DENİZ HAYDUTLUĞU, KORSANLIK VE DENİZ HAYDUTLUĞUNA İLİŞKİN ULUSLARARASI HUKUKTAKİ MÜEYYİDELER

26 Ocak 2021

 

GİRİŞ

 

 

 

Tarihte denizler insan faaliyetlerine konu olmuştur ve denizler üzerinde gerek kişiler gerek devletler arasında uyuşmazlıklar meydana gelmiştir. Denizlerde meydana gelen uyuşmazlıklar tüm toplumları ilgilendiren bir hale gelmiştir. Yazımızda bu uyuşmazlıklardan biri olan ve denizlerde meydana gelen silahlı saldırılar ile yağma faaliyetleri incelenmiştir. Denizlerde yağma ve şiddet fiilleri; deniz haydutluğu ve korsanlığı kavramlarının tarihsel ayrımı ve deniz haydutluğu fiilinden ayrılan deniz terörizmi ve silahlı soygun kavramları tanımlanarak, denizlerde günümüzde ve yakın tarihte meydana gelen olaylar örnek verilerek uluslararası anlamda alınan önlemlerden ve bunlara sebep olan tarihsel süreçlerden söz edilerek irdelenmiştir. BMGK kararlarına yer vererek deniz haydutluğu faaliyetine yönelik öngörülen yaptırımlar incelenmiştir ve Somali örneğinden yola çıkılarak deniz haydutluğu fiillerine yol açabilecek ülkesel sosyopolitik duruma işaret edilmiştir.

 

 

Tarihin her aşamasında denizler; çeşitli insan faaliyetlerine konu olmuştur. Balıkçılık, ulaşım gibi faaliyetlerin yanı sıra ticaret de denizlerde ilk çağlardan itibaren varlığını göstermiştir. Başlarda küçük sandallarla başlayan denizcilik serüveni gitgide gelişerek büyük gemilerle devam etmiştir.[1] Tüm bunlarla beraber denizlerde yağma ve hırsızlık faaliyetleri de kendini göstermeye başlamıştır. Gerçekten Giritliler tarihte ilk defa denizlerde bu faaliyetleri gerçekleştirmişlerdir.[2] Bu faaliyetler “deniz korsanlığı” ve “deniz haydutluğu” olarak adlandırılmıştır, uzun yıllar bu iki kavramın arasındaki farklılık ortaya net olarak konulamamıştır ve aynı anlamlarda kullanılmışlardır.[3] Bugün baktığımızda deniz haydutluğu ve korsanlık kavramlarının farklı anlamlara geldiğini, hukuki nitelikleri ve sonuçları itibariyle de birbirinden ayrıldığını görmekteyiz. Gerçekten 19. yüzyılda 1856 Paris Beyannamesi kabul edilmiş ve uluslararası anlamda devletlerin yetkilendirmek ve himaye sağlamak suretiyle denizlerde “korsanlık” (privateering) faaliyetlerini gerçekleştirmesi yasaklanmıştır. Buradan sonra deniz haydutluğu ve korsanlık faaliyetlerini ayrı değerlendirmekte fayda var.

 

 

 

DENİZ KORSANLIĞI

 

 

 

Tarihsel süreç içerisinde devletler denizlerde varlığını göstermek, deniz yoluyla birbirleriyle mücadele etmek ve diğer devletlerin gemilerini yağmalamak suretiyle bir kazanç sağlamak amacıyla, denizlerde yağma ve hırsızlık faaliyetlerini yürüten yani deniz haydutluğu faaliyetini yürüten kişilerle anlaşma yoluna gitmiştir. Başka bir ifadeyle, deniz haydutları bir devletle anlaşarak o devletin adına denizlerde yabancı devletlere ait gemileri yağmalayacak ve elde ettiği ganimetten pay verecektir. Ayrıca gereken durumlarda bu devletin yanında diğer devletlere karşı savaşacak ve karşılığında anlaştığı devletin hakimiyet alanında korsanlık faaliyetlerini sürdürecektir. Anlaşmanın tarafı devlet ise bu yolla deniz gücünü arttıracak ve savaşlarda kendisine bağlı savaşçılar kazanacaktır. Tüm bu bilgilerden yola çıkarak korsanlık faaliyetini bir devletin verdiği müsaade belgesine dayalı olarak gerçekleştirilen yağma ve hırsızlık faaliyeti, korsanı ise kendi gemisiyle bu faaliyeti gerçekleştiren kişi olarak tanımlamak mümkündür. Osmanlı Devleti’nin denizlerde yürüttüğü faaliyetlerde korsanlık faaliyetlerini kullandığı görülmektedir. Gerçekten XVI. yüzyılda Osmanlı donanmasında o dönemde korsan olarak bilinen Barbaros Hayreddin Paşa göreve getirilmiştir.[4] Zamanla Akdeniz’de yürütülen bu faaliyetlere İngiltere ve Hollanda da dahil olmuştur. Giderek yaygınlaşan korsanlık faaliyetleri, 18. yüzyıla kadar meşru olarak görülmüştür. Bu tarihten itibaren korsanlık faaliyetlerinin kötüye kullanılmaya başlanması, devletler arasında ticari faaliyetlere zarar vermesi, korsanları denetlemedeki güçlükler ve savaş gemisi yapım tekniğinin gelişmesi gibi çeşitli nedenler, artık deniz korsanlığının önüne geçilmesini gerektirmiştir.[5] 1856 tarihli Paris Beyannamesi kabul edilerek uluslararası anlamda deniz korsanlığı faaliyeti yasaklanmıştır ve bu noktadan itibaren devletler tarafından bu faaliyetlere müsaade edilmemeye başladığı görülmüştür. Ancak deniz korsanları denetimin zayıf olduğu denizlerde bağımsız olarak yağma faaliyetlerini sürdürmüştür. Bu noktada deniz haydutluğu faaliyeti ortaya çıkmıştır.

 

 

 

DENİZ HAYDUTLUĞU

 

 

Özellikle 19. yüzyılda deniz korsanlığı faaliyetlerinin yasaklanmasına ilişkin uluslararası antlaşmaların kabul edilmesiyle birlikte ortaya bir tanım sorunu çıkmaya başlamıştır. Deniz korsanlığı faaliyetlerine ülkelerin himaye sağlamadığı açıktır ancak devam eden hırsızlık ve yağma faaliyetleri yasaklanan korsanlık faaliyetiyle bağdaşmakta mıdır?

 

 

İşte bu noktada deniz haydutluğu kavramı kendine yer bulmaya başlamıştır. Gerçekten denizlerde denetimin zayıf olduğu yerlerde meydana gelen, devletlerin müsaadesinden bağımsız, kişisel amaçlı saldırılar bu kavram boşluğuna neden olmuştur ve işte bu noktada deniz haydutluğu kavramı ortaya çıkmıştır. Deniz haydutluğu kavramı Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (bundan sonra BMDHS olarak anılacaktır) 101. maddede ve Cenevre Açık Deniz Sözleşmesi (bundan sonra CADS olarak anılacaktır) 22. maddede tanımlanmıştır.[6] Bu tanıma göre; bir özel geminin mürettebatı veya yolcuları tarafından; açık denizde, hiçbir devletin yetkisine tabi olmayan bir yerde, bir gemiye veya uçağa, kişilere veya mallara karşı, kişisel amaçlarla işlenen her türlü yasa dışı şiddet, alıkoyma, yağma fiili deniz haydutluğu olarak kabul edilmiştir. Buradan yola çıkarak deniz haydutunu kişisel amaçlarla bu yasa dışı şiddet ve yağma faaliyetlerini yürüten kişi olarak tanımlayabiliriz. Ancak BMDHS 101. maddesinde yer verilen tanım unsurları bir bütün halinde somut olayda aranmalı ve birinin eksikliği halinde deniz haydutluğu suçunun oluşmadığı kabul edilmelidir. Deniz haydutluğu suçuna unsurları açısından bakacak olursak;

 

 

 

  1. Özel Bir Gemi ve Diğer Bir Gemi Unsuru

 

Gerek BMDHS’de gerek CADS’da deniz haydutluğu fiilinin bir gemi mürettebatının veya yolcularının yasa dışı şiddet ve yağma fiilini başka bir özel gemide kişiye ve mallara yönelik olarak gerçekleştirilmesi aranmıştır. Fiiller gemide bulunan mürettebat ya da yolcular tarafından bulundukları gemiye karşı ya da gemideki şahıslara ya da mallara gerçekleştirilirse bu durum, deniz haydutluğu olarak değerlendirilmemelidir.[7] yine bu tanımdan hareketle özel bir gemi unsuru aranacaktır yani devlet gemileri ve devlet kontrolünde yer alan gemilerden işlenen suçlar deniz haydutluğu suçuna vücut vermeyecektir ancak mürettebatın geminin kontrolünü ele geçirdiği durumlar dahil değildir.[8] Peki denizaltılar açısından durum nedir?

 

 

Denizaltılar, niteliği gereği özel gemi olarak sınıflandırmaya müsait değillerdir. Buradan hareketle deniz haydutluğu suçunun mağduru olamazlar ancak bu tip gemilerin devlet kontrolünde olduğunu belirtmiştik ve eğer gemideki yolcu ve mürettebatın kontrolü ele geçirmesi suretiyle özel amaçlarla suç işleme durumu söz konusu olursa bu durumda deniz haydutluğu suçunun işlenmesi kapsamına alınabilecektir. Gerçekten İspanya İç Savaşı nedeniyle 1937’de Akdeniz’de ticaret gemilerine karşı denizaltılarla gerçekleştirilen saldırılar, “deniz haydutluğu” olarak nitelendirilmiştir.[9]

 

 

 

  1. Açık Denizde İşlenme Unsuru

 

 

BMDHS tanımında yer verilen şekliyle “açık deniz” kavramından anlaşılması gereken hiçbir devletin yargı yetkisi alanında bulunmayan yerlerde veya açık deniz[10] alanlarında söz konusu hukuka aykırı fiilerin gerçekleşmesidir. Başka bir ifadeyle, bir devletin yargı yetki alanında ya da karasularında meydana gelen fiiler deniz haydutluğu fiili sayılmayacaktır çünkü herhangi bir devletin kontrolü altında olan bir alanda söz konusu kıyı devletinin BMDHS‘den doğan bir cezai yargı yetkisi olacaktır. Gerçekten Uluslararası Denizcilik Örgütü kıyı devletinin karasularında ve yargı yetkisi bulunan alanlarda gerçekleşen; gemilere, şahıslara ve mallara yönelik her türlü yağma ve hırsızlık faaliyetini silahlı soygun şeklinde nitelemiş ve bunun iç hukuk çerçevesinde düzenlenmesini öngörmüştür.[11] Burada temel aldığımız kriter “yargı yetkisi bulunan alan” olduğu için münhasır ekonomik bölgeyi açık deniz olarak değerlendirmek gerekmektedir ancak BMDHS m.58/2, münhasır ekonomik bölge içinde gerçekleşen deniz haydutluğu suçuna ilişkin hükümlerinde devletlerin yargı yetkisi hakkına uygun düştüğü ölçüde uygulanması gerektiğini öngörüyor.[12] Günümüzde denizlerde gerçekleşen deniz haydutluğu faaliyetlerinin büyük bir kısmı kıyı devletinin karasuları içinde kıyıdan birkaç mil uzakta ya da boğaz ve kanallarda işlenmektedir, BMDHS’de yer alan bu düzenleme, bu fiillerin deniz haydutluğu olarak kabul edilmesine engel oluşturmaktadır.

 

 

 

C.Özel Amaç Unsuru

 

 

BMDHS “deniz haydutluğu” suçu için özel amaç şartını aramıştır ancak bu şartı tam olarak tanımlama yoluna gitmemiştir. Biz deniz korsanlığı ve haydutluğu kavramının ayrımından bahsederken özel amaç unsurundan bahsetmiştik. Bu durumda, deniz haydutluğu fiilini karakterize eden unsur, yağma ve hırsızlık fiilinin özel amaçla işlenmesi olmuştur. Özel amaçtan anlaşılması gereken, yağma ve hırsızlık fiilinin deniz haydutu tarafından kendi şahsi ve maddi çıkarını gözeterek işlemesidir.[13] Bu nokta, doktrinde iki farklı yönden ele alınmıştır, şahsi çıkardan kastımız; bu fiilin aslında deniz haydutu tarafından herhangi bir kamusal menfaat gözetilmeden işlenmesi kısaca herhangi bir devletin menfaatine olarak işlenmemesidir. Biz deniz korsanlığı faaliyetinden deniz haydutluğunu ayırırken de bu kriteri kullanmıştık. Bir diğer görüş ise maddi çıkar gözetilmesi yani yağma ve şiddet eylemlerinin herhangi bir ideolojik ve politik[14] amaçla gerçekleştirilmemesi gerekmektedir. Gerçekten denizlerde işlenen terör faaliyetleri,yağma ve yıkım hareketleri maddi bir çıkardan çok, uhrevi bir amacın gerçekleştirilmesine yönelik olabilmektedir. Bu noktada deniz haydutluğu fiili deniz terörizminden ayrılmaktadır. Gerçekten uluslararası devletler denizlerde gerçekleşen terör eylemlerini önleme konusundan Denizde Seyir ve Güvenliğe Karşı Yasa Dışı Eylemlerin Önlenmesine Dair Sözleşme ile terörizm faaliyetlerine ilişkin daha özel düzenlemeler yapma yoluna gitmiştir.[15]

 

 

 

  1. Her Türlü Yasa Dışı Fiil, Şiddet, Yağma ve Hırsızlık Faaliyetleri Unsuru

 

BMDHS anlamında deniz haydutluğundan bahsedebilmemiz için aranan bir diğer unsurlar yasa dışı, şiddet, yağma ve hırsızlık fiilleridir. Yağma ve şiddet fiilinin neler olabileceğini kestirmek mümkündür. Burada üstünde durulması gereken, yasa dışı fiillerden ne anlaşılacağıdır. Hukuka aykırı fiiller; temel insan haklarını ihlal eden, can ve mal güvenliği açısından tehdit oluşturan, denizlerde seyir güvenliğini ihlal eden fiillerdir. Her türlü yağma, rehin alma, yaralama, yüke el koyma, malvarlığına zarar veren fiiller, bu kapsamda değerlendirilir. Öte yandan limanda bulunduğu sırada gemiye ve gemideki malvarlığının değerine yönelik hırsızlık eylemi, başkaca bir şiddet ve zarar oluşturmadıkça deniz haydutluğu kapsamında değerlendirilmez.[16]

 

 

 

ULUSLARARASI ANDLAŞMALARDAKİ DÜZENLEMELER

 

 

Uluslararası bir tehdit olan deniz haydutluğunun münferit bir olay olarak değerlendirilmemesi gerektiği kanısına varan devletler, deniz hukukunun sadece örf-adet hukuku olarak gelişmesine engel olmak, mevcut sorunları gidermek ve uluslararası bir geçerlilik kazandırmak adına bir araya gelmişlerdir. Bu amaç doğrultusunda 1873 yılında kurulmuş olan Uluslararası Hukuk Derneği ve Uluslararası Hukuk Enstitüsü tarafından gerçekleştirilen çalışmaların ardından, 20. yüzyılda gelişen antlaşmalar hukukunun etkisiyle Birleşmiş Milletler öncülüğünde Deniz Hukuku Konferansları ile süreç başlamıştır.[17] I. Deniz Hukuku Konferansı için 24 Şubat-28 Nisan 1958 tarihleri arasında Cenevre’de toplanan devletler, amaçları doğrultusunda ilk somut adımları atmışlar; ardından yapılan Cenevre Deniz Hukuk Konferansı’nda “Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi”, “Kıta Sahanlığı Sözleşmesi”, “Açık Deniz Sözleşmesi” ve “Balıkçılık ve Açık Denizlerin Canlı Kaynaklarının Korunması Hakkında Kanun”u (Cenevre Sözleşmeleri) imzalamışlardır.[18] II. Deniz Hukuku Konferansı’nda bağımsızlığını yeni ilan eden devletlerin yer alıp uluslararası kaynakların kullanımı hususunda adil bir yaklaşım beklemesi, bir sonraki konferansın gerekliliğini ortaya koymuştur.[19] 157 devletten 3000’e yakın delegenin katılımıyla 9 yıl süren III. Deniz Hukuku Konferansı’nın sonucunda, “deniz hukuku anayasası” olarak karşımıza çıkan 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi imzalanmıştır. Ayrıca belirtmek gerekir ki Cenevre Sözleşmelerinin aksine BMDHS müzakerelerinde sayısal çoğunluk, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde bulunmaktadır.[20] Dolayısıyla bu ülkeler tarafından BMDHS, bir zafer olarak görülür. Çünkü dünya varlığının tek sahibinin gelişmiş ülkeler olduğu kalıbından dışarı çıkılmıştır.

 

 

BMDHS’nin deniz haydutluğu tanımı doktrinde yetersiz bulunmuştur. Hükümlerin genişletilmesi amacıyla hazırlanan 1988 Denizde Seyir Güvenliğine Karşı Yasa Dışı Eylemlerin Önlenmesine Dair Sözleşme’nin (SUA Sözleşmesi) hazırlanma sürecini tetikleyen görünürdeki olay, 7 Ekim 1985’te İtalya bayraklı Archille Lauro yolcu gemisinin İskenderiye-Port Said seferi sırasında Mısır karasuları içinde saldırıya uğramasıdır.[21] Saldırganların asıl amacının İsrail’in Ashdod Limanına saldırı düzenlemek olduğu ancak fark edilmeleri sonucunda amaçlarından çıkarak gemiyi kaçırdıkları iddia edilir.[22]

 

 

Saldırganlar Filistin Kurtuluş Örgütü’nün parçalanmış bir kolu olan Filistin Kurtuluş Cephesi’nin üyeleridir. İki günlük bekleyişin ardından saldırganlar, İsrail’in 50 Filistinli tutukluyu serbest bırakmasını talep etmiş ve kurtarma çalışmasının olması halinde gemiyi patlatmakla tehdit etmişlerdir. 69 yaşındaki Amerikalı turist Leon Klinghoffer saldırganlar tarafından önce vurulup daha sonra denize atılmıştır. Leon Klinghoffer’ın öldürülmesi, denizde gerçekleşen ilk terörist saldırı olarak değerlendirilmektedir.[23] Hava yoluyla güvenli çıkış sağlanması karşılığında Mısır’a teslim olmayı kabul eden Filistinli saldırganların bulunduğu uçak, Tunus’a giderken Amerikan askerleri tarafından Akdeniz’de yolu kesilince Sicilya’ya inmek zorunda kalmıştır. Saldırganların İtalya’da tutuklanmalarının ardından Amerika Birleşik Devletleri, İtalya ve Mısır arasında diplomatik anlaşmazlık doğmuştur. Bunun üzerine operasyon sorumlusu olarak Ebu Abbas‘ın hüküm giymesine rağmen infazı gerçekleştirilmemiştir ve İtalya’nın Ebu Abbas’ın Yugoslavya’ya kaçmasına izin vermesiyle Amerika-İtalya arasındaki ilişkiler gerilmiştir.

 

 

Saldırının hemen ardından toplanan Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) Meclisi, iade sorununu ele alınırken Amerika Birleşik Devletleri’nin bu tür yasa dışı eylemlerine karşı önlemler alınmasına ilişkin görüşü IMO tarafından destek gördü. IMO’nun 20 Kasım 1985 tarihli ve A.584(14) sayılı kararı ile Archille Lauro’ya yapılan saldırı kınanmış; korsanlık ve deniz haydutluk amacıyla yapılan eylemlerin arttığına, bunun büyük bir tehlike yarattığına ve alınabilecek önlemlere değinilmiştir. (Aynı zamanda bu bildirinin SUA Sözleşmesi’nde de yer edindiğini göreceğiz.) [24] Saldırıdan bir yıl sonra Deniz Emniyeti Komitesi (MSC), Gemilerde Yolculara ve Mürettebata Karşı Yasa Dışı Eylemleri Önleme Tedbirleri başlıklı bir genelge yayımladı.[25] Bütün bunlarla birlikte BM Güvenlik Konseyi, 18 Aralık 1985’te Archille Lauro Olayı hakkında yolcular ve mürettebatın serbest kalışından duydukları memnuniyeti ve Leon Klinghoffer’ın ölümü sebebiyle saldırıyı kınadıklarını dile getirmiştir.

 

 

Peki Archille Lauro Olayı haydutluk olarak değerlendirilebilir mi? Yukarıda BMDHS’nin deniz haydutluğu tanımından doğan sorunları belirtmiştik. Archille Lauro’ya yapılan saldırı Mısır karasuları içinde ve tek gemiyle gerçekleşmişti. Madde 101’in tanımıyla birlikte bir hukuk boşluğunun doğmasından ötürü araştırma yapan Avusturyalı, Mısırlı ve İtalyan hukukçular birçok uluslararası antlaşmada detaylı hükümlere yer verildiğine ancak deniz hukukuna ilişkin hükümlerde yetersiz kalındığına değinmişlerdir. Bu kapsamda ilgili hükûmetler, denizde seyir güvenliğine karşı hukuka aykırı eylemlerin sona ermesi ve insanların can ve mal güvenliğini korumak adına sözleşme hazırlanmasını önerdi. Akabinde Lahey (Hava Vasıtalarının Haksız Ele Geçirilmesinin Önlenmesine Dair Sözleşme) ve Montreal (Sivil Havacılığın Güvenliğine Karşı Haksız Eylemlerin Önlenmesi Hakkında Sözleşme) Sözleşmelerinin bir ürünü olan Varşova Sistemi’nin güvenilirliği esas alınarak bir taslak oluşturuldu.[26] Taraf devletler her hâlükârda (iyiniyetliliğe bakılmadan) bazı fiillerin suç sayılması ve bu suçların faillerinin iadesi veya kovuşturulmasının gerekliliği yönünde karara vardı. Bu görüşler, SUA Sözleşmesi’nin taslak metnini oluşturan bir kesit oldu. IMO Konseyi’nin acil toplanma kararının ardından yukarıda saydığımız Avusturya, Mısır ve İtalya’nın hazırladığı çalışmaların üzerine ad hoc (geçici) komite kuruldu. Deniz Seyir Güvenliğine Karşı Yasa Dışı Eylemlerin Önlenmesine İlişkin Geçici Komite, Mart 1987’de Londra‘da ve Mayıs 1987’de Roma’da olmak üzere iki defa toplandı. Konsey, Haziran 1987’de toplanma kararı aldı ve IMO, 15. Olağan oturumda konferans yapılmasını onaylayarak 1988 takvimine ekledi. İtalya’nın ev sahipliğinde 1-10 Mart 1988’de BM Tarım ve Gıda Örgütü Genel Merkezi’nde bir araya gelen Küba, Gine, Vatikan, Panama, Katar, Tunus, FKÖ’den gözlemciler eşliğinde 76 ülke bir araya geldi. Görüşmelerin sonunda Denizde Seyir Güvenliğine Karşı Gerçekleştirilen Yasa Dışı Eylemlerin Önlenmesine Dair Sözleşme (1988 SUA Convention) ve Protokol (1988 SUA Protocol) 10 Mart 1988’de yapılan konferansta oy birliği ile kabul edildi.[27]

 

 

11 Eylül saldırılarının karşısında deniz güvenliğine ilişkin yeterli bulunmayan hükümlerin karşısında devletler, 1988 SUA Sözleşmesi ve Protokolü’nü genişletme yoluna gitmişlerdir. IMO tarafından yürütülen bu süreçte terörizmin önlenmesi amaçlanmıştır ki giriş metninde terörizm ve terör saldırılarına değinilmiştir. Buna karşın 1988 SUA Sözleşmesi tarafı olan devletlerin 2005 Protokolü yanlısı olmadığı, bunun yerine yeni bir sözleşme yapılması gerektiğini düşünmüşlerdir. Dolayısıyla güncelleşmeye ilişkin tedirginliğin bir göstergesi olarak protokol 2005’te kabul edilmesine rağmen 2010’da yürürlüğe girmiştir. Ayrıca belirtmek gerekir ki 2005 SUA Protokolü’ne taraf olan devletler açısından işbu protokolün 15. maddesi gereği 1988 ve 2005 metinleri tek bir belge gibi okunacak ve yorumlanacaktır.

 

 

Türkiye, SUA Sözleşmesi’ni 1988 yılında imzalamış ve 27 Eylül 1990 tarihli ve 3662 sayılı Kanun ile 26 Ocak 1998 tarihli ve 23242 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 98/10501 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile iç hukukta yürürlüğe sokmuştur.[28] 2005 Protokolü’nün hazırlanması açısından aktif bir tutum izleyen Türkiye, ABD ile birlikte 84. Dönem Hukuk Komitesi Toplantısı’nda yazılı öneri sunan ilk devletler olmuştur.[29]

 

 

Güvenlik faaliyetlerine katkısı olacağı düşünülerek tüm bu önlemlere ek olarak IMO, Kasım 2001’deki 22. Genel Kurul’da yeni tedbirlerin alınmasını teklif etmiştir. Teklifin oybirliğiyle kabul edilmesinin ardından Deniz Emniyeti Komitesi (MSC) yetkili kılınmıştır. Titiz bir çalışmanın sonucunda MSC’nin 76. Dönem Toplantısı’nda taslak metnin kabul edilmesinin ardından 9-13 Aralık 2002 tarihlerinde gerçekleşmiş olan Deniz Güvenliği Konulu Diplomatik Konferans’ta 1974 Denizde Can ve Emniyeti Uluslararası Sözleşmesi’ne (SOLAS) eklenen yeni hükümlerle birlikte Uluslararası Gemi ve Liman Tesis Kodu – ISPS Kodu kabul edilmiştir.[30] Metnin amacı A Bölümü 1.2 no.’lu maddede şu şekilde açıklanmıştır:

 

 

“.1       Uluslararası ticarette kullanılan gemi veya liman tesislerini etkileyen güvenlik olaylarına karşı güvenlik tehditlerini tespit etmek ve önleyici tedbirler almak için, Anlaşmalı Hükümetler, Devlet daireleri, yerel yönetimler ve denizcilik ve liman endüstrileri arasında işbirliğini içeren uluslararası bir çerçeve oluşturmak;

 

.2         Yüklenici Hükümetlerin, Devlet kurumlarının, yerel yönetimlerin ve denizcilik ve liman endüstrilerinin ilgili rol ve sorumluluklarını, denizcilik güvenliğini sağlamak için ulusal ve uluslararası düzeyde oluşturmak;

 

.3         güvenlikle ilgili bilgilerin erken ve verimli bir şekilde toplanmasını ve alışverişini sağlamak;

 

.4         değişen güvenlik düzeylerine tepki vermek için plan ve prosedürlerin yerinde olması için güvenlik değerlendirmeleri için bir metodoloji sağlamak; ve

 

.5         yeterli ve orantılı deniz güvenlik önlemlerinin alındığına dair güven sağlamak.”

 

 

 

 

YAPTIRIMLAR

 

 

Haydutluk faaliyetleri açısından en tehlikeli olan bölge; adını Yemen’in Aden şehrinden alan Aden Körfezi, Somali açıkları ve Arap Denizi’ni kapsar. Bu bölgede özellikle Somali’nin uygulamada mevcut bir devlet olarak temel işlevlerini yerine getiremediğini görmekteyiz. Bu duruma uygulamada “başarısız devlet (failed state – Etat failli)” adı verilir. Somali Federal Geçici Hükûmeti, tek başına deniz güvenliğini sağlamaya yönelik kaynaklarının yetersiz olmasından dolayı işbirliği yoluna gitmiştir.[31] Somali açısından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2 Haziran 2008 tarihli ve 1816 sayılı, 7 Ekim 2008 tarihli ve 1838 sayılı, 2 Aralık 2008 tarihli ve 1846 sayılı, 16 Aralık 2008 tarihli ve 1851 sayılı, 30 Kasım 2009 tarihli ve 1897 sayılı, 11 Nisan 2011 tarihli ve 1976 sayılı kararları önem arz etmektedir. Somali’de yaşanan olayları daha sonra ayrıntılı ele almak üzere BMGK Kararlarını inceleyelim.

 

 

1816 sayılı BMGK Kararı

 

Bu karar ile haydutluk ve silahlı soygun eylemleri esefle kınanmıştır ve Somali Geçici Hükümeti’nin izni ile 6 aylık süre ile Somali açıklarında harekât icra eden devletlerin deniz ve hava kuvvetleriyle birlikte tetikte olmaları gerektiği bildirilmiştir. Ayrıca şuna değinmek gerekir ki Dünya Gıda Programı (World Food Program – WFP) kapsamında gönderilen yardımların bulunduğu ticari gemilere yapılan saldırılar da bu kararın alınmasında büyük rol oynamıştır.[32] Kararın 7. maddesi üye devletlere deniz haydutluğu ve denizde silahlı soygun eylemlerine karşı güvenliği sağlamak üzere Somali karasularına girme ve gerekli vasıtaları kullanma yetkisi vermiştir.[33] Elbette ki devletlere bu yetki Somali Geçici Hükümeti’nin açık rızasıyla verilecektir. Açık denizlerde bulunma hakları ise olduğu gibi devam etmektedir.

 

 

1838 sayılı BMGK Kararı

 

1816 sayılı Karar ile benzer hükümler içermektedir. Deniz haydutluğu ve silahlı soygun fiilleri esefle kınanmıştır. Devletlere askeri hava ve deniz kuvvetlerini hukuka uygun kullanmaları konusunda çağrı yapılmaktadır.

 

 

1846 sayılı BMGK Kararı

 

Somali’ye gönderilen Gözlem Grubu’nun 20 Kasım 2008 tarihli raporuyla fidye ödemelerinin arttığını ve bunun haydutluk faaliyetlerini tetikleyeceği düşüncesiyle duyulan endişeden bahsedilir. Tedbirler hakkında düzenlemeler yapılmıştır. 1816 sayılı kararda devletler ve bölgesel örgütlerin kullanımına sunulmak üzere öngörülen 6 aylık süre, bu kararda 12 aya çıkartılmıştır. Yeni düzenlemeler gereğince haydutluk ve silahlı soygun eylemlerinde kullanılan ya da kullanıldığına dair şüphe bulunan gemilere, teknelere, silahlara ve diğer ekipmanlara el koyulabilecektir. Kararda ek olarak SUA Sözleşmesi’nin taraf devletlerin kişilerle ilgili yargılama yetkisinin tesis edilmesine ilişkin hükümleri hatırlatılmış ve soruşturma için hukuki ortamın sağlanması adına devletlere BM Genel Sekreterliği ve IMO ile işbirliği yapılması hakkında çağrıda bulunulmuştur.[34]

 

 

1851 sayılı BMGK Kararı

 

Bu kararda önceki kararlara ek olarak karadan harekât yapabilme yetkisi verilmiştir. Kararda; soruşturma işlemlerinin kolaylaştırılması için failleri gözaltına alma konusunda hevesli bölge devletlerinin “shipriders” denilen kolluk görevlilerinin yabancı savaş gemilere alınmasına yönelik bir özel antlaşma yapılması gerektiği tavsiye edilmiştir.[35] Ayrıca haydutluk ve silahlı soygun eylemlerine yönelik savunmada koordine olmayı hızlandırmak, soruşturma ve kovuşturmanın özenle yapılması açısından bölgedeki devletlerin taraf oldukları sözleşmelerin uygulama alanı bulması amacıyla bir merkez kurulması gerektiği belirtilmiştir.[36]

 

 

1897 sayılı BMGK Kararı

 

Bu 1897 Kararı’na kadar olan kararlarda müdahale üzerindeki işbirliği hakkında düzenlemeler yapılmıştır. Bu kararda ise başka bir yerde yakalanan faillerin üçüncü bir devlette kovuşturması yapılması durumunda insan haklarına uygun davranılması gerektiğine dikkat çekilir. BMGK, Somali Açıklarında Deniz Haydutluğu ile İlgili İletişim Grubu’nun faaliyetlerinden duydukları memnuniyet dile getirmiştir. CGP, UNODC (BM Uyuşturucu ve Suç Ofisi) ve diğer örgütlere CGPCS ile işbirliği yapılması gerektiğinin altı çizilmiştir.

 

 

 

ÇOK ULUSLU OPERASYONLAR

 

 

Combined Task Force-150 (Birleşik Deniz Güçleri – CTF-150)

 

 

ABD, BK, Kanada, Rusya, Fransa, Almanya, Avustralya, İtalya, Hollanda, Yeni Zelanda, İzlanda, İspanya, Portekiz, Danimarka, Hindistan, Pakistan, Türkiye ve diğer ülkelerin gemilerinden oluşur. 11 Eylül olaylarından önce ABD Deniz Kuvvetleri Merkez Komutanlığına bağlı bir oluşum iken saldırı sonrası Afrika Boynuzu’nda deniz güvenliğini sağlamak ve terörizmi engellemek amacıyla yer aldı. Zaman ilerledikçe görev alanı Afrika Boynuzu ile sabit kalmadı; Kızıldeniz, Hint Okyanusu, Arap Denizi ve Umman Körfezi’ni içine alan 2,5 milyon millik bir alanda faaliyet gösterir oldu.[37]

 

 

CTF-151 ise CTF-150’nin devamı niteliğindedir; CTF-150, CTF-151 kurulmadan önce deniz haydutluğu uygulama alanının bir parçasıydı. CTF-151 sadece deniz haydutluğuna yönelik görev aldı. BM kararlarının verdiği yetki ile Somali açıklarında olan saldırılara karşı bir güç olarak sahneye çıktı. Atalanta Operasyonu (EUNAVFOR) ve Okyanus Kalkanı Operasyonu (Operation Ocean Shield) ile birlikte çalışmaktadır. Temmuz-Aralık 2020 tarihleri arasında CTF-151 komutasını altıncı kez Türk donanması, Tuğamiral Nejat İnanır komutanlığında üstlenmiştir. Aralık ayında görevini Pakistan’a devretmiştir.

 

 

 

NATO ve AB Operasyonları

 

 

Atalanta Operasyonu, NATO tarafından yürütülen Allied Provider’ın devamı niteliğindedir. Allied Provider deniz haydutluğuna karşı faaliyetlerde bulunmuştur. BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon tarafından talep edilen geçici bir operasyondur.

 

24 Ekim 2008’de NATO, Somali açıklarında korsanlıkla mücadele görevleri yürütmek üzere NATO Deniz Grubu 2’den (SNMG2) beş savaş gemisi konuşlandırdı. Bu gemiler İtalya, Türkiye, Birleşik Krallık, Almanya ve Yunanistan’dan gönderilmiştir.[38]

 

 

Avrupa Birliği’nin Somali’deki deniz haydutluğuna karşı olan projesidir. Oluşum kaynağını BM’nin Somali hakkındaki kararlarından alır. Yeniden aktif edilen AB Deniz Görev Kuvveti (CTF-465) 2008 Aralık’ta Aden Körfezi civarında faaliyet göstermeye başlamıştır. Avrupa Birliği’nin savunma ve güvenlik amacıyla gerçekleştirdiği ilk deniz harekâtıdır. Birinci amaç World Food Program gemilerini güvenli olarak Somali kıyılarına götürmek iken, ikincisi ise deniz araçlarının seyrüsefer halinde güvenli olarak yol alması ve araçlara yönelik saldırıların önlenmesidir. Almanya, Fransa, Hollanda, İspanya, İtalya, İsveç, Norveç, Hırvatistan gibi AB ülkeleri operasyonda yer almıştır. 2012’de genişletilen görev tanımı ile Somali’de karadan harekat yapılabileceği de operasyona eklenmiştir.[39]

 

 

Atalanta Operasyonu devam ederken Mart-Ağustos 2009 tarihleri arasında Koruyucu Müttefik Operasyonu (Operation Allied Protector) NATO tarafından başlamıştır. Allied Provider ile görev tanımı aynıdır. Atalanta Operasyonu’nun tamamlayıcısı olarak görülür.[40]

 

 

 

 

 

Deniz Haydutluğunun Günümüzde Öne Çıkan Örneği: Somali

 

 

Somali 1960’ta bağımsızlığını kazanıp 9 yıl demokratik olarak yönetilmiştir. 1969 yılında Mohammed Siad Barre liderliğinde darbeciler yönetimi ele geçirmiştir. Darbenin ardından devletin yeni adı Somali Demokratik Cumhuriyeti olmuştur. Halk ağır baskılar altında kalmıştır. Siad Barre rejimi 1991’de başlayan iç savaşa kadar 22 yıl hüküm sürmüştür. Ardından gelen yeni yönetim tamamen halkı kısıtladı; gazete ve televizyonlar yasaklandı, gözaltı ve işkenceler arttı. Muhaliflerin tespit edilmesi ve yakalanması adına Ulusal Güvenlik Servisi kuruldu. Ayaklanma girişimlerinin hepsi bu servis ve askeriye tarafından engelleniyordu. İç savaşın başlamasının ardından gelen BM müdahalesi bile yeterli olamadı ve özerk bölgeler oluşmaya başladı. 1990’lardan beri Somali egemenliğini sağlayamamış ve başarısız devlet kavramının en büyük örneği haline gelmiştir.

 

 

Siad Barre’den sonra iki kabile komutanı Mohamed Farah Aideed ve Ali Mahdi Mohamed mücadelesinde verilen zayiat diğerlerinden daha ağır olmuştur. Binlerce sivil yaralanmış, ölmüş ve nüfus mübadelesi ile sonuçlanmıştır. Devamında ise bir savaşa dönüşmüştür.[41]

 

 

Elbette Somali’de egemen bir iktidarın bulunmamasını kullananlar olmuştur. Yasa dışı balıkçılık faaliyetlerinin önü kesilememiştir. Aşırı avlanmanın yanı sıra birçok yabancı devletin zehirli atıklarını Somali açıklarına bırakmasından) dolayı yerli balıkçılar geçimini sağlayamamıştır. Tüm bu süreç deniz haydutluğuna evrilecektir. Çünkü tüm bu olanlar yerli balıkçıları sinirlendirmiştir ve balıkçılar bu gemilere saldırarak haraç kesmeye başlamışlardır. Bu haraç kesme zamanla daha organize edilmiş olup bölgede bir tehlike yaratmıştır.

 

 

Süregelen tüm bu olaylar karşısında kazanan kim? Somali halkının büyük bir çoğunluğu geçimini balıkçılık ile sağlamakta iken, aşırı balıkçılık yapılması ve zehirli atıkların atılması karşısında yapılan haydutluktan alınan kazancın büyük dilimi haydutların sponsorları, şirket sahipleri, politikacılar ve kabilelere verilmekte küçük dilim ise yerel halk ile paylaşılmaktadır.[42] Bu durumda kaybeden yine Somali halkı olmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

SONUÇ

 

 

 

Tarihte korsanlık faaliyetleriyle devletler, korsanları denizler üzerinde bir güç olarak kullanmıştır. Bu şekilde ilerlemenin çeşitli zararlarını gördükten sonra, uluslararası düzenlemeler ile devletlerin keyfi davranışlarının önüne geçilmiştir. Ancak düzenlemelerin ardından bu faaliyetler devletlerden bağımsız olarak sürmüştür. Günümüzde ise şahit olduğumuz deniz haydutluğu faaliyetleri; açık denizlerdeki denetim mekanizmasının eksikliğinden meydana gelmektedir. Bununla beraber başarısız devletlerin karasularında ve limandan birkaç mil uzak mesafelerde de saldırı ve yağma  faaliyetleri gerçekleşebilmektedir. Biz bu faaliyetleri açık denizde gerçekleşme unsuru bulunmadığı için silahlı soygun kavramıyla ifade ediyoruz. Buna karşın yargı yetkisini kullanacak devletin iç politik durumunun yetersiz kalmasıyla failler yargılanamamakta ve bunun önüne geçilememektedir. Tüm bu yaşananlardan palazlanan haydutlar, bu civarda açık denizlerde de bu faaliyetlerini sürdürebilmektedir.

 

 

Denizlerde yaşanan hukuka aykırı eylemlerin önüne geçmek için devletler, uluslararası antlaşmalar ve yaptırımlar öngörmüş, denizcilik konferansları gerçekleştirmiş, BMDHS birçok devlet tarafından imzalanmış, SUA Sözleşmesi zaman içerisinde aşamalar halinde kabul edilmiştir. Yine Uluslararası Denizcilik Örgütü oluşturulmuş ve devletler burada denizcilikle ilgili düzenlemeler yapmıştır.

 

 

Son günlerde meydana gelen Gine Körfezi’nde Türk gemisine yönelik gerçekleştirilen saldırı da bizzat açıkladıklarımıza örnek oluşturmaktadır. Bu faaliyetler Somali ve Gine Körfezi açıklarında olduğu gibi, denetimin zayıf olduğu yerlerde görülmektedir. Denizlerde yapılacak insan faaliyetlerinin güven içerisinde yürütülmesi uluslararası işbirliği ile tüm bu silahlı saldırı ve yağma hareketlerinin önlenmesine bağlıdır, bunlar önlenemediği müddetçe her devlet ve her insan bundan zarar görecektir.

 

Özgür Eray Yıldırım

BAUDEGS Genç Destek Araştırmacısı

 

Melissa Erkuş

BAUDEGS Genç Destek Araştırmacısı

 

 

[1] Tacettin Çalık, “Uluslararası Hukukta Deniz Haydutluğu ve Somali Açıklarındaki Deniz Haydutluğu ile Mücadele”, Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi, 7., s.400.

[2] Çalık, “Somali Açıklarındaki Deniz Haydutluğu ile Mücadele”, s.401.

[3] Sami Doğru, Uluslararası Hukukta Deniz Haydutluğu, Uluslararası Toplumun Mücadelesi ve Türkiye’nin Katkıları”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 66, s.553

[4] Ahmet Durak, ”Akdeniz’de Osmanlı Korsanlığı ve Osmanlının Korsanlıkla Mücadelesi (1530-1571)”/Erzurum Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2016, s.139.

[5] Karl Sörenson, “State Failure on the Highs Seas-Reviewing the Somali Piracy”, Swedish Defence Research Agency, Stockholm, 2008, s. 26,

[6] Madde 101: Deniz Haydutluğu’nun tanımı; Aşağıda sayılan fiillerden herhangi biri deniz haydutluluğunu teşkil eder; Bir özel geminin veya bir özel uçağın mürettebatı veya yolcuları tarafından: Açık denizde, bir gemiye veya uçağa veya bunlardaki kişi veya mallara karşı; Hiç bir devletin yetkisine tabi olmayan bir yerde, bir gemiye veya uçağa, kişilere veya mallara karşı, kişisel amaçlarla işlenen her türlü yasa dışı şiddet veya alıkoyma veya yağma fiili; Gemiye veya uçağa deniz haydudu gemi veya uçak niteliğini veren olaylara ait bilgisi olmak kaydıyla bir geminin veya bir uçagın kullanılmasına isteyerek katılma fiili; a) ve b) fikralarında tanımlanan fiillerin işlenmesini teşvik eden veya bunları kolaylaştırmak üzere işlenen her fiil.

Madde 22;1. Anlaşmanın verdiği yetkilerden doğan müdahale hareketleri saklı kalmak üzere, açık denizde yabancı bir ticaret gemisine rastlayan bir harp gemisi; a- geminin haydutluk yaptığından veya; b- geminin esir ticaretine giriştiğinden; veya c- yabancı bir bayrak taşıdığı, veya bayrağını göstermeyi reddettiği halde, geminin gerçekte harp gemisi ile aynı tabiiyette olduğundan şüpheyi gerektirecek makül bir sebep olmadıkça bu gemiye yanaşmakla haklı olamaz.2. Yukarıdaki a, ve c alt paragraflarında öngörülen durumlarda harp gemisi, geminin kendi bayrağını çekme hakkını tetkik edebilir. Bu amaçla, şüpheli gemiye bir subay komutasında bir tekne gönderebilir. Belgeler kontrol edildikten sonra, şüpheler giderilmezse gemide daha ileri incelemeye geçebilir, bu incelemenin gerekli olan bütün ihtimamla yapılması gerekir.3. Şüphelerin doğru çıkmaması ve yanaşılan geminin bu şüpheleri haklı çıkaracak herhangi bir hareketi yapmamış olması şartıyla gemiye verilmiş olabilecek herhangi bir kayıp veya zarar tazmin edilecektir.

[7] Çalık, “Somali Açıklarındaki Deniz Haydutluğuyla Mücadele, s.409.

[8] Çalık, “Somali Açıklarındaki Deniz Haydutluğuyla Mücadele, s.409.

[9] Gültekin Kamil Birlik,  “İkinci Dünya Savaşı Öncesinde Akdeniz’de Yaşanan Deniz Haydutluğu Olayları ve Türkiye’ye Etkileri”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Dergisi, 73,  s.82.

[10] Deniz Kızılsümer Özer, “Uluslararası Hukuk ve Denizde Yasa Dışı Faaliyetlerin Önlenmesi”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 17(2), 2015, s.33.

[11] Ahmet Hamdi Topal, “Uluslararası Hukukta Deniz Haydutluğu ve Mücadele Yöntemleri”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 59 (1), 2010, s.117.

[12] Topal, ”Mücadele Yöntemleri”, s.118.

[13] Topal, “Mücadele Yöntemleri”, s.113.

[14] Çalık, “Somali Açıklarındaki Deniz Haydutluğuyla Mücadele”, s.407.

[15] Topal, “Mücadele Yöntemleri”, s.114.

[16] Topal, “Mücadele Yöntemleri”, s.113.

[17] Şule Anlar Güneş, “Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ve Deniz Çevresinin Korunması”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 56, 2, s. 1-37.

[18] Türkiye, 1958 Cenevre Sözleşmelerine taraf değildir.

[19] Özellikle Malta Delegesi Arvid Pardo’nun BM Genel Kurulu’ndaki açıklamalar bilhassa önemlidir. Güneş, “Deniz Çevresinin Korunması”, s.6.

[20] Güneş, “Deniz Çevresinin Korunması”, 8.

[21] Kızılsümer Özer, “Denizde Yasa Dışı Faaliyetlerin Önlenmesi”, s. 27-62.

[22] Erkan Şahin, “Deniz Alanlarında Güvenlik Uygulamalarındaki Gelişmeler, Deniz Haydutluğunun İncelenmesi” (Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi, 2011), 20.

[23] James Kraska ve Raul Petrozo, “International Maritime Security Law (Boston: Martinus Nijhoff Publishers, 2013), s. 740.

[24] Security Council Res. 579, 1, U.N. Doc. S/Res/579 (Dec.18, 1985)

[25] Kraska ve Petrozo, “International Maritime Security Law”, s.802.

[26] Kraska ve Petrozo, “International Maritime Security Law”, s.802.

[27] İlk 13 yılda 55 devletin katılmasının ardından 11 Eylül saldırılarının olması ve IMO’nun A.924(22) önergesini yayınlamasıyla devletlerin katılımının hızlandırılması kararlaştırılmıştır. 2013’e kadar 160 devlet 1988 SUA Sözleşmesi’ne taraf olmuştur.

[28] İç hukukta düzenlenmesine ilişkin en kapsamlı düzenleme 5237 sayılı TCK ile m. 8’de yapılmıştır. Bu hükümle Türkiye’nin kıta sahanlığında veya münhasır ekonomik bölgesi içerisinde yer alan sabit platformlarda ya da bunlara karşı yapılacak suçlar Türkiye’de işlenmiş sayılır. Sabit platformların işgaline yönelik özel hükümler için bkz. 5237 sayılı TCK m. 224.

[29] Cihan Seymen, “1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne Göre Deniz Alanlarının Sınıflandırılması: Açık Deniz Rejimi” (Yüksek Lisans Tezi, Karadeniz Teknik Üniversitesi, 2010), s.76.

[30] Sıdıka Deniz Akbaş, “Uluslararası Gemi ve Liman Tesisi Güvenlik Kodu (ISPS) ve Türk Hukukundaki Uygulaması” (Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, 2019), s. 48.

[31] Bekir Evin, “Uluslararası Hukukta Deniz Haydutluğu Kavramı ve Şiddet Faktörü”, Güvenlik Bilimleri Dergisi, 1(1), Kasım 2012, s. 133.

[32] Figen Tabanlı, “ Uluslararası Deniz Haydutluğuna Karşı Alınabilecek Önlemler ve Yaptırım Uygulaması” (Yüksek Lisans Tezi, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, 2015), s.81-82.

[33] Tabanlı, “Yaptırım Uygulaması”, s. 83. Özellikle belirtmek gerekir ki ilgili kararın 8. maddesinde üçüncü taraf devletlerin zararsız geçişi korunmuştur.

[34] Evin, “Uluslararası Hukukta Deniz Haydutluğu Kavramı”, s. 136.

[35] Evin, “Uluslararası Hukukta Deniz Haydutluğu Kavramı”, s. 136-137.

[36] Somali Açıklarındaki Deniz Haydutluğu İletişim Grubu (CGPGS) bu tavsiye üzerine 2009’da kurulmuştur. Yaklaşık 80 ülke ve AB, NATO, IMO, BM gibi uluslararası organizasyonlar CGPGS üyesidir.

[37] Tabanlı, “Yaptırım Uygulaması”, s. 83.

[38] https://journals.openedition.org/echogeo/11370#ftn21, Erişim Tarihi: 15.01.2021.

[39] Çalık, “Somali Açıklarındaki Deniz Haydutluğu ile Mücadele”, s. 426. Karadan yapılan mücadele sınırlandırma altındadır. Kıyıdan iki kilometre ilerisi operasyon kapsamına dahil edilemez.

[40] Tabanlı, “Yaptırım Uygulaması”, s. 89.

[41] Çalık, “Somali Açıklarındaki Deniz Haydutluğu ile Mücadele”, s. 411-412.

[42] Çalık, “Somali Açıklarındaki Deniz Haydutluğu ile Mücadele”, s. 415.

DİĞER YAZILAR

UZMANLAR HABER7’YE DEĞERLENDİRDİ: TSK FİLİSTİN’E GİDEBİLİR Mİ?
UZMANLAR HABER7’YE DEĞERLENDİRDİ: TSK FİLİSTİN’E GİDEBİLİR Mİ?
12 Mayıs 2021

İŞGALCİ İSRAİL YÖNETİMİ GÜNLERDİR GAZZE’Yİ BOMBALIYOR. YAŞANAN ZULME KARŞI MÜSLÜMAN ÜLKELERİN ADIM ATMASI BEKLENİYOR. UZMANLAR TSK SEÇENEĞİNİ HABER7’YE ANLATTI....

İsrail’in İç Siyaseti Açısından Mescid-i Aksa’dan Başlayarak Tüm İsrail ve Filistin’e Yayılan Kaos’un Bir Değerlendirmesi: Neden şimdi?
İsrail’in İç Siyaseti Açısından Mescid-i Aksa’dan Başlayarak Tüm İsrail ve Filistin’e Yayılan Kaos’un Bir Değerlendirmesi: Neden şimdi?
12 Mayıs 2021

  Birçok insan İsrail ve Filistin’de günden güne artan kaosu izlemekte ve kendine aynı soruyu sormakta: Bu olay neden...

KKTC’DE YAYIMLANAN TÜRKİYE DÜŞMANI AVRUPA GAZETESİNDEN, YİNE TEPKİ ÇEKEN HABER
KKTC’DE YAYIMLANAN TÜRKİYE DÜŞMANI AVRUPA GAZETESİNDEN, YİNE TEPKİ ÇEKEN HABER
12 Mayıs 2021

KKTC’de yayımlanan ve Türkiye karşıtlığı yapan Avrupa Gazetesi şimdi de “İşgal Müzesi” manşetiyle gündemde. Kuzey Kıbrıs’ta Rum taraftarı olarak...