İngiliz hukukçunun tarafsız gözüyle: Kıbrıs sorunu

Kıbrıs Rumları sorunun 1974’te Türk askerlerinin adaya çıkmasıyla başladığını
ve çekilirlerse sorunun çözüleceğini iddia ediyor. Bu çok hatalı bir kanıdır, zira
Türk askerlerinin adaya çıkışı sonuçtu, sorunun kaynağı değildi.

 

Dr. Oliver Barış Bridge / Oxford, 28.12.2020

 

Birleşik Krallıkta yüksek mahkeme avukatı olan Michael Stephen L.L.M. (Latin. Legum Magister,
Yüksek Hukuk unvanı anlamına geliyor) aynı zamanda uluslararası avukat ve 1992-97 arasında Birleşik
Krallık Parlamentosu’nda Milletvekili, Stanford ve Harvard üniversitelerinde de Uluslararası Hukuk
alanında Harkness Fellowship’liği yaptı. Kendisi Birleşik Krallığın BM Büyük Elçisine 25. Genel Kurul
için Asistan Hukuk Danışmanlığı yapan çok değerli bir hukukçudur.
Stephen, “The Cyprus Question” isimli önemli bir eser kaleme almıştır. Aşağıdaki yazı Steven’ın Kıbrıs
sorununu 2004 yılında İngiliz Parlamentosu, Avam Kamarasında tarafsız bir gözle yorumlamasını
içeren arşiv notlarından alınmıştır. Üzerinden yıllar geçmesine karşın konu hala aynı güncelliğini
koruması açısından önem taşıyor.

 

 

RUMLARIN İNSAN HAKLARI İHLALLERİ

 

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960’ta kuruluşu ile Türkiye’nin 1974’teki müdahalesi arasında neler
gerçekleştiğini anlamak tarihsel merak için değil, fakat Kıbrıs Rum Yönetiminin bugünkü siyasi
statüsünün ve dünya tarafından tanınmasının haklı olup olmadığını anlamak için önemlidir. Eğer
Kıbrıslı Türkler Cumhuriyetin kurumlarından makul nedenlerle çekilmeseydi ve Türk ordusu 1974’te
yasal hak ve insani gerekçeler olmadan işgal etseydi dünya Kıbrıslı Rum Yönetimini Kıbrıs’ın hükümeti
olarak kabul etmekte haklı olabilirdi belki. Fakat işin aslı çok farklı.
Bu önemli bir soru çünkü Kıbrıs Rum Yönetiminin Kıbrıslı Türklere ticaret, spor ve iletişim alanlarında
ambargo uygulayabilmesi dünyanın diğer ülkelerinin ve kurumlarının Kıbrıs Rum Yönetiminin bütün
Kıbrıs’ın yasal hükümetiymiş gibi kabul etmesinden kaynaklanıyor.
Eski Birleşik Krallık Başbakanı Sör Alec Douglas-Home anılarında Kıbrıs Rumları Kıbrıs Türklerine insan
gibi davranmadıkları takdirde adanın işgaline ve bölünmesine davetiye çıkaracaklarını yazmıştı.
Amerikalı Dışişleri Müsteşarı George Ball’ın anılarına göre Kıbrıs Rumlarının lideri Makarios’un temel
hedefi “Türk müdahalesini engelleyerek kendisinin ve diğer Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türkleri rahatça
katletmeye devam etmekti. Tabii ki de buna hiçbir zaman izin veremezdik.” Fakat hakikat ne ABD, ne
Birleşik Krallık, ne BM, ne da başkaları, Türkler hariç, bunun engellenmesi için etkili eylemlerde
bulunmadı.
Kıbrıs sorununun en dikkat çekici özelliği Kıbrıslı Rumların resmi uluslararası anlaşmaları tanımamaları
ve Kıbrıslı Türklerin insan haklarını muazzam ölçülerde ihlal etmelerine rağmen oldukça şaşırtıcı bir
halkla ilişkiler ustalığıyla Kıbrıs’ın hükümeti olarak tanınmayı ve dünyayı Türklerin değil kendilerinin
haklarının yendiğine inandırmış olmalarıdır. Bunun sonucu olarak Birleşmiş Milletler ve başka
uluslararası kuruluşlardan tek taraflı resmi kararlar ve mahkeme kararları elde ederek Kıbrıslı Türklere
ciddi zararlar veren ve onları uluslararası iletişim ve ticaret alanlarında felç eden bir ambargo
uygulamayı başarmışlardır.
Kırk yılı aşkın bir süredir Kıbrıs Türkleri ve hükümetleri uluslararası ilişkilerin en zorlu sorunlarından
biriyle karşı karşıyalar: Gerçekleri hatalı bir şekilde anlamış ve yıllar boyunca bu yanlış anlayışa
sarılmış bir dünyanın fikrini değiştirmek.

 

 

TÜRK ASKERİNİN ADAYA ÇIKIŞI SONUÇTU

 

Kıbrıs Rumları sorunun 1974’te Türk askerlerinin adaya çıkmasıyla başladığını ve çekilirlerse sorunun
çözüleceğini iddia ediyorlar. Bu çok hatalı bir kanıdır, zira Türk askerlerinin adaya çıkışı sonuçtu,
sorunun kaynağı değildi. Dahası, 1974’te iki askeri operasyon oldu; birinci Yunanistan ve Kıbrıs
Rumları tarafından yapıldı ve ikinci olan Türkiye’nin operasyonuna neden oldu.
Kıbrıs Rum gazeteci Aleccos Constantinides’e göre Kıbrıs Rum siyasi partileri DIKO ve EDEK “Kıbrıs
sorunu 1974’te başlamış ve bitmiş gibi davranıyorlar. Önceden olan darbelerden bahsetmiyorlar. İlk
darbe 1974’te değil, (1960’ta) bağımsızlığımızı kazandıktan sadece birkaç yıl sonra oldu. İlk darbe
olmasaydı 1974’teki de olmazdı.”
Başka bir Kıbrıs Rum gazeteci Stavros Angelides 16 Eylül 1990’da Fileleftheros’ta şöyle yazdı: “Her
geçen günle Kıbrıs Rumları olarak bizler Kıbrıs’ın bugünkü durumuna getiren olayları unutuyoruz veya
bilerek ihmal ediyoruz. Kendi hatalarımızı unutuyoruz ve başkalarına daha da ısrarla bizi kendi
anladığımız şekliyle hak ve hukuka kavuşturmalarını istiyoruz. Genellemeler ve yuvarlak laflarla BM
Kararları hakkında konuşuyoruz ve sadece bizim lehimize olanları. Diğerleri, 649 Sayılı Karar gibi, adil
değil – onları istemiyoruz – cehenneme kadar yolları var.”
Zürih ve Londra’daki bağımsızlık müzakereleri uzun ve zordu, ama 1960’ta İngiltere, Yunanistan,
Türkiye, Kıbrıs Türkleri ve Kıbrıs Rumları arasında uzlaşı ile anlaşmaya varıldı. Yeni Kıbrıs Cumhuriyeti
tekil bir toprak bütünlüğüne sahip iki toplumlu bir Cumhuriyet olacaktı ve Kıbrıs Rum ve Türklerinin
siyasi ortaklığını bünyesinde bulunduran özgün Anayasası Kıbrıs’ın başka herhangi bir ülke ile siyasi
veya ekonomik birleşmesini yasaklıyordu.
İki toplumlu yapı Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960’ta bağımsızlık kazanmasının ve uluslararası alanda
egemen devlet olarak tanınmasının temelinde yatıyordu. Buna göre Kıbrıs Cumhuriyeti hiçbir zaman
azınlıklara ve çoğunluklara sahip üniter devlet yapısına sahip olmadı. Kıbrıs’ın iki halkı siyasi eşitlerdi
ve her ikisi de siyasi varlıklardı, tıpkı Avrupa Birliği çatısı altında küçüklü büyüklü farklı devletler
olduğu gibi. Ancak, aynı anayasal haklara sahip değildiler çünkü yapılan anlaşmalar Rum sayısının
Türk sayısından yüksek olduğunu göz önünde bulunduruyordu.
BM Genel Sekreteri Annan Kıbrıs Planında “Kıbrıs Türklerinin ve Rumlarının arasındaki ilişki azınlık ve
çoğunluk ilişkisi değil, bir tarafın diğeri üzerinde yetki ve yargı üstünlüğü kuramayacağı siyasi eşitlik”
olduğunu onayladı.
Kıbrıs Türkleri, anlaşmayı kendilerini uygulayamayacaklarını bildikleri için, Kıbrıs Rumları gerektiği
takdirde Türkiye’nin askeri birliklerle müdahale etmesine olanak tanıyan Garantörlük Anlaşmasını
kabul etmeseydi 1960 Cumhuriyetine hiçbir şekilde katılmazlardı. Anlaşmaya katılan ülkeler Birleşik
Krallık, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kendisiydi. Kıbrıs Türkleri Yunan
hegemonyasında Girit’teki Türklere yapılanları görmüşlerdi ve Türkiye’nin askeri garantisi olmadığı
takdirde Kıbrıs kendilerine bir gelecek olmadığını biliyorlardı.

 

 

RUMLARIN ANAYASAYA UYMA NİYETLERİ YOKTU

 

Müzakerelerin sonuçlanması üzerine Kıbrıs Rumlarının lideri başpiskopos Makarios “Yürekten iyi
dileklerimi Kıbrıs’ın Rumlarına ve Türklerine iletmek istiyorum; varılan anlaşmayı sevinçle
selamlıyorum ve tüm özgüvenimle bugünü ülkemiz için yeni bir kalkınma ve refah döneminin
başlangıcı ilan ediyorum” dedi. Ama kısa süre sonra Kıbrıs Rumlarının Anayasaya uyma niyetinde
olmadıkları ve Kıbrıs Türkleriyle 1960’ta anlaşmaya katılmalarının aldatıcı olduğu ortaya çıktı. 28
Temmuz 1960’ta Cumhurbaşkanı Makarios “anlaşmalar hedefimizi oluşturmuyor – bugünün koşulları,
geleceğin değil. Kıbrıs Rum halkı milli davalarına devam edeceklerdir ve geleceklerini KENDİ
iradelerine göre şekillendireceklerdir” demişti.
4 Eylül 1962’de Panayia’da bir beyanatında Makarios “Helenizm’in korkunç düşmanı olan Türk ırkının
bir parçasını oluşturan bu Türk toplumu adadan kovulmadan EOKA’nın kahramanlarının görevinin
sonlandığı düşünülemez” dedi.
Bundan daha kindar ve ırkçı bir siyaset hayal etmek güçtür. Bu aynı zamanda yayılımcı bir Yunan
siyasetidir – on iki yıl sonra durdurmak için müdahale ettiği zaman Kıbrıs Rumlarının Türkiye’yi
yapmakla suçladıkları şey.
George Ball, Makarios’u tanımlarken Adlai Stevenson’ı alıntılıyor: “Dini liderlik sahte sofuluğu
altında satılıklığını saklayan ahlaksız, güvenilmez bir entrikacı.” Bunun üstüne “Adlai’yi tanıdığım
sürede herhangi biri hakkında bu kadar öfkeli konuştuğunu duymadım” diye ekliyor.
Kıbrıs Anayasasının 173’üncü maddesi Kıbrıs Türklerine büyük beş şehirde ayrı belediyeler sağlıyor.
Kıbrıs Rumları bu zorunlu koşula uymayı reddetti ve uymalarını teşvik etmek için Kıbrıs Türkleri
hükümetin bazı vergi tasarılarına oy vermeyeceklerini söylediler. Kıbrıs Rumları uzlaşmamaya devam
ettiler, bunun üzerine Kıbrıs Türkleri konuyu Kıbrıs Anayasa Mahkemesine taşıdılar. Mahkeme bir
Türk hâkim, bir Rum hakim ve bir tarafsız başkan tarafından oluşmaktaydı.
Şubat 1963’te Başpiskopos Makarios Kıbrıs Rumları adına mahkeme aleyhlerinde karar verirse kararı
yok sayacaklarını ilan etti. Nitekim 25 Nisan 1963’te mahkeme aleyhlerinde karar verdiğinde kararı
yok saydılar. Mahkeme Başkanı (bir Alman vatandaşı) istifa etti ve Kıbrıs’ta hukukun üstünlüğü son
buldu.
Kasım 1963’te Kıbrıs Rumları daha da ileri gittiler ve 1960 anlaşmasında Kıbrıs Türklerinin haklarını
koruyan sekiz temel maddenin lağvedilmesini talep ettiler. Hedefleri Kıbrıs Türk halkını bir azınlık
statüsüne indirgeterek Kıbrıs Rumlarının kontrolü altına almak ve sonuç itibariyle adadan ihraç
etmekti. Kıbrıs Rumları bu hedef amacına yazılı bir plan hazırlamışlardı: Akritas Planı.
Daha sonra Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanı olan Glafkos Klerides, anılarını dört ciltlik bir kitap serisi olarak
yayımladı (Cyprus – My Deposition). Burada anayasal değişikliklere hiçbir zaman gerek olmadığını
itiraf ediyor. Kleridis’e göre “Makarios, Kıbrıs’ın iki toplumlu devletinin başındayken, bazı anayasal
hükümlerin uygulanamaz olduğunu bahane ederek Zürih ve Londra anlaşmalarında Türk toplumuna
tanınan hakları adım adım, tek taraflı olarak feshederek onları bir azınlık statüsüne indirgemeye karar
vermişti.”
Söyle devam ediyor: “1960-63 arasındaki dönemin dürüst, propagandadan sıyrılmış bir
değerlendirmesi, anayasal bir değişikliğe gidilmesine herhangi bir gerekçe olmadığı sonucunu
gösterecektir.” Buna rağmen, Klerides’e göre Makarios “anayasal değişikliklerden aşağı bütün pratik
çözümleri reddediyordu.”
Klerides “her iki toplumunda karşılıklı olarak birbirinin bağımsızlığa ne kadar sahip çıkacaklarını
sorguladığı o hassas 1960-63 ortamı uygulanamaz olduğu gerekçesiyle anayasal değişikliklerin
yapılmasını istemek için uygun bir ortam değildi, hele ki herhangi bir uygulanamazlık daha
saptanmamış iken” diye itiraf ediyor. Kıbrıs Rumları anayasal değişiklerin kaçınılmaz olduğunu çünkü
Kıbrıs Türklerinin veto haklarını suiistimal ettiklerini savunuyorlar, ama Klerides’e göre “Veto hakları
ne Cumhurbaşkanı ne de Başkan Vekili tarafından Meclisin herhangi bir yasası veya kararında
kullanılmamıştı.”
Ayrıca “Bakanlar Kurulu kararlarının ve Meclisin yasalarının ilan edilmesinde herhangi bir zorluk
yaşanmamıştı” diyor. Klerides devam ediyor: “Eğer Kıbrıs Türkleri haklarını fesheden ‘Anayasaya
yapılan tek taraflı düzenlemelere’ karşı çıkarsalar, İçişleri Bakanlığı kuvvetleri ‘ayaklanmayı bastırmak
için’ güç kullanacaktır. Tuğgeneral George Karayiannis (o gün Kıbrıs Ordusunun başındaki anakara
Yunan Ordu Subayı) 13 Haziran 1965’te bir Atina gazetesi olan Ethnikos Kiryx’e ‘Cumhurbaşkanı
Makarios 1) Kıbrıs Rumlarını savaşa hazırlamaya ve silahlandırma ve 2) [Kıbrıs Türkü] Cumhurbaşkanı
Vekilinin veto hakkının kaldırılmasını da içeren Anayasa revizyonunu devam etme kararlarını aldı’
dedi.”
“Kıbrıs Türkleri anayasa değişikliklerine karşı çıktıklarında Makarios planını hayata geçirdi ve Kıbrıs
Rumlarının saldırısı Aralık 1963’te başladı” (Tuğgeneral Karayiannis). Tuğgeneral Kıbrıs Türklerinin yok
edilmesi ve Kıbrıs’ın Yunanistan’a katılmasının ayrıntılı tasarısı olan “Akritas” planından bahsediyordu.
14 sayfa, 4 bölüm olarak devam eden parlamento raporunun birinci bölümü burada bitiyor…

DEVAM EDECEK…

 

Kaynak:

Bridge, O. (2020, December 27). İngiliz hukukçunun tarafsız gözüyle: Kıbrıs sorunu. Retrieved December 29, 2020, from https://aydinlik.com.tr/ingiliz-hukukcunun-tarafsiz-gozuyle-kibris-sorunu-227192

Stephen, M. (2004, September 30). Written evidence submitted by Michael Stephen: WHY IS CYPRUS DIVIDED? Retrieved December 29, 2020, from https://publications.parliament.uk/pa/cm200405/cmselect/cmfaff/113/113we45.htm#note107