GENEL ESASLARI İLE İRAN NÜKLEER ANLAŞMASI  

16 Mart 2021

 

İran’ın nükleer enerjiye sahip olma sürecini incelemeye almadan önce bilmemiz gereken önemli durumlardan biri, nükleer enerjiye sahip olma düşüncesinin Şah Muhammed Rıza Pehlevi dönemine, yani 1950’li yıllara dayanırken (bu süreç içerisinde ABD, İran’ın nükleer enerjiye sahip olma projesini desteklemiştir.), 1979 İran Devrimi sonrasında (ABD, İran’ın nükleer enerjiye sahip olma projesine desteğini kesmiştir.) nükleer enerjiye sahip olma projesi birçok zorlu süreçten geçmiştir. İran, nükleer enerjiye sahip olma projesini gerçekleştirmede kararlı bir tavır takınmış ve söz konusu proje günümüze kadar ulaşmıştır. Günümüzde nükleer enerjiye sahip ülkelerden biri olan İran, bunu ilk defa Mahmud Ahmedinejad döneminde bizzat açıklaması ile dünya kamuoyuna duyurmuştur. ABD, nükleer enerjiye desteğini çektikten sonra tıpkı bazı Batılı devletler gibi İran’ın nükleer silah elde etmek için çalışmalar yürüttüğünü ileri sürmüş, İran ise her fırsatta bu projenin “barışçıl” olduğunu dile getirmiştir. Bu projenin gerek anlaşma öncesinde gerekse anlaşmanın karmaşık bir hâl aldığı dönemde devam etmesi, başta ABD olmak üzere Batılı devletler tarafından İran’a yönelik ağır yaptırımlar uygulanmasına sebep olmuştur. 2015 yılına gelindiğinde, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 5 daimî ülkesi ile Almanya (P5+1) ve Avrupa Birliği (AB) arasında Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) imzalanmıştır. Bu anlaşmayla İran, yurtdışında bulunan 100 milyar dolarlık dondurulmuş varlıklarına erişme imkânını yakalarken dünyaya petrol satma fırsatı da bulmuştur. 2015’te imzalanan KOEP, İran’ın nükleer araştırmalar için düşük miktarda uranyum biriktirmesine izin verirken potansiyel oranda nükleer silah üretimini engellemektedir.

 

AB-İRAN NÜKLEER ANLAŞMASI

KOEP, imzalanmasında AB’nin başını çektiği, BMGK daimî üyeleri ve Almanya’nın da parçası olduğu, çok taraflı silahların yayılmasını önleme anlaşmasıdır. AB, 1979 Devrimi’nden beri süregelen İran-ABD anlaşmazlıklarının çözümünde aracılık yapmaktayken ABD eski Başkanı Donald Trump’ın anlaşmadan çekilmesiyle asıl odak noktası, KOEP’in devam ettirilmesine/kurtarılmasına kaymıştır. AB özellikle ABD’nin anlaşmadan çekilmesi, İran’ın anlaşmaya uymaması, Körfez Bölgesi’nde ABD-İran sürtüşmesi ve ABD’nin İran’a uyguladığı “maksimum baskı” politikasının çözümüne yoğunlaşırken, ABD’nin İran’a yönelik uyguladığı adımların tersine Tahran ile ilişkilerini devam ettirmeye ve geliştirmeye devam etmiştir.[1] İran’ın bölgesel önemi göz önüne alındığında AB, ekonomik ve siyasi ilişkilerinin önünü açmak için çaba sarf etmiştir. Bu arabuluculuk esnasında, birçok başlılıkta olduğu gibi nükleer silahların yayılmasını engelleme ve ekonomik iş birlikleri de KOEP’in belirsizliği nedeniyle çıkmaza girmiştir. 2015 yılında AB ile İran arasında yeniden iş birliği ve iletişim kurulunca ekonomi, terörizm, silahlanma ve birçok konu gündemden kalkmıştır.[2] KOEP, 14 Temmuz 2015 tarihinde anlaşma yürürlüğe girdiğinde söz konusu anlaşma Avrupa diplomasisi için bir başarı olarak nitelendirilmiş, BM tarafından oy birliği ile kabul edilmesiyle yürürlüğe girmiştir. Bu anlaşma, AB için önemli bir fırsat doğurmuştur çünkü İran-AB ilişkilerini daha geniş bir yelpazeye taşıyıp kültürel ve ekonomik iş birlikleri kurma imkânını ortaya çıkarmıştır. Anlaşmadan kısa bir süre sonra dönemin AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini İran Görev Gücü’nü kurmuş ve bunun aracılığıyla ikili ilişkiler, insan hakları, bölgesel gelişmeler ve birçok alanda temaslar kurulmuştur lakin çoğu gelişmelerin ilerlemesi sınırlı olmuştur.[3] Bahsi geçen ilerlemelerin sınırlı kalmasının en büyük nedenleri arasında; ABD’nin selefi Başkanı Trump döneminde uygulanan “maksimum baskı” politikaları (ekonomik ambargo, Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ve nükleer fizikçi Muhsin Fahrizade suikastları vs.) gösterilebilir. Nükleer fizikçi Fahrizade’nin 27 Kasım 2020’de uğradığı suikast sonrasında İran’ın aldığı kararlar ile AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell: “Bu açık biçimde bir suçtur. Çözüm yolu bu değildir. İran nükleer anlaşmasını, ABD’nin anlaşmadan çekilmesine rağmen hayatta tutmaya çalışıyoruz. Umarım ABD buna tekrar katılır ve İran yeniden yükümlülüklerine tam olarak uymaya başlar. Bu konu bizim güvenliğimiz için çok önemli.” ifadesini kullanmıştır.[4] Sonuç olarak AB, Obama döneminde İran-ABD arasında diyalog kurmayı başarmış olsa da Trump döneminde anlaşmadan çekilmiş olan ABD ile İran arasında diyalog kurmakta başarısız olmuştur. Biden döneminde ise AB, ABD-İran arasında ikili diyaloglarda en önemli aracı olarak görülmekte ve iki ülke arasında uzlaşma sağlamada ön plana çıkmaktadır.

 

OBAMA DÖNEMİNDEN BİDEN DÖNEMİNE YÜZEYSEL ABD-İRAN NÜKLEER İLİŞKİLERİ

Barack Obama döneminde hazırlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde en büyük tehdit unsurunun nükleer silahların yayılması olduğu görülmekteydi. Nükleer silahların yayılmasını önlemek için Obama hükümeti söz konusu sorunu engellemeye yöneldi ve bu süreçte İran ile ilk defa üst düzey görüşmeler gerçekleştirildi. Obama, 4 Haziran 2009 tarihinde Kahire’de yaptığı konuşmayla, İran’ın barışçıl yollar ile nükleer enerjiyi kullanabileceğini ve ABD’nin İran ile görüşmeye hazır olduğunu belirtti. Bu kapsamda Ekim 2009 tarihinde P5+1 ülkeleri ile görüşmeler başlamış lakin dönemin Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, İran’ın içerisinde bulunan muhalefetin baskısı nedeniyle anlaşmalardan vazgeçmiştir.[5] İran’ın anlaşmalardan çekilmesiyle beraber ABD, İran’a karşı ağır yaptırımlar uygulamış ve “parayı takip et” ilkesince İran ile ekonomik ilişkilerde bulunan devletlere yaptırım uygulayacağını açıklamıştı.[6] Bu süreçte ABD; Türkiye, Güney Afrika, Güney Kore, AB ve birçok ülkeyi yaptırımlara katılmaya ikna etti. Ekonomik yaptırımlar sonucu ekonomik kriz ile karşı karşıya kalan İran’da, 2013 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde diğer seçmenlere karşın daha liberal karakteri ile ön plana çıkan ve ayrıca AB ile yürütülen nükleer müzakerelerde İran heyetine başkanlık eden Hasan Ruhani kazandı. 1979 İran Devrimi ve ardından İran-ABD arasında 444 gün süren rehine krizi ile diplomatik ilişkilerin kesilmesinden sonra ilk defa Ruhani’nin Cumhurbaşkanlığı döneminde İran-ABD arasında üst düzey görüşmeler gerçekleşmişti. O gün içerisinde dönemin ABD Başkanı Obama ile Ruhani telefon görüşmesi gerçekleştirirken dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Kerry İranlı mevkidaşı Muhammed Cevad Zarif buluşmuştu. Bahsi geçen görüşmeler sonucu olumlu adımlar atılmış, Kasım 2013 tarihinde KOEP, 6 aylığına devreye girmiş ve bu süreç içerisinde anlaşma iki defa 6 ay daha uzatılmıştı. KOEP, nihayet Temmuz 2015’te sınırları daha belirgin olarak P5+1 ülkeleri ile imzalanmıştı. Anlaşmada, İran’ın elindeki uranyum stokunu %97 oranında, santrifüjlerini 2/3 oranında azaltması bekleniyordu. İran, anlaşmanın ilk on beş yılı boyunca sadece yüzde 3,67 oranında ve yalnızca Natanz’de bulunan tesislerinde uranyum zenginleştirebilecek, Fordo’da bulunan yeraltı tesisini ise izin verilen sınırlı sayıda santrifüj ile izotop ürettiği nükleer, fizik ve teknoloji merkezine dönüştürecekti. Anlaşma kapsamında Arak’ta bulunan ağır su reaktörü silah düzeyinde plütonyum üretmeyecek şekilde yeniden yapılandırılacak ve İran 2031’e kadar yeni reaktörler kuramayacaktı. İran’ın elinde bulunduracağı düşük oranda zenginleştirilmiş uranyum miktarının sınırı 300 kg, ağır su miktarı da 130 metrik ton olarak belirlenmişti.[7]

Kasım 2016 seçimleri ile ABD’nin 45. Başkanı seçilen Donald Trump, söz konusu anlaşmayı sürecin başından beri eleştiren birisiydi ve başkan olması ihtimalinde anlaşmaya karşı hareket edeceği ‘‘İran Nükleer Anlaşması’’ ilgililerince tahmin ediliyordu. Tahminleri boşa çıkarmayan Trump, 8 Mayıs 2018’te anlaşmadan tek taraflı olarak ayrıldığını açıklamış ve sürecin ilk kırılma anını gerçekleştirmiştir. Trump hükümeti bu karardan itibaren, İran’a karşı “maksimum baskı” politikası uygulamıştır. ABD, yaptırım yolunu kullanarak İran ile daha iyi bir anlaşma imzalanabileceğini düşünmüş ama yeni bir anlaşma için masaya oturulamamıştır. Ruhani hükümeti ise, ABD’nin anlaşmadan çekilmesi ile anlaşmada bulunan bazı maddeleri ihlal etmeye başlamış ve İran nükleer anlaşması sürecinin ikinci kırılma noktası gerçekleşmiştir. İran, Mayıs 2019’dan itibaren attığı beş adım ile “uranyum zenginleştirme kapasitesi, oranı, miktarı ve AR-GE faaliyetleri dâhil olmak üzere nükleer programı üzerindeki kısıtlayıcı tüm taahhütleri askıya aldığını” ilan etmiştir[8]. İlk adımda anlaşmada izin verilen uranyum stok limiti ile ilgili kısıtlamaları, ikinci adımda ise yüzde 3,67’lik uranyum zenginleştirme oranını aşan İran, yüzde 4,5 oranında uranyum zenginleştirmeye başlamıştır. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Kasım 2020’de yayınlanan son raporuna göre, Tahran’ın sahip olduğu uranyum stoku anlaşma kapsamında izin verilen miktarın nerdeyse 12 katını bularak 2443 kilograma ulaştı.[9]  İran üçüncü adımı ile daha kısa sürede daha fazla uranyum zenginleştirmesine imkân tanıyacak ileri teknolojili santrifüj tasarımı için AR-GE faaliyetlerini hızlandıracağını, dördüncü adımda Natanz dışında Fordo tesisinde de uranyum zenginleştireceğini ve beşinci ve son adım ile anlaşmada öngörülen santrifüj sayısı limitlerine uymayacağını bildirdi.[10]

3 Kasım 2020 tarihinde ABD’de gerçekleşen başkanlık seçimlerinde ABD’nin seçilmiş 46. Başkanı Joe Biden’ın, başkanlık seçimleri sürecinde yaptığı kampanyalardan biri, 2018’de selefinin ayrıldığı KOEP’e geri döneceğidir. Biden’ın başkanlığı tescillenmesi ile İran tarafından beklentiler yükselmişse de henüz söylemlerin dışında olumlu bir adım atılmamıştır. İsrail merkezli N12 haber sitesinin yayınladığı haberde, ABD Başkanı Biden’ın, nükleer anlaşmaya dönmek için yetkililer ile görüştüğü iddia edilmiştir.[11] İddiaları kuvvetlendiren hususlardan biri de geçtiğimiz günlerde İsrail Genelkurmay Başkanı Aviv Kochavi’nin, Tahran’ın nükleer tesislerine muhtemel bir saldırı için orduya ‘hazır ol’ talimatı vermesidir. ABD Dışişleri Bakanı Tony Blinken ise, “İran nükleer anlaşmaya uymak için geri dönerse, biz de geri döneceğiz. Sadece nükleer konusunu değil, balistik füzeler ve İran’ın bölgedeki faaliyetlerini de konuşmalıyız.” açıklamalarında bulunmuştur.[12]

19 Şubat 2021’de UAEA yetkilileri İran’ın iki nükleer tesisinde yaptığı incelemeler sonucunda “uranyum parçacıkları” bulduğunu açıkladı.[13] Bu açıklamalar nedeniyle ABD’nin Donald Trump döneminde tek taraflı ayrıldığı nükleer anlaşmasına geri dönme süreci daha karmaşık bir hâle dönebilir. Üstelik aynı gün içerisinde BM’de İranlı diplomatlara getirilen yasağın ve tetik mekanizmasının kaldırılması ardından Beyaz Saray, Avrupa’nın ABD ve İran arasında arabuluculuk teklifini kabul etmesi ABD-İran ikili ilişkilerinin pozitif yönde ilerlediğini söyleyebiliriz. İran Hükümet Sözcüsü Ali Rebii, dış politikadaki güncel gelişmeler hakkında bir makale kaldı ve makalesinde ABD yaptırımlarının yakın zamanda kaldırılacağına inanıyorum, dedi.[14]

İran’ın BM Viyana Ofisi Daimî Temsilcisi Büyükelçi Kazım Garib Abadi, 23 Şubat’tan itibaren Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması (NPT) kapsamında uygulanan Ek Protokol’den ayrılacaklarını resmen Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na bildirdiğini duyurmuştu.[15] İran’ın Ek Protokol’den ayrılması, ülke içerisindeki nükleer faaliyetlerinin daha hızlı bir şekilde ilerlemesine ve UAEA yetkililerinin İran’da yapacakları denetimlere sınırlama getireceği anlamına geliyor. Bunun üzerine UAEA Başkanı Rafael Mariano Grossi son 6 ay içerisinde ikinci İran ziyaretini 20-21 Şubat tarihleri arasında gerçekleştirdi. UAEA Başkanı Grossi İran ziyaretinde, İran Atom Enerjisi Örgütü Başkanı Ali Ekber Salihi, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve Dışişleri Bakanı Cevad Zarif ile görüşme gerçekleştirdi. İkili görüşmelerin olumlu bir havada geçtiği aktarılmış ve iki günlük ziyaretin ardından ortak açıklama yapılmıştır.

 

Açıklamada[16];

  • İran önceden belirttiği gibi 23 Şubat 2021’de NPT’nin Ek Protokolü’nden ayrılacak,
  • Nükleer tesislerdeki kayıt cihazlarını sökmeyecek lakin kayıtları UAEA ile paylaşmayacak,
  • UAEA, 3 ay daha gerekli doğrulama ve izleme faaliyetlerini sürdüreceği belirtildi.

[17]

 

İRAN’IN BALİSTİK FÜZELERİNİN ORTA DOĞU’DAKİ ETKİSİ

İran’ın Trump döneminde maruz kaldığı yaptırımlar sonucunda oluşan krizi fırsata çevirdiği en önemli nokta “direniş ekseni dâhilinde” füze sistemlerini geliştirmesi, söz konusu füzelerin menzil mesafesini artırması ve birçoğunu yerli imkânlarla üretip savunma sanayi gücünü artırması olmuştur. 30 Temmuz 2020 tarihinde Hürmüz Boğazı’nda ilk defa rampasız yerin altından denize atılan balistik füze denemelerinden sonra ocak ayının ilk 20 gününde 4 büyük tatbikat gerçekleştiren İran’ın balistik füze tatbikatı adeta bölgesel ve “direniş ekseni” çevresinde “düşman” hedeflerinin apaçık hedef alınabileceğini göstermiştir. 15-16 Ocak günlerinde gerçekleştirilen balistik füze tatbikatlarının ilk gününde Zülfikar, Dezful ve Zilzal gibi balistik füzelerini test etmiş ve bu füzelerin menzilinin 500 ila 1000 km arasında olduğunu açıklamıştır. Füze tatbikatının ikinci gününde ise katı yakıtlı Sejjil ile sıvı yakıtlı Gadr (Kadir) ve Emad orta menzilli balistik füzelerini denemiş ve yüksek isabet oranı olduğunu açıklamıştır. Bu balistik füzelerin menzillerinin ise 1700 ila 2000 km arasında olduğu bilinmektedir.

[18]

Donald Trump döneminde, ABD’nin üsleri haline gelen bazı Arap ülkeleri ve özellikle İsrail tehdidi açısından İran’ın savunma sanayii yatırımları “direniş ekseni” ile beraber kendi güvenliği konusunda önem arz etmektedir.[19] İsrail News Faxx’ın 2019 yılına ait haberinde yer alan bilgiye göre İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran’ın nükleer silah ve balistik füzelerinin asıl amacının başta İsrail’in komşusu Suriye’de hegemonyasını sağlamak olduğunu belirtmiştir.[20]

 

İran’ın 1989’dan günümüze kadar fırlattığı füzeler;

[21]

 

İran’ın 2017-2020 yılları arasında gerçekleştirdiği füze saldırıları;

 

Daha fazlası için;[22]

 

RUSYA İLE YÜRÜTÜLEN NÜKLEER PROJELER

   KOEP sonrasında İran’ın küresel ve bölgesel destekçilerinden biri şüphesiz ki Rusya olmuştur. Rusya ile İran arasında İran’ın Buşehr kentinde, Buşehr nükleer santralinin tamamlanması için anlaşma imzalanmış ve 12 Eylül 2011’de santral Rusya ile ortaklaşa hizmete açılmıştır. 2011 yılı içerisinde bu nükleer santralin tam kapasite çalışması halinde 1000 megavat elektrik üretebileceği aktarılmıştır. 2014 yılında Moskova ile Tahran tekrardan masaya oturmuş ve imzalanan anlaşma içerisinde sekiz nükleer santralin daha inşa edileceği açıklanmıştır.[23]

Antlaşmaya göre Rusya, İran için Buşehr’deki nükleer santralin yakınlarında iki nükleer santral daha inşa edecektir. İmzalanan antlaşma, iki ülke arasında nükleer iş birliğinin artırılmasını da öngörmektedir. İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Behram Salihi, antlaşma için, “iki ülke ilişkileri açısından dönüm noktası” ifadesini kullanmıştır. Antlaşma kapsamında, gelecekte de yeni nükleer santrallerin inşasının öngörüldüğünü belirten Salihi, “Toplamda, Buşehr’de beş nükleer enerji santrali inşa edilecek ancak bu anlaşmada bunlardan ikisinin inşası karara bağlandı.” sözlerini kullanmıştır.[24] Rusya resmi haber ajansı Ria Novosti’nin bildirdiğine göre, anlaşma kapsamında ayrıca dördü Buşehr’de olmak üzere, sekiz birim basınçlı su reaktörü de inşa edilecek ve santrallerdeki yakıt Rusya tarafından sağlanacaktır.[25] Son olarak, Rusya’nın İran Büyükelçiliği 29 Nisan 2020 tarihinde paylaştığı tweette, İran’ın Buşehr Nükleer Santrali’nde kullanılmak üzere, nükleer yakıt sevkiyatı yapıldığını açıklamıştır.[26]

 

MUHSİN FAHRİZADE SUİKASTI SONRASI URANYUM ZENGİNLEŞTİRMESİ KARARI

Trump’ın, İran nükleer anlaşmasından çekilmesi ve maksimum baskı politikasının devamlılığıyla İran’ın nükleer anlaşma ihlalleri de başlamıştı. İsrail’in (MOSSAD) öldürdüğü iddia edilen (Nükleer Süleymanî lakaplı, İran’da nükleer projenin isim babası) Muhsin Fahriazde suikastı sonucu, İran’ın nükleer anlaşma ihlallerinin hız almasında etkili olmuştur. Fahrizade suikastının ardından İran İslamî Şûra Meclisi- her ne kadar Ruhani hükümeti karşı çıksa da- “Yaptırımların Kaldırılması ve İran Ulusunun Çıkarlarının Korunması için Stratejik Eylem Planı” adı verilen tasarıyı onaylamış ardından nihai onay makamı olan Anayasayı Koruyucular Konseyince incelenip onay alması sonucu yürürlüğe girmiştir. Onaylanan yasa uyarınca, İran Atom Enerjisi Kurumu’nun uranyumu %20 zenginleştirmeye başlamasını ve düşük düzeyli zenginleştirilmiş uranyum stoklarını artırılması zorunlu kılmıştır. İran devlet televizyonuna konuşan İran Atom Enerjisi Kurumu Sözcüsü Behruz Kemalvendi, Mecliste çıkarılan nükleer yasa kapsamında 12 saat süren çalışmalar sonucu uranyumu yüzde 20 saflıkta zenginleştirdiklerini belirtmiştir. Tüm sürecin Fordo’daki uranyum zenginleştirme tesisinde bulunan UAEA müfettişlerinin gözetiminde sürdürüldüğünü aktaran Kemalvendi, “Uranyumu yüzde 20 saflığın üzerinde rahatlıkla üretecek kapasiteye sahibiz ve bu konuyu da değerlendiriyoruz.” demiştir.[27] İran’ın BM Viyana Ofisi Nezdinde Daimî Temsilcisi Büyükelçi Kâzım Garib Abadi, “Tahran Araştırma Reaktörü için gelişmiş bir yakıt türünün tasarlanmasına yönelik Ar-Ge çalışmaları başladı.” ifadesini kullanmıştır. Büyükelçi Abadi konuşmasında, nükleer yakıt türü ile ilgili UAEA’ya bilgilendirme yapıldığını ve “ilk aşamada metal uranyum üretmek için doğal uranyum kullanılacaktır.” sözlerine yer vermiştir.[28] Son olarak, İran Meclis başkanı 28 Ocak 2021 tarihinde Fordo nükleer tesisini ziyaret etmiş ve “%20 zenginleştirme konusunda programın ilerisindeyiz. Bir yılda 120 kg %20 zenginleştirilmiş uranyum üretmemiz gerekiyordu ancak bir aydan kısa bir süre içinde 17 kg üretildi. Tüm önlemlerimiz nükleer anlaşma çerçevesindedir. KOEP tarafları taahhütlerine, yani yaptırımların kaldırılması ve İran’ın ekonomik ilişkilerinin normalleştirilmesine geri dönerse, İran uyumluluğa dönecektir.” açıklamasında bulunmuştur.[29]

 

SONUÇ

   İran’ın 1950’den günümüze kadar süregelen nükleer enerjiye sahip olma isteği, eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad döneminde gerçekleşmiş ve bizzat Ahmedinejad tarafından İran’ın nükleer enerjiye sahip bir ülke olduğu kamuoyuna açıklanmıştı. İran’ın nükleer enerjiye sahip olmasının yanı sıra, dönemin ABD Başkanı Obama’nın Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde en büyük tehdit durumlardan biri, nükleer ve kitle imha silahlarının yayılması ve bu silahların kullanımının artması olarak görülüyordu. Obama bu tehdidi önlemek amacıyla İran ile P5+1 ülkeleri ve AB ile KOEP’i imzalamış ve bu sayede İran’ın kontrollü bir şekilde nükleer enerji üretmesine izin verilmiştir. KOEP’in imzalanması AB’nin çabaları sayesinde gerçekleşmiş ve bu olayın Avrupa diplomasisi için önemli bir başarı olduğu görülmüştür. 2015’te imzalanan anlaşmayı sürecin başından beri eleştiren Trump, başkan olduğu dönemde İran’a karşı faaliyetlerde bulunmuş ve İran ile daha iyi bir anlaşma imzalayabileceği düşüncesi ile İran’a ağır ekonomik yaptırımlar uygulamıştır. Trump döneminde ABD’nin, ‘‘İran Nükleer Anlaşması’’ndan çekilmesi ve ağır ekonomik yaptırımlar nedeniyle beklentilerin gerisinde kalan Ruhani hükümeti, devrimden bu yana en başarısız hükümet olma ihtimalini artırmıştır. Ruhani hükümeti, her ne kadar Donald Trump döneminde başarısız bir dönem geçirmiş olsa da yeni Başkan Joe Biden döneminde ABD’nin nükleer anlaşmaya dönmesinden ve ağır yaptırımların kaldırılmasından umutlu olduğu görülmektedir. Biden’ın seçim kampanyaları arasında ABD’nin KOEP’e geri dönmesinin bulunması ve gerek kendisinin gerekse Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın açıklamalarında, dönülebileceğinin sinyali verilse de ABD ilk olumlu adımı İran’dan, İran ise ilk olumlu adımı ABD’den beklemektedir. İran’ın NPT’nin Ek Protokolü’nden ayrılacağı açıklamaları ve bu nedenle UAEA Başkanı Grossi’nin İran ziyareti her ne kadar olumlu bir hava içerisinde sonuçlansa da İran siyasetinde yeniden ikiliklere neden oldu. Hükümetin ve meclisin ayrı düşüncelere sebep olduğu anlaşmada İslami Danışma Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanı Mücteba Zünnur, parlamentonun konumunun hiçe sayıldığını söyledi.[30] Aynı gün içerisinde Devrim Rehberi Ali Hamaney, (UAEA anlaşmasının görüş ayrılığı): “Hükümet ve parlamento, anlaşmazlıkları hızlıca çözmelidir.” Hamaney, uranyum zenginleştirme yasasının ‘iyi olduğunu ve dikkatlice uygulanması’ gerektiğini vurguladı.[31]

Maksimum baskı politikası sonrası ekonomik anlamda zor bir süreç içerisinde olan İran, dışarıdan gelebilecek olası tehditlere karşı askeri savunma gücünü artırmış ve direniş ekseni dahilinde “düşmanı” sınırlarının uzağında tutmaya çalışmıştır. KOEP anlaşması yapıldıktan sonrasında İran’ın en büyük ortağı, ABD karşıtlığı ile Suriye’de Esad rejiminin devam etmesini isteyen Rusya olmuştur. Nükleer tesislerin inşasında iş birliği içerisinde olan Moskova ve Tahran, ilk nükleer tesisini Buşehr’de kurmuştur. Nükleer projenin isim babası Fahrizade suikastı sonunda İran’ın kabul ettiği yasa ile uranyum zenginleştirmesi %20’ye yükseltilmiş ve zenginleştirme emeğinin %92’sine ulaşması anlamına geldiği iddia edilmiştir. Bu oranlar İran’ın, nükleer silahlarda kullanılan uranyum miktarının büyük bir kısmına ulaştığını ve bir yıldan daha kısa bir süre içerisinde İran’ın nükleer silah sahibi olabileceğini göstermektedir.

 BAU DEGS Genç Destek Araştırmacısı Muhammed Sefa Doğan

 

KAYNAKÇA

  • Fars News Agency, Twitter Video Paylaşımı, Şubat 22, ÖS 7.00 https://twitter.com/FarsNews_Agency/status/1363869328148492290?s=20

 

<Bu yazıda yer alan görüş ve değerlendirmeler yazarın kendisine aittir. BAU DEGS’in kurumsal görüşlerini yansıtmaz.>

DİĞER YAZILAR

Grönland seçimlerini kazanarak Geleneksel Siumut Liderliğini Deviren Inuit Ataqatigiit
Grönland seçimlerini kazanarak Geleneksel Siumut Liderliğini Deviren Inuit Ataqatigiit
13 Nisan 2021

  Inuit Ataqatigiit Grönland seçimlerini kazanarak geleneksel Siumut liderliğini devirmiş oldu. Bu seçimlerde en önemli konuların başında Grönland’de yapılması...

Rusya’dan kritik ‘Kanal İstanbul’ ve ‘Montrö’ açıklaması: “Değiştirilmesi söz konusu değil.”
Rusya’dan kritik ‘Kanal İstanbul’ ve ‘Montrö’ açıklaması: “Değiştirilmesi söz konusu değil.”
10 Nisan 2021

BAU DEGS Başkanı Doç.Dr. Cihat Yaycı; “Hep başından beri söylediğim şeyi Rus Büyükelçi de söylemiş. Kanal İstanbul Montrö’yü etkilemez!!!”...