İNGİLTERE’DEN KIBRIS’A YENİ PİŞİRİLMİŞ ÇÖZÜMSÜZ ÇÖZÜM

 

 

Geçtiğimiz haftasonu Rum Politis Gazetesi’nde Dionysos Dionysu tarafından “Lute’tan İki Veto ve Bir İngiliz Planı-Başkanlıkta Kıbrıs Sorunuyla İlgili Plan Tatbikatları” başlıklı bir yazı kaleme alındı. Yazı, Kıbrıs Sorununa yeni bir çözüm projesini yürürlüğe koymayı amaçlayan İngiltere’nin yeni projesinin detaylarına değiniyordu.

 

 

Makalede değinildiği üzere, İngilizler Kıbrıs’ta yeni bir model üzerinde çalıştı ve bu proje İngiltere’de Anastasiadis ve Tatar’a sunuldu. Peki, bu planın ana fikri ve çerçevesi nedir ve kimin menfaatlerini gözetecek şekilde hazırlanmıştır?

 

 

Yeni İngiliz Planı özünde; daha evvel var olan sorunlara çözüm üretmek yerine iki tarafın ana hassasiyet noktalarını ve tezlerini sembolik anlamda tatmin etmeyi hedeflemektedir. Plan kurgulanırken, Kıbrıs Rum tarafının ‘desantralize federasyon’ (güçlendirilmiş yerel yönetimler ile kısmen zayıflatılmış merkezi yönetim-gücü merkez ile yerel arasında paylaştırmak suretiyle) ve Kıbrıs Türk tarafının ‘egemen eşitlik’ talepleri göz önünde bulunarak bu talepler kısmi şekilde planda yer almış, planın başka amaçlar içeren özünü kapatmak amacıyla vitrin olarak hazırlanmıştır.

 

 

Yazıda yer alan yaklaşımın ana ilkeleri incelendiğinde şu görülmektedir ki; nüfus ortalaması sebebiyle çoğunluğu Rumlardan oluşan Federal Hükümet dış politika, ekonomi, güvenlik gibi bazı konulardan sorumlu olurken, söz konusu devletin AB’ye ve BM’ye tekrar ayrı bir başvuru yapması gerekmeyecek. İşin bu noktaya kadarki kısmı olumlu gözükse de, iki toplum devletçiğinin kendi anlaşmalarını yapabilme yetkisine sahip olması, oy birliği olmadığı takdirde üç yıl önce Belçika örneğinde görüldüğü gibi, Kıbrıs’ın uluslararası oylamalardan ve AB içerisindeki oylamalardan çekileceği gibi hususlar çoğunluğu Rumlardan oluşacak olan hükümet içerisindeki Türk ağırlığının oldukça zayıflayacağını göstermektedir. Bu hususun yanısıra, görünen o ki; bir de çözümsüzlüğe sebep olacağı bahanesiyle Türk tarafının itiraz haklarının daha en başından önü alınarak olası Deniz Yetki Alanları gibi Kıbrıs Türklerini ve Türkiye’yi derinden ilgilendiren konularda sessiz kalması, itirazdan uzak durması hedeflenmektedir.

 

 

Bu durum, Türkiye’yi garantör statüsünden pratikte men etmeyi amaçlayan bir alt metin içermektedir. Zira ‘Türkiye’nin garanti anlaşmalarındaki tek yanlı müdahale hakkından feragat etmesi, Türk askeri birliğinin adadan çekilmesi’ ve ‘azınlık için emniyet supapları bulunacağı’ maddeleri gayet açık ve net bir biçimde Kıbrıs’ın geleceğinde Türkiye’nin Garantör Devlet Statüsünü bitirir niteliktedir. Ada’da Rumların Türklere karşı gerçekleştirdiği katliamlar düşünüldüğünde, tarihsel hafıza Türkiye’nin Garantör Statüsü’nden vazgeçerek soydaşlarını korumasız bırakması düşünülmez kılmaktadır.

 

 

Makalede değinilen; ‘Genel Sekreter Guterres’in danışmanı Jane Holl Lute’un Aralık 2020 ve Ocak 2021’deki ziyaretleri sonrası ‘Kıbrıs Türk tarafı açısından iki devletli çözümde ısrarın son bulduğu’ ifadesi umarız gerçeği yansıtmamaktadır.

 

 

Makale, Lute’un aynı toplantılarda ‘Beşli Konferansın toplanabilmesi için verdiği şartları’ şu şekilde sıralamaktadır;

 

  • Masada Kıbrıs’ta Kıbrıs Türk Devleti’nin tanınması tezi olması durumunda Genel Sekreter Beşli Konferansı gerçekleştirme niyetinde değildir. Kıbrıslı Türklerin egemen eşitlik tezleri görüşülebilirdir ve BM’nin çözüm değişkenleri içerisine alınabilir.
  • Kıbrıs Rum tarafı, yeni kurulacak Federal Devlet planında Kıbrıslı Türklerin etkin katılımını kabul etmezse Beşli Konferans toplanmayacaktır.

 

 

Kuruluşundan itibaren barışçıl ve statükocu bir politika izlemeyi devlet kuralı sayan Türkiye, Kıbrıs’a Kıbrıslı Rumların Ada’da katliamları durdurmak, Kıbrıslı Türkleri kurtarmak amacıyla çıkmıştır. Kaldı ki, bu katliamlar asla münferit olaylarla sınırlı kalmadığı gibi 1958’de başlayıp 1963te sistematik ve sık hale gelerek Kıbrıs çıkarmasına dek artarak sürmüştür. Yaşanan katliamların bazıları şunlardır.

 

 

  • 1958 Sinde Katliamı (5 Türk öldürüldü)
  • 1958 Atlılar Katliamı (3 Türk öldürüldü)
  • 1958 Arnayi Katliamı (2 Türk öldürüldü)
  • 1958 Üç Şehitler Katliamı (3 Türk öldürüldü)
  • 1958 Goşşi Katliamı (3 Türk öldürüldü)
  • 1963 Tahtakale Katliamı (2 Türk öldürüldü)
  • 1963 Kanlı Noel Katliamı (497-538 Türk öldürüldü)
  • 1963 Ayvasıl Katliamı (21 Türk öldürüldü)
  • 1963 Kumsal Katliamı (11 Türk öldürüldü)
  • 1963 Agios Vasileios Katliamı (21 Türk öldürüldü)
  • 1964 Limasol Katliamı (16 Türk öldürüldü)
  • 1964 Gazimağusa Katliamı (20 Türk öldürüldü)
  • 1964 Ağrotur ve Dikelya Katliamı (11 Türk öldürüldü)
  • 1967 Geçitkale Katliamı (24-26 Türk öldürüldü)

 

 

Bugün unutturulmaya çalışılınsa da Ada’da Türkler yıllarca ciddi katliamlara maruz kalmışlardır. Rumlar son derece acımasız ve sistematik şekilde maalesef ciddi insanlık suçları işlemişlerdir. Dolayısıyla, Türkiye soydaşlarını korumak amacıyla çıkarma yapmaya mecbur kalmış üstelik de bunu tek başına ve kendi Nimkânlarıyla yapmıştır. Türkiye, 1974’te Kıbrıs Barış Çıkarmasını ENOSİS benzeri bir plan çerçevesinde gerçekleştirmemiştir. Aksine amacı garantör statüsünü kullanarak Ada’daki katliamı durdurmak ve Türkleri koruma altına almaktır. Ecevit’in Kıbrıs çıkarmasına dair yaptığı açıklamada ifade ettiği gibi; “Adadaki soydaşlarımızın can ve mal güvenliğini sağlamayı” esas ve tek hedef olmuştur.

 

 

Son derece haklı ve başarılı bir harekât olan Kıbrıs Barış Harekâtı maalesef diplomatik ve siyasi manevra eksiklikleri sebebiyle dünyaya meşru olmayan bir durum olarak aksettirilmiştir. Diplomasiyi maksimalist ideallerini gerçekleştirme yolunda en önemli araç olarak kullanan Yunanistan ve GKRY de bu durumun meşruluğunu sorgulatmak ve konuyu diplomatik anlamda dış müdahalelere maruz bırakmak için gerekli tüm çalışmaları yapmıştır.

 

 

Çıkarma sonrasında önce federe devlet kurulmuş,  1983 yılında, harekâttan sekiz yol sonra ise ülkenin siyasi kimliği oluşturulmuş, KKTC kurulmuştur. Türkler Ada’da bir soykırım hareketine karşı haklı bir harekât gerçekleştirmiş ve başarılı olmuşken, savaş tazminatı istemeleri uygun olacağı bir durumda diplomatik baskılar neticesinde aksi olmuş ve tazminat ödemek durumunda kalmışlardır. Stratejisi ve sağlam bir diplomatik ve siyasi duruşu olmayan ülkeler maalesef uluslararası siyasette esen rüzgârların etkisine maruz kalırlar. Türkiye Kıbrıs konusunda haklı pozisyonunu sağlam bir siyasi ve diplomatik duruşla desteklemediği için Yunanistan ve GKRY’nin Batı Bloğunda yaptığı lobi faaliyetleri Türkiye’yi ve KKTC’yi bugünkü konuların tartışılmaya açıldığı bir noktaya getirmiştir.

 

 

Türkiye Kıbrıs konusunda yapılan hatalarda ciddi bir sorumluluğa sahiptir. Yakın geçmişte Annan Planı’na verilen destek, o süreçte bazı çevrelerin Rauf Denktaş’ı itibarsızlaştırma çabalarına Türkiye Cumhuriyeti’nde göz yumulması, GKRY’nin son derece hukuksuz bir şekilde ve AB müktesebatına aykırı olarak (ihtilaflı ülkeler AB üyesi olamaz.) AB’ye alınmasına rağmen Türkiye’nin AB üyelik müzakerelerine devam etmesi gibi politikalar düşünüldüğünde Türkiye’nin bugün sorumluluğu tekrar eline alarak bazı şeylerin asla kabul edilemez olduğunu ifade etmesi gerekmektedir.

 

 

Bugün Türkiye güçlü ve bağımsız bir ülkedir. Türkiye ve KKTC 1974 koşullarından çok daha güçlüdür. Koşullu oturulan masalar hem Türkiye’ye hem KKTC’ye geçmişte ciddi zararlar vermiştir. Masaya otururken artık kendi şartlarını koyması gereken bu iki ülke Türkiye-KKTC olarak stratejisini kendileri belirlemeli, artık dışarıda belirlenen stratejilere adapte olmaya çalışmaktan vazgeçmelidirler.

 

 

İngiltere tarafından hazırlanmış olan ve iki tarafın ana hassasiyet noktalarını ve tezlerini sembolik anlamda tatmin etmeyi hedefleyen- Kıbrıs Rum tarafının ‘desantralize federasyon’ ve Kıbrıs Türk tarafının ‘egemen eşitlik’ talepleri göz önünde bulunarak oluşturulmuş yeni Kıbrıs Projesi açık bir şekilde Türkiye-KKTC bütünlüğünü bölmeyi amaçlamaktadır. Plan çerçevesinde hedef; Kıbrıs Türk tarafının zayıf ve sahipsiz bırakılması, Ada’nın, ifade edilen yönetim planı dâhilinde istikrardan uzaklaştırılarak ve zayıflatılarak kolaylıkla yönetilecek ve etki alanlarına alınacak hale getirilmesidir. Fakat Türkiye eski Türkiye değildir ve bu plan asla uygulamaya geçirilemez.

 

 

Selen Akan

 

BAU DEGS Araştırmacısı