güvenini uluslararası camiada ortaya koymuş, kapitülasyonların ve buna bağlı imtiyazların uygulama alanının olmadığını kesin olarak göstermiştir.

Bozkurt-Lotus davasındaki ortaya koydukları başarıdan dolayı Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt ve onunla birlikte tüm bu süreçte desteklerini esirgemeyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve devlet adamlarını sevgi, saygı ve minnetle anıyoruz.

Ömer Faruk Başaran BAU DEGS Genç Destek Araştırmacısı

Şimal Melike Tol BAU DEGS Genç Destek Araştırmacısı

Bedirhan Kürşad Kurt BAU DEGS Genç Destek Araştırmacısı

 

KAYNAKÇA

Akşin, Sina. Jön Türkler ve İttihat ve Terakki. Ankara: İmge Kitabevi Yayınları,2017.

Oran, Baskın. Türk Dış Politikası- (1919- 1980) Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar. İstanbul: İletişim Yayınları,2018 1:221.

Tezcan, Durmuş. Bozkurt-Lotus Davasının Önemi ve Yeri. Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları 2:4, 1994-1999.

Kişi, Şule Sevinç. Bozkurt-Lotus Davası ve Adliye Vekili Mahmut Esat (BOZKURT) Bey’in Uluslararası Hukuktaki Büyük Zaferi.

Lotus Hadisesi”, Ayın Tarihi, S.30 (1926), s. 1608.

https://intlaw.co.uk/lotus (19.12.2020)

https://ruwanthikagunaratne.wordpress.com/2012/07/27/lotus-case-summary (20.12.2020)

https://www.haberturk.com/bozkurt-lotus-olayi-nedir-iste-bozkurt-lotus-davasi-2207230

(17.12.2020)

https://uluslararasihukukcalismalari.wordpress.com/2016/12/31/bozkurt-lotus-davasi-usad-bozkurt-lotus-case-1927/ (18.12.2020)

 

BİBLİOĞRAFYA

[1] Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, (Ankara: İmge Kitabevi Yayınları,2017) ,425

[2]  Sevr Barış Antlaşması,1920, madde: 421

[3] Baskın Oran, Türk Dış Politikası (1919- 1980) Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, (İstanbul: İletişim Yayınları,2018) 1:221

[4] Lozan Barış Antlaşması,1923, madde: 28

[5] “Lotus Hadisesi”, Ayın Tarihi, S.30 (1926), s. 1608.

[6] Durmuş Tezcan, “Bozkurt-Lotus Davasının Önemi ve Yeri”, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları C. II, S. 4-5, (1994-1995), s. 268

[7] “Lotus Hadisesi…”, s. 1629.

[8] https://uluslararasihukukcalismalari.wordpress.com/2016/12/31/bozkurt-lotus-davasi-usad-bozkurt-lotus-case-1927/

[9] Şule Sevinç KİŞİ,” Bozkurt-Lotus Davası ve Adliye Vekili Mahmut Esat (BOZKURT) Bey’in Uluslararası Hukuktaki Büyük Zaferi, sf. 23,

[10] INT LAW, The Case of the S.S. “Lotus” (France vs. Turkey), Son Erişim Tarihi: 19.12.2020, https://intlaw.co.uk/lotus

[11] INT LAW, The Case of the S.S. “Lotus” (France vs. Turkey), Son Erişim Tarihi: 19.12.2020, https://intlaw.co.uk/lotus

[12] Şule Sevinç KİŞİ,” Bozkurt-Lotus Davası ve Adliye Vekili Mahmut Esat (BOZKURT) Bey’in Uluslararası Hukuktaki Büyük Zaferi, sf. 23,

[13] Uluslararası Hukuk Çalışmaları, “Bozkurt-Lotus Davası, Uluslararası Sürekli Adalet Divanı Kararı”, Son Erişim Tarihi: 20.12.2020, https://uluslararasihukukcalismalari.wordpress.com/2016/12/31/bozkurt-lotus-davasi-usad-bozkurt-lotus-case-1927

[14] Uluslararası Hukuk Çalışmaları, “Bozkurt-Lotus Davası, Uluslararası Sürekli Adalet Divanı Kararı”, Son Erişim Tarihi: 20.12.2020, https://uluslararasihukukcalismalari.wordpress.com/2016/12/31/bozkurt-lotus-davasi-usad-bozkurt-lotus-case-1927

[15] Public International Law, “Lotus Case Summary”, Son Erişim Tarihi: 20.12.2020, https://ruwanthikagunaratne.wordpress.com/2012/07/27/lotus-case-summary

[16] INT LAW, The Case Of The S.S. “Lotus” (France Vs Turkey), Son Erişim Tarihi: 19.12.2020, https://intlaw.co.uk/lotus

[17] Public International Law, “Lotus Case Summary”, Son Erişim Tarihi: 20.12.2020, https://ruwanthikagunaratne.wordpress.com/2012/07/27/lotus-case-summary

[18] “Bozkurt-Lotus Olayı Nedir?”, Son Erişim Tarihi: 20.12.2020, https://www.haberturk.com/bozkurt-lotus-olayi-nedir-iste-bozkurt-lotus-davasi-2207230)

[19] Cenevre Deniz Hukuku Sözleşmeleri: Açık Deniz Hukuku Sözleşmeleri: çık Deniz Sözleşmesi, 1958: madde 11.

[20] Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi,1982: madde 97

DİĞER YAZILAR

Grönland seçimlerini kazanarak Geleneksel Siumut Liderliğini Deviren Inuit Ataqatigiit
Grönland seçimlerini kazanarak Geleneksel Siumut Liderliğini Deviren Inuit Ataqatigiit
13 Nisan 2021

  Inuit Ataqatigiit Grönland seçimlerini kazanarak geleneksel Siumut liderliğini devirmiş oldu. Bu seçimlerde en önemli konuların başında Grönland’de yapılması...

Rusya’dan kritik ‘Kanal İstanbul’ ve ‘Montrö’ açıklaması: “Değiştirilmesi söz konusu değil.”
Rusya’dan kritik ‘Kanal İstanbul’ ve ‘Montrö’ açıklaması: “Değiştirilmesi söz konusu değil.”
10 Nisan 2021

BAU DEGS Başkanı Doç.Dr. Cihat Yaycı; “Hep başından beri söylediğim şeyi Rus Büyükelçi de söylemiş. Kanal İstanbul Montrö’yü etkilemez!!!”...