Deniz Yetki Alanlarının Yarattığı Sorunların TR-AB Enerji İlişkilerinde Çatışma Alanı Haline Gelmesi

 

Güney Kıbrıs’ın 2004 yılında Birlik’e üye olmasının yarattığı gerilimli duruma ek olarak; Avrupa Birliği-Türkiye enerji ilişkilerini işbirliğinden problemli bir alana çeviren gelişmeler arasında Doğu Akdeniz’de keşfedilen hidrokarbon kaynaklarının neden olduğu deniz yetki alanları uyuşmazlığı da yer almaktadır. 2000’li yılların başından itibaren Doğu Akdeniz bölgesinde doğalgaz ve petrol gibi hidrokarbon kaynakları rezervlerinin bulunduğuna dair bölge ülkelerinin bazılarının yaptığı sondaj faaliyetleri bölgenin enerji jeopolitiği açısından değerlendirilmesine yol açmıştır. Güney Kıbrıs’ın AB’ye üye olmadan önce de Doğu Akdeniz hidrokarbon kaynaklarının keşfi konusunda attığı adımlar mevcuttur. Bu adımlardan biri; 2001 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Norveç bandıralı“Northern Access”gemisine sözde kendi kıta sahanlığı içerisinde hidrokarbon kaynakları araştırması yapması için yetki vermesidir. Belirtilen yetki çerçevesinde 14-19 Mart 2002 tarihlerinde yapılan araştırma faaliyetine Türk Deniz Kuvvetleri tarafından“Türkiye’nin kıta sahanlığının ihlali”gerekçesiyle izin verilmemiş, bu gelişme üzerine araştırma gemisi arama faaliyetlerine son vererek bölgeden ayrılmak zorunda kalmıştır. Türkiye ile Güney Kıbrıs arasında deniz yetki alanları uyuşmazlığı konusundaki ilk temaslardan biri olan 2001-2002 dönemi sonrasında; Güney Kıbrıs Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynakları konusunda adımlar atmaya devam etmiştir. Güney Kıbrıs’ın deniz yetki alanları konusunda çalışmalar içerisine girmesinde kendisinin AB’ye üyelik sürecinin de etkisi bulunmaktadır. Temmuz 1990 tarihinde adanın tamamını temsilen AB’ye üyelik başvurusunda bulunan Güney Kıbrıs, 2000’li yılların başına gelindiğinde Birlik ile katılım müzakereleri içerisinde yer alan bir ülke durumunda olmuştur. Güney Kıbrıs kendisinin yakın zamanda Avrupa Birliği’ne üye olacağını düşünerek Doğu Akdeniz’deki faaliyetleri konusunda Türkiye’ye karşı bu avantajını kullanmak istemiştir. Bu anlamda 2 Nisan 2004 tarihinde Güney Kıbrıs’ın 24 millik bitişik bölge ve 200 millik MEB ilan etmesi ve bu ilanı Birleşmiş Milletler’e (BM) bildirmesi de AB üyelik sürecinin başarılı bir şekilde ilerlemesinin yansıması olarak görülmektedir.

 

 

Güney Kıbrıs’ın MEB ilanı, aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları uyuşmazlığı konusunda yeni bir başlangıcı işaret etmektedir. Uluslararası hukuk literatürüne 1982 yılında Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS/UNCLOS) ile dahil olan MEB kavramını bir kıyı devletinin tek başına ilan etmesi konusunda kısıtlama söz konusu değildir. Ancak belirtilen sözleşmenin 74.maddesinde; bir kıyı devletinin, sahilleri bitişik veya karşılıklı olan devletlerle MEB sınırlandırma anlaşması imzalamasının hakkaniyete uygun bir şekilde yapılması gerektiği vurgulanmaktadır. Doğu Akdeniz açısından sözleşmenin hükümlerine bakıldığında; bölgedeki sahilleri bitişik veya karşılıklı olan devletlerin aralarındaki mesafe 400 deniz milinin altında olması nedeniyle, MEB ilanı konusunda yukarıda ifade edilen 74.maddenin taraflar arasında uygulanması gerekli olmaktadır. Güney Kıbrıs başta olmak üzere Doğu Akdeniz bölgesindeki ülkelerin, diğer devletlerle hakkaniyete uygun bir anlaşma yapmadan, deniz yetki alanları konusunda tek başına hüküm vermesi uluslararası hukuk açısından da doğru değildir. Uluslararası hukukun 1982 yılında çizdiği kurallara rağmen; Güney Kıbrıs 2003 yılında Mısır, 2007 yılında Lübnan ve 2010 yılında da İsrail ile MEB Sınırlandırma Anlaşması imzalayarak bir anlamda uluslararası hukuku ihlal etmiştir.

 

 

Türkiye; Güney Kıbrıs’ın imzaladığı MEB Sınırlandırma Anlaşmaları konusunda tarihsel süreç içerisinde kendi pozisyonunu uluslararası alanda göstermek için BM nezdinde girişimlerde bulunmuştur. Özellikle AB ile üyelik müzakerelerinin başlaması için Birlik’ten tarih vermesini bekleyen Türkiye açısından 2003 tarihli Güney Kıbrıs-Mısır MEB Sınırlandırma Anlaşması önemlidir. Türkiye; bu anlaşmanın çizdiği koordinatların, kendi kıta sahanlığının içerisinde yer aldığını belirterek; 2 Nisan 2004 tarihinde BM’ye kıta sahanlığının koordinatlarını belirten bir nota göndermiştir. Türkiye belirtilen notada MEB anlaşmasına iki konu çerçevesinde itiraz etmiştir: Birincisi; Türkiye yapılan anlaşmanın kendi egemenlik haklarına aykırı olduğunu vurgulamış, bölgede yapılacak sınırlandırmaların devletler arasında hakça yapılması gerektiğini belirtmiştir. İkinci olarak ise Türkiye, Güney Kıbrıs’ın adanın bütününü temsil edecek hukuki veya fiili otorite olmadığını belirtmiştir. Türkiye’nin Mart 2004 tarihli girişimi; o dönemde Güney Kıbrıs’ın AB üyeliği öncesi olması nedeniyle Birlik nezdinde etki göstermiş olmasına rağmen; Avrupa Birliği hem Türkiye’nin hem de Güney Kıbrıs’ın üyelik sürecini ilgilendiren, BM’nin arabuluculuğunda Kıbrıs müzakereleri olarak bilinen ve temel parametreleri “adanın iki toplumlu iki devletli federal olarak birleşmesi” üzerine kurulu olan çözümü desteklemiştir. BM çözümü olan Nisan 2004 tarihli Annan Planı’nın Kıbrıslı Rumlar tarafından reddedilmesi ve Mayıs 2004 tarihinde Güney Kıbrıs’ın adanın tümünü temsilen AB üyesi olması gibi gelişmeler sonrasında; tarafların deniz yetki alanları uyuşmazlığında yeni bir dönem başlamıştır. Güney Kıbrıs’ın üyeliğinin, AB-TR enerji ilişkilerine getirdiği zorlukların dışında; MEB sorunu da tarafların ilişkilerinde yer almaya başlamıştır. Türkiye; 2007 ve 2010 tarihli MEB Sınırlandırma Anlaşmaları’na karşı Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla karşılık verme yolunu tercih etmiştir. Dışişleri Bakanlığı açıklamalarının temelinde “yapılan anlaşmaların; Kıbrıs müzakerelerinin başarısını etkilediği, Kıbrıs Türklerinin haklarını hiçe saydığı ile Güney Kıbrıs’ın adanın tümünü temsil eden hukuki otorite olmadığı” prensipleri bulunmaktadır.

 

 

2007 yılında; Güney Kıbrıs sözde kendi MEB sınırları olarak ilan ettiği alanı hidrokarbon kaynakları aramak için 13 parsele ayıran kararı parlamentosundan çıkarmıştır ve böylece uluslararası enerji şirketlerinin bölgede sondaj faaliyetleri yapması için lisans ihalesine çıkmıştır. Türkiye ise bu dönemde Dışişleri Bakanlığı’nın öncülüğünde BM nezdinde yaptığı girişimler ve açıklamalar dışında AB üyelik sürecinin olumsuz anlamda etkilenmemesi için yoğun bir çaba içerisine girmemiştir. Türkiye; 2006 ve 2009 yıllarında müzakere fasıllarının Ek Protokol nedeniyle askıya alınması sonrasında; AB ile ilişkiler konusunda Güney Kıbrıs’ın üyeliği öncesi yaşadığı endişeleri tekrardan yaşamaya başlamıştır. 2011 yılında Güney Kıbrıs’ın 12.parselde bulunan Afrodit sahasında doğalgaz rezervi bulması sonrasında; Türkiye’nin de yeni adımlar atmaya başlaması söz konusu olmuştur. Türkiye’nin 21 Eylül 2011 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türkiye Cumhuriyeti(KKTC) ile kıta sahanlığı sınırlandırma anlaşması imzalaması ve Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) iki ülkenin egemenlik sahalarında sondaj faaliyeti yapma izninin verilmesi; bu anlamda önemlidir. Türkiye’nin AB ile katılım müzakerelerinin hızının düştüğü bu dönemde; tarafların ortak hareket etmekten daha çok kendi çıkarlarına öncelik verdiği görülmektedir. Türkiye’nin 2011 sonrası dönemde Piri Reis ve Barbaros Hayrettin Paşa sismik araştırma gemileri ile Doğu Akdeniz’de arama çalışmaları yapması; AB-TR ilişkilerinin enerji üzerinden çatışmalı bir hale bürünmesine yol açmıştır.

 

 

AB’nin kendi üyesi olan Güney Kıbrıs’ın çıkarlarını savunması karşısında; Türkiye de kendi üyelik hedefini sorgulamaya başlamıştır. Türkiye-AB üyelik sürecinin “Pozitif Gündem”ile beraber canlandırılması, Geri Kabul Anlaşması ve Mülteci Uzlaşısı gibi yeni oluşan durumlar tarafların işbirliği yönünde attığı adımlar olarak görülse de, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler ilişkilerin gerilimli yönlerini tekrardan ortaya çıkarmıştır. Özellikle Türkiye’nin 2017 yılında Deepsea II ve 2018 yılında Deepsea I adlı iki sondaj gemisini satın alarak, bu gemilere sırasıyla Fatih ve Yavuz isimleri vererek Doğu Akdeniz’deki sondaj faaliyetlerine başlaması da; hem Güney Kıbrıs hem de AB tarafında tepkilere neden olmuştur. Türkiye uluslararası alandaki tepkilere rağmen; Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerine Oruç Reis ve Barbaros Hayrettin Paşa araştırma gemilerinin katılımı ile devam etmektedir. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerinin artması karşısında Güney Kıbrıs’ın etkisi ile Avrupa Birliği de caydırıcı tedbirler alma yoluna gitmiştir. 15 Temmuz 2019 tarihinde AB Dış İlişkiler Konseyi; Doğu Akdeniz’deki sondaj faaliyetlerinin “uluslararası hukuka aykırı” ve “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarının ihlali”olduğu gerekçesiyle Türkiye’ye yaptırım uygulanması kararı almıştır. Ayrıca yine Avrupa Birliği Dış İlişkiler Konseyi; 14 Ekim ve 11 Kasım 2019 tarihlerindeki toplantılarında; Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerinden sorumlu gerçek ve tüzel kişilere kısıtlayıcı tedbirler uygulanması için kararlar almıştır. 27 Kasım 2019 tarihinde Türkiye ile Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti arasında imzalanan“Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” ile Doğu Akdeniz bölgesindeki iki devlet; kendi deniz yetki alanlarını belirleme konusunda anlaşmışlardır. Ancak Güney Kıbrıs başta olmak üzere diğer bölge ülkelerinin yaptığı deniz yetki alanları anlaşmaları ile mutabakat muhtırasının kesiştiği koordinatların var olması; taraflar arasındaki uyuşmazlığın devam ettiğini göstermektedir. Ayrıca Avrupa Birliği de 12 Aralık 2019 tarihinde yayınlanan AB Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nde; Türkiye-Libya Anlaşması’nın “uluslararası hukuka ve bölge devletlerinin haklarına aykırı olduğunu, Birliğin Yunanistan ve Güney Kıbrıs İle dayanışmaya devam edeceğini”vurgulamıştır.

 

 

Belirtilen gelişmelerin ışığında; AB-TR ilişkilerinin donma noktasına geldiği ve müzakere sürecinin ilerlemediği bir dönemde, MEB ve kıta sahanlığı başta olmak üzere Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları uyuşmazlığı, taraflar arasında başka bir çatışma alanı olarak durmaktadır. Deniz yetki alanları kaynaklı sorunların çözümü noktasında tarafların uluslararası hukukun benimsediği hakkaniyete dayalı anlaşma sağlamaları gerekmektedir. Ancak Güney Kıbrıs’ın AB üyeliği ve Doğu Akdeniz hidrokarbon kaynaklarının keşfi sonrasında uyguladığı politikalar; uluslararası hukuka uygun bir çözümün zorluklarla karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda TR-AB ilişkilerinin geleceği ve nihai hedef olan tam üyelikle sonuçlanması açısından Güney Kıbrıs’ın blokajı, taraflar arasında sorun teşkil etmeye devam ederken; enerjinin çatışma yerine işbirliği yapılabilecek fasıl başlıklarından birisi olması, tarafların deniz yetki alanları ile ilgili sorunlarını çözme kapasitelerine bağlı durumdadır.

 

 

Emre Erdemir

 

BAU DEGS Araştırmacısı