FRANSA’DA TÜRKİYE VE İSLAM ALEYHİNE YAPILAN ALGI YÖNETİMLERİ

 

Son birkaç yıldır, Fransa’da yayınlanan haberler, röportajlar, çalışmalar ve devlet adamlarının yaptığı açıklamalarda Türklere ve İslam’a karşı son derece endişe verici bir algı yönetimi oluşturulduğu gözlenmektedir.

 

 

Güncelden başlayacak olursak, bu algı yönetimi Azerbaycan-Ermenistan çatışmasında daha da belirginleşmiştir. Zira, çatışmayı başlatanın Ermenistan olmasına rağmen, Fransa’da bundan özellikle bahsedilmemiştir ve iki taraf arasında bu tür çatışmaların sıkça yaşandığı belirtilmiştir. Lakin, Azerbaycan’ın kendini savunmak amacıyla Ermenistan’a karşılık vermesi ve topraklarını Ermeni işgalinden kurtarmak istemesi, Fransız kamuoyunda “Türkler Ermenileri katlediyor”, “sözde tekrar bir 1915 Ermeni soykırımı yaşanacak” yahut “Ermeniler bir varoluş savaşı veriyorlar” şeklinde gerçeklikten yoksun bilgiler lanse edilmektedir.

 

Örneğin, Fransız Senatör Valérie Boyer, 29 Eylül 2020 tarihinde yani çatışmanın ikinci gününde “Yeni bir soykırıma tanık oluyoruz. 1915 soykırımı ile ilgili tarihsel ve evrensel bir sorumluluğumuz var.” şeklinde tweet atmıştır.

 

 

Ermenistan’ın Fransa Büyükelçisi Hasmik Tolmajian, France 24 Kanalına yaptığı röportajda: “Dağlık Karabağ halkı 18 gün boyunca fiziksel bir imha tehdidiyle, Azerbaycan’ın yürüttüğü bir saldırı savaşı ile karşı karşıya kalmaktadır.” şeklinde konuşmuştur. Bu açıklama, sanki Azerbaycan’ın meşru müdafaa hakkını kullanması ve BM tarafından işgal edildiği onaylanan topraklarını geri almak amacıyla mücadele etmesini değil de Ermenistan topraklarına saldırıyormuş gibi açıklaması somut bir algı yönetimidir.

 

 

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Ermenistan’ın işgal ettiği bölgeleri derhal boşaltmasını içeren 4 kararın bulunmasına rağmen hala bu kararlara uymaması, uluslararası hukukun açık ihlalleridir. Ermenistan’ın uluslararası hukuku hiçe sayması, Fransız yetkililer ve basın tarafından kınandığına dair bir açıklamaya rastlanmamıştır. Bunlara ek olarak, Ermenileri hep masumane ve acındırarak bahsedilmektedir. Örneğin, Fransız sol merkez görüşlü Libération gazetesinin 4 Ekim 2020 tarihli haberinde, sözde Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nde yaşayan sivil Ermenilerin Azerbaycan saldırılarına maruz kaldığını ve halkın kendini savunmaktan başka çaresi olmadığını iddia etmiştir . Gazetede, Ermenilerin mağduriyetine vurgu yapılarak (hem sözsel hem görsel olarak), uluslararası kamuoyunun ve özellikle Fransız halkının sempatisini ve desteğini arkasına almak için psikolojik harp teknikleri kullanılmıştır.

 

 

Fransız “L’OBS” gazetesinde, 13 Ekim 2020 tarihinde yayınlanan kampanyada, XIX. yüzyılda Ermenilerin Türkleri vahşice katletmesi ve terör eylemleri düzenlemesini yok sayarak, gerçeklikten yoksun bir tarih senaryosu yazılmıştır: “1991’de Dağlık Karabağ Ermenileri özerkliğini ve bağımsız Ermenistan Cumhuriyeti’ne bağlanmalarını talep etmiştirler. Ermeniler silahlı ayrılıkçılık mantığı içinde değillerdi: Perestroyka ile bağlantılı reformlar çerçevesinde siyasi bir tartışma başlatmak istiyorlardı. Fakat cevap siyasi olmamıştır: Azerbaycan Ermeni sorununu “bitirmek” için bir şiddet sarmalına girmiştir. Ermeniler bu nedenle ailelerini, bahçelerini, köylerini savunmak için silaha sarılmıştır.”

 

Rusların 1832’deki ilk resmi sayımına göre Karabağ’ın %64’ü Türk, %34’ü Ermeni olarak kayda geçilmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nda, Ermenilerin Karabağ’a gerçekleştirdikleri yoğun göç hareketleri, bölgedeki Ermeni nüfusunu arttırmıştır. Ermenistan’da yasayan Azerbaycan Türklerini zorbalık edip geniş çaplı kanlı eylemler gerçekleştirerek göç etmeye zorlamıştır. Ermeni birlikleri, 26 Şubat 1992 günü abluka altında tuttukları Hocalı kasabasına girerek, 1.300 kişiyi hunharca öldürmüş, 1.275 kişiyi esir almış, 25 çocuğu hem öksüz hem yetim, 130 çocuğun da öksüz veya yetim kaldığı bir katliam gerçekleştirmiştir. Yani sözde barışçı ve masum Ermeniler sadece işgalle yetinmemiş, sivilleri toplu şekilde katlederek ve esirlere acımasızsa işkence yaparak 20’nci yüzyılın en kanlı katliamlarından birini gerçekleştirmiştir.

 

 

Terör devleti Ermenistan’ın Milletvekiliymiş gibi var güçleriyle çalışan bazı Fransız milletvekilleri, kamuoyuna yapılan bu algı yönetiminde önemli katkıları gözlenmektedir. Örneğin, Hauts-de-Seine Milletvekili olan Ouzoulias Pierre, Dağlık Karabağ’a destek vermek amacıyla 16 Ekim tarihinde bir bildiri yazmıştır. Bu bildiride, Azerbaycan’ın 27 Eylül’de, başkent Hankendi dahil, şehirlerin ve sivillerin hedef alındığını ve sözde Dağlık Karabağ Cumhurityeti’ne karşı bir savaş başlattığını iddia etmiştir. Fransız milletvekillerinde alet olduğu bu dezenformasyon, Ermenileri haklı ve masum göstermek amacıyla yapılan bir algı yönetimidir.

 

 

Fransız “La Libération” gazetesinin “Azerbaycan’a karşı, Fransız aşırı sağ örgütü Ermenistan’ı savunuyor” başlıklı makalesi terör örgütü ASALA’ya bağlı olduğu düşünülen kişilerin gazetecileri ölümle tehdit etmeleri üzerine, yayınlandığı gece siteden geri çekilmiştir . Fransa’nın aşırı sağ aktivistlerinin ve siyasi liderlerinin Türkiye’nin desteklediği Azerbaycan’a karşı, Ermenistan lehine nasıl hareket ettiklerini ortaya çıkaran bir yazı olduğu bilinmektedir.

 

Ermenistan’ın Gence’yi vurması üzerine, France 24 muhabiri olay yerinde gidip yaralılar ve hasarlardan bahsetmiştir. Haberi Twitter üzerinden de paylaşmıştır fakat Ermeni teröründen korktuğu için “Ermenistan’dan da rapor veren ekiplerimiz var…” diye başlık atmak zorunda kalmıştır. Bu durum Fransız muhabirlerinin ve basın organların ne derece bağımsız ve baskı görmeden haber yapabildikleri konusunda kaygı vericidir.

 

 

1998 UCM Statüsünün 8. maddesi sivillerin kasten hedef alınmasını bir savaş suçu olarak değerlendirmektedir ve Cenevre Sözleşmesi I. Protokol’ünün 85. maddesinin 3. fıkrası sivillere yapılan direkt saldırıları I. Protokol’ün en ağır suçu olduğunu açıklamıştır. Fakat, 16-17 Ekim 2020 gecesi Ermenistan Azerbaycan’ın Gence kentine balistik füzelerle sivil yerleşim yerlerini hedef almıştır. Saldırıda, aralarında bebeklerinde bulunduğu 13 sivil yaşamını yitirmiş, 50’nin üzerinde sivil yaralı olarak enkaz altından çıkartılmıştır. Millî Savunma Bakanlığı “30 yıl önce Hocalı’da bebekleri katleden Ermenistan, bugün de aynı katilliğe devam ediyor” şeklinde tweet atarak hukuk tanımayan Ermenistan’ın devlet olma anlayışını ve terör faaliyetlerini kısaca özetlemiştir. Fransız medyasında ise, Ermenistan’ın Gence’yi, yani silahlı çatışma hukukunca hedef alınması yasak olan sivil yerleşkeleri vurması geçiştirilmiştir ve asıl vurgulanan Cumhurbaşkanı İlham Aliev’in intikam sözlerine olmuştur . Uluslararası hukuka saygı duymadığını ve kendi suçlarını örtbas etmek için, Azerbaycan ve Türkiye’yi karalama kampanyalara başladığı gözlenmektedir. Örneğin, “Azerbaycan, Ermeni bombardımanın ardından Gence şehrinin son halinin göstermek için Hindistan’da meydana gelen depremin fotoğrafını kullanıyor” şeklinde yalan haber paylaşmıştır.

 

 

Dağlık Karabağ konusunda, Fransa’nın gerçek amacı “Révolution Permanente” adlı Fransız haber sitesinde ortaya konulmuştur. Yayınlanan metinde, Fransa’nın Dağlık Karabağ konusunda “barış” yanlısı pozisyonlar sergilese de aslen Türkiye’yi hedef aldığı açıklanmıştır. Gerçekte, Fransa’nın Kafkasya bölgesinde kısıtlı da olsa çıkarlarının olduğunu ve Türkiye gibi rakiplerini zayıflatmak için devam eden savaştan yararlanabileceği ifade edilmiştir. Bahsi geçen haberde, Fransa’nın artan enerji ihtiyacı ve ekonomisinin kötüleşmesini göz önünde bulundurursak, Akdeniz havzası Fransız emperyalizmi için son derecede önemli bir bölge olarak değerlendirilmiştir. Fakat Türkiye, Fransa’nın stratejik hedeflerine ulaşmasında bir engel oluşturduğu belirtilmiştir, örneğin Libya ve Doğu Akdeniz gibi. Bu nedenle bahsi geçen haberde, “Fransa, Kafkasya’da dolaylı olarak Türkiye’ye saldırmaktadır, ancak gerçekte Doğu Akdeniz’i hedef almaktadır” görüşü açık bir şekilde ifade edilmiştir. Başka bir değişle, Macron’un gerçek amacı uluslararası şirketlerin çıkarlarını savunmaktır, Doğu Akdeniz’de Fransız Total şirketinin çıkarları gibi. Böylece, Fransa’nın bu çabaları Ermeniler için “tarihsel ve evrensel bir sorumluluğu” yahut toz pembe “insani yardım” olarak değil, Akdeniz’deki emperyalist çıkarlarını garanti altına almak ve bölgede ki nüfuzunu genişletme arzusudur.

 

 

EurAsia Prospective sitesinde 17 Ekim 2020 tarihinde, “Ariane Bonzon’a göre Türkiye’nin stratejileri” başlıklı bir röportaj yayınlanmıştır. Bahsi geçen bu haberde, Pantürkizm’in bazı Avrasyacı çevrelerce ve 2015’ten beri aşırı sağ milliyetçiler ile ittifak kuran Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından benimsendiği iddia edilmiştir. Bonzon, Türk kimliğini Batı karşıtı ve Hristiyan karşıtı, yani aynı zamanda Ermeni karşıtı olarak oluşturulmaya çalışıldığını şeklinde gerçeklikten tamamen uzak, medeniyetler çatışmasını andıran bir açıklamada bulunmuştur.
Samuel Huntington, etnik ve siyasal çatışmaların temelinde medeniyetler ayrımının yattığına inanmakta ve özellikle tarihi, ideolojik ve dini-kültürel sebeplerle birbirine düşmanlık güden medeniyetlerin çatışması olarak tanımlamaktadır. Medeniyetler Çatışması’nın paradigmasının temel argümanı, Batı Medeniyeti ile İslam Medeniyeti arasında gerçekleşeceği ön görülen kültürel ve dinsel çatışmaya dayanmaktadır. Röportajın bu kısmı uluslararası ilişkiler teorisi kapsamında incelendiğinde ise, Batı Medeniyetini Fransa İslam Medeniyeti ise Türkiye’nin temsil ettiğini düşünürsek, Ariane Bonzon iki ülke arasında bir çatışma öngörmektedir.

 

 

Ayrıca, açık bir şekilde Ermenileri Türkiye ve Azerbaycan’ın ortak düşmanı olarak tanımlamaktadır. Fakat, bu açıklamayı yaparken Türkiye uzmanı Bonzon’un ülkemizde yaşayan 70 000 Ermeni vatandaşımızı görmezden geldiği ve aynı zamanda Türkiye’nin milli bütünlüğünü hedef aldığını düşünmeye itmektedir.

 

 

Cumhurbaşkanı Aliyev’in, Türkiye’yi ve ülkesini tanımlamak için “Bir halk, iki millet” ifadesini kullanması yazarı ve bazı çevreleri rahatsız ettiği görülmektedir. Fransız basınında Azerbaycan halkına Türk değil de Türkofon kelimesini, yani yalnızca dil olarak Türkçe’nin konuşan haklar olarak nitelendirmesi bir başka algı yönetimidir. Azerbaycan halkının Türk olduğunu kavrayamayan Fransız halkı, belki de bu yüzden Türkiye’nin koşulsuz bir şekilde kardeşlerinin yanında olduğunu anlayamamaktadır.

 

Ayrıca, Ermeni diasporası ve destekçileri tarafından “anti-armenian” kavramı ortaya atılmıştır. Bu kavram “antisemitizm”i çağrıştırmaktadır ve geçmişte bir soykırım yasamış olan Yahudiler gibi, sanki bir Ermeni düşmanlığını varmış gibi bilinçaltına işlenmektedir. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, “anti-armenian” kavramının kullanılması tipik bir algı yönetimidir.

 

 

Ariane Bronzon Azerbaycan ve Türkiye’de yaşayan Türklerin bir olmasında ki rahatsızlığını dile getirmekle kalmayıp, aynı zamanda farklılıklarımızı vurgulamıştır: “Azerbaycan Türkü milliyetçiliği ile Pan-Türkizm arasındaki bu uyumda/hizalamada, bazı çatlaklar/uyuşmazlık mevcuttur, bir kısmının Şii, diğerlerinin Sünni olması ve birisinin Eski Sovyetler Birliği’ne belirli bir bağlılık hissedebileceği, diğerinin ise Osmanlı İmparatorluğu nostaljisi içerisinde bulunmasıdır.”. Fakat farklılıklar önemli değildir, önemli olan Azerbaycan ve Türkiye halklarının bir olmanın bilinci ile yaşaması ve öyle davranmasıdır.

 

Bronzon, Fransa’nın “İslamcı ayrılıkçı” yasa tasarısına dayanan iç politikası, Türkiye’ye yönelik dış politikasının bir bileşeni haline geldiğini ve Fransa’daki Türk müdahalesini hedef aldığı açık bir biçimde ifade etmiştir. Fransa’nın İslam karşıtlığını ve Türk düşmanlığını iç politikasına yansıtması ve Cumhurbaşkanı Erdoğan için Fransa’nın Cumhurbaşkanı Macron’u ideal bir “düşman” olarak nitelendirmesi son derece endişe vericidir. Fransa’nın bu tutumu Minsk Grubu’ndaki Eş bakan olarak tarafsız statüsünü sorgulamaya neden olmaktadır.
Tüm metin okunulduğunda, Türkiye’nin Avrupa, ABD ve Orta Asya Devletleri için bir tehdit oluşturduğunu ve durdurulması gereken bir güç olduğunu düşünmeye itmektedir. Türk yetkililerin açıklamalarında bahsettiği gibi Türkiye bölge de yalnızlaştırılmaya, ötekileştirilmeye çalışılmaktadır ve bu durum Ariane Bronzon’un röportajında daha da iyi anlaşılmaktadır. Fransız yetkililerin sürekli bir Türk ve İslam düşmanlığını ön planda tutması ve körüklemesi, gittikçe kötüleşen ekonomisini ve pandemi dönemini yönetememesini saklamak amacıyla böyle davrandıkları da düşünülebilir.

 

Sanki Türkiye’nin yakın gelecekte diğer ülkeler için bir “varoluş savaşı” olarak algılanması istenilmektedir. Bir yandan Türklüğü bölmek ve İslam’ı sözde “reforme” etme çabaları, diğer bir yandan bütün bunların Hristiyan ve Batı toplumu için birleştirici bir faktör oluşturulmaya çalışılmaktadır.

 

Ayrıca, bahsi geçen Türkiye uzmanı Ersin Tatar’ın Cumhurbaşkanı seçimlerini kazanmasını KKTC’nin Türkiye tarafından ilhakı olarak değerlendirmiştir.

 

 

İnandırılmak istenilenin aksine, Türkiye Cumhuriyeti komşu devletleri ve diğer devletler için bir tehlike arz etmemektedir. Türkiye-Fransa açısından bakarsak, Fransa Türkiye’nin milli çıkarlarına zarar verecek birçok hamlede bulunmuştur. Örneğin, AB Konseyi’nin Eylül 2001’de bölücü terör örgütü PKK’yı terör listesine eklemesine rağmen, Fransa terör örgütü PKK’yı desteklemeye devam etmiştir. Eski Cumhurbaşkanı Hollande, 2015’te Elysée Sarayı’nda YPG/PKK’nın elebaşlarını ve sözde yöneticilerini askeri üniformalarıyla ağırlamıştır. Günümüz Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise Nisan 2019’da YPG/PKK’lı teröristleri SDG adı altında Elysée Sarayı’nda kabul ederek, terör örgütüne “aktif desteğini sürdürüleceği” konusunda güvence vermiştir.

 

Bu destek yalnızca devlet bazında kalmamıştır, lise son sınıf öğrencilerin tarih kitaplarına terör örgütü PKK ile ilgili bir bolümde de eklenmiştir. Bu bölümün eklenmesi ile, genç nesillere PKK sempatizanlığı ve yanlış bilgiler aşılanmaktadır. Ayrıca, Fransa’da ki üniversitelerde PKK propagandası yapılmasına izin verilmektedir. Bu üniversitelerde, Barış Pınarı Harekâtı başladığında, “Türkiye stratejik ortağımız PKK’yi vuruyor” şeklinde öğrencilerine açıklamalar yapan akademisyenler bulundurmaktadır. Fransız yetkililerin ve akademisyenleri bu açıklamaları ve tutumları, Fransız kamuoyununu ve özellikle genç nesilleri manipüle etmektedir. Bu durum yalnızca günümüz ve gelecekte ki Türkiye-Fransa ilişkilerine zarar vermekle kalmayacağı aşikârdır. Fransa’nın bu tutumu, bir yandan genç nesillerin PKK sempatizanlığını arttıracaktır diğer yandan da Türk düşmanlığını körükleyecektir. Ayrıca, Fransa’da yaşayan Türkler içinde sıkıntılı durumlar teşkil edebilir.

 

 

Türkiye, jeopolitik konumu gereği ve milli çıkarlarını korumak amacıyla hareket etmesi, bilinçli bir şekilde dezanforme edilmektedir. Örneğin, Fransız Milletvekili Jean-Luc Mélechon Barış Pınarı Harekâtı kapsamında yapılan operasyon için işgalci ifadesini kullanmıştır. Halbuki Türkiye, bu harekâtı güney sınırlarımızı PKK/YPG ve DEAŞ terör örgütlerinden temizlemek ve de bölgeye barış ve huzur getirmek amacıyla gerçekleştirmiştir.

 

 

Tarih/coğrafya dersinde bir lise öğretmenin Hz. Muhammed’in karikatürlerini göstermesi üzerine, Rusya’da doğumlu 18 yaşında bir Çeçen tarafından 16 Ekim 2020 Cuma akşamı sokakta boğazı kesilerek öldürülmüştür. Fransa bu son derece üzücü haberle çalkalanmıştır.
Olayın hemen ardından Cumhurbaşkanı Macron, “yurttaşımız apaçık bir İslamcı terör saldırısının kurbanıdır” diyerek açıklama yapmıştır.
Ermeni asıllı bir dergi müdürü olan Valérie Toranian ise: “Fransızlar İslamcı barbarlar tarafından katlediliyor. Ermeniler Azerbaycan’ın bombardımanı altında ölüyor, boğazları Erdoğan’ın cihatçıları tarafından kesiliyor.” şeklinde tweet atmıştır. Toranian’ın bu tweeti tamamen akil dışıdır ve gerçekten oldukça uzaktır. Fransa’da ki Ermeni diasporası, Fransa’da yaşanan bu olayları kendi lehlerine çevirmeye çalışıp hem İslam düşmanlığı hem de Türk düşmanlığını körükleyerek Ermenistan’a desteğin artmasını sağlamaktadır. Türkleri kötülemek ve kendi ülkesi için olabildiğince destek toplamak adına yalan bilgiler yayarak, hiçbir fırsatı kaçırmayan Ermenistan’ın Fransa Büyükelçisi tarafından da retweet edilmiştir.

 

 

Asya Ayrancı

 

BAU DEGS Araştırmacısı