KKTC CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİM SONUÇLARI VE ETKİLERİ

 

 

Türk dış politikası, günümüze kadar gelen tarihsel süreç içerisinde sayısız sorunlarla ve bu sorunların çözüme kavuşturulması için yapılan mücadelelerle doludur. Kıbrıs Sorunu olarak akademik literatürde ifade edilen çatışma alanı; Kıbrıs Adası’nın jeopolitik ve jeostratejik öneminin ortaya çıkardığı bir sonuçtur. 1950’li yılların başından itibaren adanın Birleşik Krallık egemenliğindeki mevcut statükosunun değişmeye başlaması sonrasında, Kıbrıs’ın egemenlik mücadelesi daha da hızlanmaya başlamıştır. 1959 yılında yapılan Zürih ve Londra Antlaşmaları ile oluşturulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960 yılında kurulmasıyla uluslararası toplum tarafından tanınan bir devlet yönetimi ortaya çıkmıştır. Ancak bu yönetim, Makarios liderliğindeki Rumlar tarafından Türklerin adadan atılmasını öngören bir plan (Akritas Planı)[1]  ve Yunanistan’ın adayı kendisine bağlamasına öngören Enosis hedefi [2] çerçevesinde devamlılığını sağlayamamıştır. Özellikle 1963-1974 yılları arasında Kıbrıslı Türklere uygulanan asimilasyon ve soykırıma dayanan politikalar, Rumların Kıbrıs Cumhuriyeti’ne ve yapılan antlaşmalara saygısının olmadığını göstermiştir. Türkiye; 1960 Antlaşmaları ile garantör ülkelerden biri olarak adadaki Rumların, Türklere uyguladığı uluslararası hukuka aykırı ve insanlık dışı politikalarına karşı, meşru haklarını kullanmıştır. Bu meşru hakların kullanılmasının en somut örneği; 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’dır. Türkiye; Kıbrıs’ın Yunanistan’ın Enosis hedefi doğrultusunda yapılandırılması girişimi karşısında, antlaşmalara dayalı haklarının kullanılması doğrultusunda Kıbrıslı Türklerin egemenliklerinin ve yaşamlarının güvence altına alınması için harekatı gerçekleştirmiştir. [3]

 

 

1974 yılından sonra adadaki fiili durum, kuzeyde Kıbrıslı Türklerin, güneyde ise Rumların yaşadığı bir yapı haline gelmiştir. 1964 yılından itibaren Birleşmiş Milletler’in gözetiminde Barış Gücü’nün oluşturulması ve Lefkoşa’daki “Yeşil Hat”, adanın mevcut durumunu ortaya koymuştur. Makarios liderliğindeki Kıbrıslı Rumların, adadaki üniter Kıbrıs Cumhuriyeti yerine maksimalist hedeflerle, Kıbrıslı Türkleri ikinci plana atan bir yapı oluşturmaya çalışmaları ve Türkiye’nin garantörlük hakkı çerçevesinde buna izin vermemesi, günümüze kadar gelen Kıbrıs Sorunu’nun temel unsurlarından olmuştur. BM gözetiminde 1968 yılında başlayan Kıbrıs müzakereleri, günümüze kadar gelen tarihsel süreç içerisinde, her iki tarafın liderlerinin görüşmelerine rağmen ortak bir noktaya varamamıştır. BM Güvenlik Konseyi’nin 12 Mart 1975 tarihli Kıbrıs Sorunu’nun çözümü için Genel Sekreter’e yetki veren kararı sonrasında, sorunun çözümüne yardımcı olacak tam yetkili otorite oluşturulmuştur. Bu bağlamda 1977 yılında taraflar arasındaki Zirve Antlaşması ile (High Level Agreement), iki toplumlu bir federasyon temeline dayalı cumhuriyet kurulması fikri benimsenmiştir. [4]  Bu Zirve Antlaşması, aynı zamanda günümüze kadar BM gözetimindeki Kıbrıs müzakerelerinin temel parametresi haline gelmiştir. 1974 sonrası ortaya çıkan fiili durum karşısında, BM tarafların üniter bir yapı altında değil, federasyona dayalı cumhuriyet şeklinde yaşamalarının gerekliliğini ortaya koymuştur. Ancak bu anlayışın, Kıbrıslı Rumlar tarafından nasıl engellendiğine ileride değinilecektir.

 

 

1977 Antlaşması sonrasında Kıbrıslı Rumların, BM parametrelerine uyma konusundaki geri adımları, Kıbrıslı Türkleri yeni bir politik görüşe sevk etmiştir. 15 Kasım 1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) kurulması, Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitliğinin ve egemenliklerinin vurgulanmasının göstergesi olmuştur. KKTC’nin Kurucu Cumhurbaşkanı olan merhum Rauf Denktaş, BM parametrelerine bağlılığını devam ettiğini, ancak Kıbrıslı Türklerin egemen eşitliğinin göz ardı edilmemesinin gerekliliğinin ortaya koyulduğunu belirtmiştir. KKTC’nin kurulması sonrasında da; BM müzakereleri devam etmiştir. Özellikle 29 Mart 1986 tarihli “Taslak Çerçeve Anlaşması” ile BM; iki toplumlu federasyon, Türk tarafının toprağının %29’un üzerinde bir oranda olması gibi birtakım ilkeleri taraflara kabul ettirmiştir. Bu ilkelerin Türk tarafı tarafından kabulü, hem barış için bir iyi niyet göstergesi, hem de kendi haklarının oluşturulması öngörülen yapı içerisinde korunmasının gerekliliğine dayanmaktadır. Kıbrıs Türk tarafının tüm iyiniyet çabalarına rağmen; Rumlar, 1990 yılında Avrupa Topluluğu’na (AT) adanın tümünü temsilen tek taraflı olarak başvurmuşlardır.[ 5]  Kıbrıs Türk tarafı, belirtilen olumsuz duruma rağmen müzakerelere devam etmiş, 1992 Fikirler Dizisi ile BM’nin çözüm ilkeleri yeni bir belge içerisinde oluşturulmuştur. Türkiye ve KKTC için BM parametrelerinin uygulanmasının önündeki engeli gösteren kırılmalarından birisi; 1997 yılında gerçekleştirilen Avrupa Birliği Lüksemburg Zirvesi’dir. Bu Zirve’de, Güney Kıbrıs’ın AB ile üyelik müzakerelerine başlaması, hem Türkiye hem de KKTC’nin çözüm parametrelerine olan inancını sekteye uğratmıştır. Türkiye ve KKTC; 1960 Garanti Anlaşması madde 1’de belirtilen “Kıbrıs Cumhuriyeti, ayrıca tümüyle veya bir bölümüyle herhangi bir devlet ile hiçbir şekilde siyasi veya ekonomik bütünleşmeye girmeyeceğini taahhüt eder (sorumluluğunu yüklenir). Kıbrıs Cumhuriyeti, bu maksatla adanın gerek birleşmesini, gerekse taksimini doğuracak doğrudan doğruya (direkt olarak) veya dolaylı olarak gerçekleştirmeye yardımcı ve teşvik edici tüm hareketleri yasaklar.” [6]  hükmüne aykırılık olduğunu belirterek, Güney Kıbrıs’ın AB üyelik sürecinin uluslararası hukuku ihlal ettiğini ifade etmişlerdir. Ancak 2004 yılında Güney Kıbrıs’ın adanın tümünü temsil edecek şekilde Birlik’e kabulü, aslında zımni olarak BM parametrelerini ortadan kaldırmıştır. Ayrıca yine Nisan 2004 tarihli Annan Planı’nı Türk tarafının kabul edip, Rumların reddetmesi de çözüme hangi tarafın istekli olduğunu göstermektedir. Güney Kıbrıs, yıllardır hedeflediği AB üyeliği için, kendi federasyon tezinden vazgeçmiştir. Böyle bir sonuç; başta KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı olan Rauf Denktaş başta olmak üzere, Kıbrıslı Türklerin haklı davalarının uluslararası toplum tarafından göz ardı edilmelerinin bir sonucu olmuştur.

 

 

2004 yılı sonrasında, 2005 yılında yapılan KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimlerini Mehmet Ali Talat kazanmıştır. 2007 yılında ise Güney Kıbrıs’ta Dimitris Hristofyas Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Bu dönemde de müzakereler devam etmesine rağmen, Kıbrıslı Rumlar ve Yunanistan ikilisi AB ve BM’yi federasyon tezine inandırmaya devam etmiş, KKTC’yi yok saymışlardır. Bu dönemde Kıbrıslı Türkler, Annan Planı’nın hayal kırıklığı içerisinde, adada iki ayrı devletli bir çözüm için politikaları uygulamaya geçirememişlerdir. Bu düşünce içerisinde olan kişilerin sesleri ise politik kararları etkileyememiştir. Mehmet Ali Talat ve Dimitris Hristofyas sonrasında, Kıbrıslı Türk tarafında 2010 yılında Derviş Eroğlu, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde ise 2013 yılında Nikos Anastasiadis Cumhurbaşkanı olmuşlardır. Bu dönem ise özellikle GKRY’nin kendi deniz yetki alanları içerisinde sözde oluşturduğu parsellerde keşfettiği hidrokarbon kaynakları ile müzakereleri tamamen kendi lehine çevirmeye çalıştığı bir süreci ifade eder. GKRY; Kıbrıs Türk tarafının siyasi eşitlik, garantilerin devamı, Türk tarafına veto hakkı gibi önerileri kabul etmemiş, yıllardır devam eden çözümsüzlüğü çözüm gibi göstermeye devam etmiştir.

 

 

Mayıs 2015 tarihinde KKTC Cumhurbaşkanı olan Mustafa Akıncı döneminde, her iki taraf arasında son dönemlerdeki en yoğun müzakere süreci gerçekleşmiştir. Bu süreçler; temel olarak Kasım 2016 tarihli İsviçre Mont Pelerin Zirvesi, Ocak 2017 tarihli Cenevre Konferansı, Haziran-Temmuz 2017 tarihli Crans Montana görüşmeleridir. Bu görüşmelerin ilki olan Mont Pelerin Zirvesi; her iki tarafın liderlerinin BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi liderliğinde görüştükleri bir kamp türü toplantı olmuştur. Bu görüşmede; Kuzey Kıbrıs’ın toprak oranı konusunda Anastasiadis’in %28,2 oranına karşılık, Akıncı %29,2 oranı ortaya koymuştur. [7]  Bu görüşmelerin sonuçsuz kalması sonrasında, taraflar BM Genel Sekreteri’nin gözetiminde garantör ülkelerin katılımıyla 5’li konferans yapılmasına karar verdiler. Ocak 2017 ve Haziran-Temmuz 2017 görüşmeleri, 5’li konferans şeklinde yapılmış, müzakere tarihinde ilk defa BM dışında adadaki her iki taraf kendi haritalarını sunmuşlardır.[8] Sunulan haritaların, KKTC’nin mevcut toprak oranından aşağıda olduğu, Kıbrıslı Türklerin egemenliklerini, hak ve menfaatlerine cevap vermediği de belirtilmektedir. Ayrıca yıllardır çözüm getirmeyen federasyon anlayışını devam ettirdiği de anlaşılmıştır. Ancak daha sonra Kıbrıs Türk tarafının BM’ye sunduğu haritanın geri çekildiği belirtilmiştir. [9] Kıbrıslı Rumlar ise Türk askeri sayısının azaltılması/tamamen kaldırılması, garantilerin kaldırılması, Kıbrıslı Türklerin veto haklarının olmaması gibi isteklerinin kabul edilmemesi nedeniyle görüşmelerin sonuçsuz kaldığını belirtmişlerdir. [10]

 

 

2017 yılından sonra ise Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kendi deniz yetki alanları içerisinde sismik araştırma ve sondaj faaliyetleri ile bölgedeki hidrokarbon zenginliğinden faydalanmak istemesi, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ı tedirginliğe sürüklemiştir. Kendisinin yıllardır yaptığı uluslararası hukuka aykırı MEB Sınırlandırma Anlaşmaları’nı göz ardı eden Güney Kıbrıs; AB’ye dayanarak tek taraflı politikalarını uygulamak istemektedir. Ancak Türkiye’nin 2011 yılında KKTC ile “Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması”; ardından 27 Kasım 2019 tarihli Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” imzalaması, bölgedeki güç dengelerini değiştirmiştir.[11] Bu anlamda Türkiye, bölgede oyuncu kurucu bir pozisyona gelmiştir. Bu durumun bir yansıması ise 18 Ekim 2020 tarihli KKTC Cumhurbaşkanı seçiminde adada federasyon yerine, ayrı iki devlete dayalı çözümü savunan politik hareketin karar verici pozisyona gelmesidir. Aynı zamanda bu politik hareket, adada garantör ülke olan Türkiye’nin adada barışın sağlanması, Doğu Akdeniz başta olmak üzere “Mavi Vatanında” “ne bir karış toprağını ne de denizindeki bir damla suyunu” [12] başka bir ülkeye vermemesi üzerine kurulu bir bakış açısına dayanmaktadır. KKTC Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin öncesinde ve sonrasında Yunanistan-Güney Kıbrıs ikilisinin, federasyon temeli üzerine kurulu, Türkiye’nin ve KKTC’nin uluslararası hukuka dayalı haklarının ortadan kaldırılmasına dayalı politikalar içerisinde olmaları da, son dönemdeki kendi çıkarlarına uygun bir konjonktürün olmamasından kaynaklanmaktadır. Türkiye ve KKTC; Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ın oyununu bozmuştur. [13] Türkiye ve KKTC’nin Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarının keşif ve ticarileştirilme süreçlerinden engellenmesi, Adalar Denizi’nde Yunanistan’ın gayri askeri adaları silahlandırma girişimleri, Seville Haritası gibi uluslararası hukukta karşılığı olmayan adımlara karşı ortak bir politik anlayışla hareket etmesi bir ihtiyaç değil, ulusal bir zorunluluğu ifade etmektedir.

 

 

Emre ERDEMİR

 

 

BAU DEGS Araştırmacısı

 

 

[1]Keser, U . “KIBRIS’TA 21 ARALIK 1963 KANLI NOEL’İ VE KIZILAY”. Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi 12 (2012 ): 255-304.

 

[2]Arık, U . “Kıbrıs Krizi”. LAÜ Sosyal Bilimler Dergisi 2 (2011 ): 3-21.

 

[3]Türkiye, 1960 Garanti Antlaşması, madde 2’de belirtilen “Yunanistan, İngiltere ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin diğer herhangi bir devlet ile gerek birleşmesini. gerekse Ada’nın taksimini doğrudan doğruya, veya dolaylı olarak gerçekleştirmeye yardım ve teşvik edici bir amacı olan tüm hareketleri kendi yetki ve ilgileri oranında önlemeyi üstlenirler.” hüküm ışığında 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nı gerçekleştirmiştir.

 

[4]Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı. (b.t.). Kıbrıs Meselesinin Tarihçesi, BM Müzakerelerinin Başlangıcı. 17 Eylül 2017. http://www.mfa.gov.tr/kibris-meselesinin-tarihcesi_-bm-muzakerelerinin-baslangici.tr.mfa.

 

[5]Tuncer, H., (24 Ocak 2012). Kıbrıs’ın AB Üyeliği. 19 Eylül 2017. http://www.uiportal.net/kibrisin-ab-uyeligi.html.

 

[6]Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, (b.t.), “GARANTİ ANTLAŞMASI (Zürich,11 Şubat 1959)”, http://www.mfa.gov.tr/garanti-antlasmasi-_zurich_11-subat-1959_.tr.mfa.

 

[7]Tümerkan, M., (8 Temmuz 2017). “Gerçekten Yazık Oldu”. 1 Ekim 2017. https://www.havadiskibris.com/gercekten-yazik-oldu/.

 

[8]Sayarı, S. (12 Ocak 2017). “Kıbrıs müzakerelerinde Cenevre umudu”. 6 Ekim 2017. http://www.dw.com/tr/k%C4%B1br%C4%B1s-m%C3%BCzakerelerinde-cenevre-umudu/a-37103405.

 

[9] KKTC Enformasyon Dairesi, (2 Şubat 2018), “Kıbrıs Türk tarafı Cenevre’de sunduğu haritayı Akıncı’nın talebiyle geri aldı”, 22 Ekim 2020, https://pio.mfa.gov.ct.tr/kibris-turk-tarafi-cenevrede-sundugu-haritayi-akincinin-talebiyle-geri-aldi/.

 

[10]Sayarı, S., (10 Eylül 2017). Rumların hayal kırıklığı. 12 Ekim 2017.

 

https://www.ntv.com.tr/dunya/rumlarin-hayal-kirikligi,nk5LJSUd4UWakrsJSCkRcg.

 

[11]Yaycı, C., (1 Ocak 2020), “Türkiye-Libya Arasında İmzalanan Münhasır Ekonomik Bölge Andlaşmasının Sonuç ve Etkileri”, 22 Ekim 2020, https://kriterdergi.com/yazar/cihat-yayci/turkiye-ve-libya-arasindaki-anlasmanin-sonuc-ve-etkileri.

 

[12]Defence Türk, (25 Temmuz 2020), “Müstafi Tümamiral Cihat Yaycı’dan ‘Mavi Vatan’ Haritası”, 22 Ekim 2020, https://www.defenceturk.net/mustafi-tumamiral-cihat-yaycidan-mavi-vatan-haritasi.

 

[13]Yaycı, C., (1 Ocak 2020), “Türkiye-Libya Arasında İmzalanan Münhasır Ekonomik Bölge Andlaşmasının Sonuç ve Etkileri”, 22 Ekim 2020, https://kriterdergi.com/yazar/cihat-yayci/turkiye-ve-libya-arasindaki-anlasmanin-sonuc-ve-etkileri.