Sevr’den Lozan’a Türk Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti’ne Mirası

 

Giriş

 

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu belgesi niteliğinde olan Lozan Barış Antlaşması; sadece imzalandığı dönem için değil, gelecek için de bazı şartlar sunmaktadır. Bu şartlar; Lozan Barış Antlaşması’nın bazen farklı durumlarla yenilenmesine ve bunun üye devletlerce tasdik edilmesine, örneğin Montrö Boğazlar Sözleşmesi, bazen de bir yenilenme olmadan ilgili durumlarda söz hakkı sahibi olan tarafların belirlenmesiyle gerçekleşmektedir.

 

 

Söz hakkı sahipleri olan ilgili tarafar; Lozan Antlaşması’nın belirli maddelerinde dolaylı olarak; 16. Maddesinde ise direkt olarak söz konusu toprakların geleceği hususunda yetkilendirilmiştir. Bu yetki kapsamında ilgili tarafların yükümlülükleri ve sınırları belirlenmiştir. Buradan hareketle çalışmanın temel araştırma soruları, Lozan Barış Antlaşması’nın Türkiye Cumhuriyeti Devleti için ne anlam ifade ettiği, neden önemli olduğu, bu antlaşma kapsamında Türk politika yapıcılarının müzakere konularına yaklaşımları ve hangi maddelere neden çekince koydukları, bu soruların verilebilecek hangi somut örneklerle açıklanacağı, Yunan tezlerinin neden geçersiz olduğu ve bu hususun Türkiye’nin Mavi Vatan mücadelesine ne tür katkılarının olabileceğidir.

 

 

Bu yazıda; antlaşmada yer alan şartlar, taraflar ve ilgili topraklar ile doğabilecek haklar Lozan Antlaşması’nın 16. Maddesi etrafınca incelenecektir. Bu amaca hizmet etmek üzere; Lozan Barış Antlaşması’na giden süreçten bahsedilecek, bu sürecin konu bağlamında içselleştirilebilmesine odaklanılacaktır. Yine bu amaca yönelik olarak; 1950’lerin Kıbrıs problemi, geçmişte vuku bulan Eritre-Yemen ihtilafı ve davası; Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar ile Ortadoğu’da Türkiye’ye sınırı olan ülkeler hakkında Türkiye Cumhuriyeti’nin bu ülkelerin sınırları konusu kapsamındaki gelecekleri için söz sahibi olma hakkı incelenecektir.

 

 

  1. Tarihsel Arka Plan

 

 

1914 yılında başlayıp, 1918 yılında sona eren 1. Dünya Savaşı, dünyadaki devletler arası dengeyi tarihte hiç olmadığı kadar derinden sarsan ve onu yeni bir şekle sokan bir savaş olmuştur. “Dünya” savaşı denilmesinin nedeni ise, büyük devletlerle dünyanın diğer bölgelerindeki sömürgelerinin de savaşa katılmasıdır. 1. Dünya Savaşı’na katılan ülkeler “İttifak” ve “İtilaf” Devletleri olarak 2 grupta incelenir.

 

 

 

İttifak Devletleri: Almanya, Avusturya, Macar İmparatorluğu, (1915’e kadar) İtalya, Bulgaristan, Osmanlı Devleti.

 

 

 

İtilaf Devletleri: İngiltere, Rusya, Fransa, 1915’den sonra İtalya, Sırbistan, Japonya, Romanya, Portekiz, ABD, Brezilya, Yunanistan.

 

 

 

Savaşa katılan ülkelere bakıldığında; Dünya nüfusunun, ekonomisinin ve ticaretinin büyük bir kısmını ellerinde tuttuklarını, bunun için bu savaşa “Dünya Savaşı” ismi verildiğini daha net bir biçimde anlaşılabilir. İttifak Devletleri için savaş, genel anlamda yıkıcı yenilgilerle sonuçlanmıştır. Savaştığı cephelerin büyük bir kısmında yenilen İttifak Devletleri aynı yenilgileri diplomasi masasında da almıştır.

 

 

 

Almanya Versay gibi ağır antlaşmalar imzalarken, ki Versay Antlaşması ilerleyen süreçlerde Avrupa’da başlayan ve tüm dünyaya yayılan 2. Dünya Savaşı’nın başlamasına sebep olacaktı. Fransız Mareşal Ferdinand Foch, Versay için “Bu barış değildir. 20 yıllık bir ateşkestir.” demişti.[1]Osmanlı Devleti ise önce Mondros Barış Antlaşması, akabinde imzaladığı Sevr Antlaşması ile elleri bağlanmış, ordusu olmayan, boğazlarının hakimiyeti yabancı devletlerde olan, adı olan ama etkisi olmayan bir devlete dönüşmüştür.

 

 

 

  • Mondros Ateşkes Antlaşması

 

 

Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’nda yenik düşmesinden sonra 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanmıştır. Maddeleri gereğince Osmanlı için çok ağır bir antlaşma olarak kabul edilmiştir. Osmanlı adına, Bahriye Nazırı Rauf Bey ile İtilaf Devletleri arasında Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda imzalanmıştır. Antlaşmaya göre Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında savaş 31 Ekim tarihinde (İmzalandıktan 1 gün sonra) sona erecektir.

 

 

 

Mondros Ateşkes Antlaşması ile Osmanlı Devleti, İtilaf Devletleri için işgale açık, savunmasız bir ülke haline gelmiştir. Nitekim, antlaşmada da Osmanlı Devleti’nin belli kısımlarının işgal edilmesi belirtilmiştir. Mondros Antlaşması toplam 25 Maddeden oluşur. Bazı önemli maddeleri belirtmek, antlaşmanın ağırlığını göstermeye yetecektir.

 

 

 

*Osmanlı Devleti suları içerisinde bulunan tüm mayınlar taranarak temizlenecektir.

 

 

 

*İstanbul ve Çanakkale Boğazları açılacak, Karadeniz işgal edilecektir. *Osmanlı ordusu hudutların korunması ve asayişin temini dışında terhis edilecek.

 

 

 

*İtilaf Devletlerini tehdit edici bir durum olması halinde, buraya işgal gerçekleşebilecektir. *İtilaflar Osmanlı’nın demir yollarından istifade edebileceği gibi tüm Osmanlı ticaret gemileri İtilaf Devletleri’nin emrinde olacaktır.

 

 

 

*Hükümet haberleşmeleri haricinde tüm telgraf, telsiz ve kabloların denetimleri Osmanlı Devleti denetiminde olacaktır.

 

 

 

*Toros Tünelleri İtilaf Devletleri tarafından işgal edilecek.

 

 

 

*Osmanlı’ya ait tüm savaş gemileri teslim olacak, gösterilen limanların içerisinde İtilaf Devletleri tarafından gözaltında tutulacaklardır.[2]

 

 

 

  • Mondros Ateşkes Antlaşması’nın Önemi

 

 

Görüldüğü üzere, Mondros Ateşkes Antlaşması Osmanlı Devleti’ni ekonomik, askeri, haberleşme bakımından İtilaf Devletleri’nin denetimine ve kontrolüne bırakmaktadır. Mondros Antlaşması ile bağımsız bir Osmanlı’dan söz etmek mümkün değildir çünkü antlaşma Osmanlı Devleti’ni İtilaf Devletleri’ne açmış, istedikleri gibi hareket etme şansı vermiştir. Osmanlı ordusu terhis edilmiş, tüm iletişim araçlarına el konulmuştur. Bu durum Osmanlı’nın tamamen savunmasız kalmasına yol açmıştır. Ayrıca antlaşmanın 24. maddesinde Doğu Anadolu Bölgesi sınırlarında Ermeni Devleti kurulması amaçlanmıştır. Antlaşma yapılır yapılmaz, İtilaf Devletleri Anadolu’da işgallere başlamıştır. Böylece İtilaf Devletleri asıl hedeflerinin ne olduğunu göstermişlerdir.

 

 

 

  • Sevr Antlaşması

 

 

Dünya savaşını kaybeden Osmanlı devleti, savaştan büyük yıkımlarla ayrılmıştı. İtilaf devletleri savaşta kaybeden ittifak devletlerinin her biri için antlaşma yapmak üzere Paris barış konferansında toplandı. Toplanan itilaf devletleri yetkilileri ittifak devletlerinin her biri için özel antlaşma oluşturdu. Osmanlı imparatorluğu için ise Sevr antlaşması oluşturuldu. Sevr, Osmanlı’ya dayatılan sözde barış antlaşmalarından biridir. Sevr Antlaşması tıpkı Mondros gibi ağır maddeler içermektedir. Sevr, Mondros’tan farklı olarak direkt işgal ve toprak paylaşımını amaçlar buna göre Osmanlı toprakları Avrupalı devletler tarafından paylaşılacaktır. Zaten haberleşme, ticaret, askeri olarak zincirlenen Osmanlı, Sevr’e karşı güç gösterememiştir. Sevr Antlaşması İstanbul hükümeti tarafından imzalanmış ve askıda kalmış bir antlaşma olarak bilinmektedir. Sevr Antlaşması, tüm Anadolu’da Milli Mücadele’nin doğmasına sebep olan bir antlaşma olmuştur. Sevr, Kurtuluş Savaşı için bir fitil olmuştur, fitili ateşleyen ise Mustafa Kemal olacaktır.

 

 

 

Kuvay-ı Milliye ordusu Sevr Antlaşması’nı reddetmiş ve Anadolu’da düşmana karşı büyük bir direniş başlatmıştır. Anadolu’da başlatılan bu direniş neticesinde Sevr antlaşması Osmanlı İmparatorluğuna dayatılsa da yalnızca İstanbul hükümeti tarafından 10 Ağustos 1920 tarihinde, antlaşmanın dili Fransızca, İngilizce ve İtalyanca olacak şekilde imzalanmıştır. Daha sonra ise Sevr antlaşması yerine Lozan Antlaşması imzalanacaktır. Sevr Antlaşması böylece tarihe karışmış ve askıda kalmış bir antlaşma olmuştur.

 

 

 

1.4   Sevr Antlaşması’nın Bazı Önemli Maddeleri

 

 

 

Aşağıda Sevr Antlaşması’nın bazı önemli maddeleri sıralanmıştır:

 

*Batı Anadolu ve Doğu Trakya, Yunanistan’a bırakılacaktır.

 

*Ege adalarının hepsi Yunanistan’a verilecek.

 

*Rodos ve 12 Ada ise İtalya devletine bırakılacaktır.

 

*Osmanlı imparatorluğunun Doğu Anadolu bölgesinde bir Ermeni devleti kurulacaktır.

 

*Kapitülasyonlar devam edecek.

 

*Hicaz bağımsız bir devlet olacaktır.

 

* Irak ve Musul İngiltere’ye bırakılacaktır.

 

*Boğazlar bütün devletlere açık bırakılacak. Savaş esnasında dahi savaş gemileri boğazdan geçirilecek. Boğazları kontrol eden bir komisyon kurulacak ve bu komisyonda Türk üye yer alamayacaktır.

 

*Osmanlı imparatorluğu savaş tazminatı ödemeyecektir. [3]

 

 

Sevr Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin bağımsızlığını ve topraklarını kaybetmesi ile sonuçlanmıştır. Zaten son yıllarını ağır savaşlarla geçiren Osmanlı Devleti, Sevr ve Mondros Antlaşmaları ile birlikte çökertilmiştir. Bu işgallere “Dur” demek adına Milli Mücadele başlatılmıştır. Bu mücadeleler sonucunda Mondros Antlaşması kendisini bir zafer antlaşması olan Mudanya Mütarekesi’ne; Sevr Antlaşması ise bağımsızlık antlaşması olan Lozan’a bırakacaktır.

 

 

  1. Türk Kurtuluş Savaşı ve Bağımsızlık Diplomasisi

 

 

  • Mudanya Mütarekesi

 

 

Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde yürütülen Türk Kurtuluş Savaşı’nın sona ermesi ve Çanakkale Krizi’nin atlatılmasıyla birlikte; itilaf devletleri tarafından TBMM’ye mütareke çağrısında bulunulmuştur. Türk tarafından İsmet Paşa, Fevzi Paşa ve Refet Paşaların bulunduğu; İtilaf Devletleri tarafında ise Birleşik Krallık adına General Harington, Fransa adına General Charpy ve İtalya adına ise General Mombelli’nin bulunduğu mütarekeler 3 Ekim 1922 tarihinde Bursa’nın Mudanya ilçesinde başladı ve çeşitli gerginlikler yaşanmasına rağmen 11 Ekim 1922 tarihinde tüm katılımcıların uzlaşmasıyla sonuçlanmıştır. Bu mütarekeye, Yunan tarafı, bizzat savaşan taraf olmasına rağmen katılmamış; Mudanya açıklarındaki bir İngiliz savaş gemisinde beklemiştir.

 

 

 

Mudanya Mütarekesi ile Ankara Hükümeti 1919-1922 yılları arasında göstermiş olduğu Milli Mücadeleyi taçlandırmıştır. Tarihi antlaşma vesilesi ile Anadolu topraklarında yıllar boyunca süren savaşlar son bulmuştur. Zaferle sonuçlanan Kurtuluş Savaşı, başarısını masaya da yansıtmıştır. Mudanya Mütarekesi ile İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya işgalden kurtulmuştur. Savaş alanında yaşanan zorluklar kendisini diplomaside de hissettirmiştir. Nitekim, görüşmeler sürerken öyle gergin anlar oluşmuştur ki Türk Ordusu yeniden harekât hazırlıklarına girişmiştir. Öyle ki Şevket Süreyya Aydemir, “Mudanya Konferansına Mudanya Savaşı demek hatalı olmasa gerektir.” diyerek görüşmelerin çok gergin bir hava içinde geçtiğini vurgulamıştır. Ankara Hükümeti’nin esas zorlandığı ve işgalci devletlerin anlaşmak istemediği konu Yunanlıların işgal ettiği bölgeler ve Doğu Trakya’nın (Meriç Nehri’ne kadar) işgalden arındırılıp teslim edilme konusuydu. Türk heyeti bu adımın atılmasından sonra barışa giden yolun çizilebileceğine inanıyordu.

 

 

 

İsmet Paşa, anılarında konferansın ortamını, Türk Heyeti’nin isteklerini şöyle dile getirmiştir: “Mudanya Konferansının ilk üç günü Trakya meselesinin müzakeresi ile geçmiştir. İlk müzakere açılır açılmaz benim ortaya koyduğum, dikkatlerini çektiğim mesele budur. Biz muharebe halindeydik, karşımızda düşman vardı. Düşmanı yendik ve takip ettik. Anadolu’dan çıkardık. Mudanya Konferansının toplanması ile askeri hareket durmuştur. Bu hal uzun müddet devam edemez. Böyle bekleyerek, karşımızdaki hasım kuvvetlerin yeniden zaman ve hazırlık kazanmasına fırsat veremeyiz. Onun için bir an evvel bütün memleketin tahliyesi işini halletmek lazımdır. Ben, tezimi bu şekilde izah ettim. Münakaşalar oluyor: Diğer meseleler hallolunduktan sonra bu da hallolunur. Diğer meselelerle beraber hallolunur…” [4]

 

 

 

Fransızlar, Trakya’nın Türklere teslimini kabul ettikleri halde İngiliz ve İtalyan temsilcileri kendilerinin yetkileri olmadığını ileri sürerek, hükümetlerinden yönerge almak için toplantıyı ertesi güne bıraktırmıştır. İngiliz ve İtalyanların tavrı Mustafa Kemal Paşa’yı derhal harekete geçirmiştir. Görüşmelerin çıkmaza girmesi üzerine 6 Ekim’de Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa’ya şu telgrafı çekmiştir: “Ekimin 6.günü için kararlaştırılan içtimaınızda Trakya’nın İzmir’de kararlaştırılan esaslar dahilinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetine iadesini kabul etmedikleri takdirde tasavvur buyrulduğu gibi 6-7 Ekim’de derhal İstanbul üzerine harekete geçiniz.”

 

 

 

Mustafa Kemal Paşa’nın çektiği telgrafın netliği ve sertliğinden anlaşıldığı gibi, Türkiye yeni bir savaşa hazırlanıyordu. Yaşanan gelişmeler Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde de yakından takip ediliyordu. Mustafa Kemal Paşa cepheye gitme olasılığından söz etmiş ve Bakanlar Kurulu’nun, meclisi aydınlatmasını istemişti. Milletvekilleri düşüncelerini açık yüreklilik ve özgür biçimde söylüyordu. Milletvekilleri arasında fikir ayrılıkları yaşanıyordu. Bir grup vekil hükümetin uyumlu politikasını sürdürerek savaşa yol açacak girişimlerden kaçınmasını çünkü savaş yeniden başlasa İngilizlerle savaşmanın kaçınılmaz olacağını, İngilizlerin Trakya’ya kaçan Yunan askerlerini örgütleyebileceğini dile getirmişlerdi. Bir grup milletvekili ise Misak-ı Milliden ayrılmaması gerektiğini özellikle dile getirmişlerdir.

 

 

 

İsmet Paşa’nın telgrafı mecliste görüşülürken Mustafa Kemal Paşa da İsmet Paşa’ya gizli bir emir göndererek şunların sağlanmasını istiyordu:

 

 

 

*Yunan kuvvetlerinin 15 gün içinde Trakya’dan çekilmeleri.

 

*Boşaltılan yerlerin TBMM hükümeti temsilcilerine teslim edilmesi.

 

*Trakya’da kalacak itilaf devlet ve komisyonlarının TBMM yönetimini denetleme ya da işgalci bir amaç taşımaması.

 

*Trakya’nın Türkiye’ye verildiğinin açıkça belirtilmesi.

 

*Karaağaç’ın Edirne’nin sınırları içinde olduğunun kabul ettirilmediği takdirde burasının itilaf devletlerinin işgali altına sokulması.

 

*Trakya’ya gönderilecek jandarma sayısının sınırlandırılmaması[5]

 

 

Bunun dışında Boğazlarda itilaf devletleri askerlerinin sayısının arttırılmaması, işgal bölgelerinin genişletilmemesi gibi konular da yer alıyordu.

 

 

Müttefiklerin hazırladığı teklif okunduğu zaman İsmet Paşa Kabul ediyorum dedi ve bunu hükümetine bildireceğini ekleyerek Konferansın 10 Ekim öğleden sonraya ertelenmesini istedi. Onun bu önerisi kabul edildi. Hükümetin onayı alındı. Ancak 10 Ekim’de Konferans toplanamadı. Buna Yunan delegesi ile yapılan görüşmelerin uzaması neden olmuştu. Sonunda 11 Ekim sabahı saat 6’da Mudanya Askeri Sözleşmesi imzalanmış, 14-15 Ekim 1922’den başlamak üzere yürürlüğe girmesi kabul edilmişti.

 

 

Mudanya Mütarekesi 14 maddeden oluşuyordu. Bu sözleşme ile Türk-Yunan kuvvetleri arasındaki çatışma bitiyordu, Yunanlılar, Trakya’yı 15 gün içinde boşaltacaklardı. 8.000 Türk jandarması, mülki memurlarla birlikte Trakya’ya el koyacaktı. Yönetimin Türklere devri 30 günde tamamlanacaktı. Meriç’in sağ kıyısı ve Karaağaç, antlaşma yapılıncaya kadar itilaf devletlerinin işgali altında kalacaktı. İstanbul ve Boğazlar da mülki idaremize teslim olacaktı, ancak İstanbul’da ve Boğazlarda bulunan itilaf kuvvetleri, barışa kadar arttırılmaksızın kalabileceklerdi. Barışın yapılmasına kadar Türk kuvvetleri Çanakkale Boğazı ile İzmir yöresinde belirlenen çizgiyi geçemeyecek, Trakya’ya da silahlı kuvvet geçirmeyecekti.

 

 

 

Mudanya Mütarekesi sayesinde Ankara Hükümeti ve Türk Halkı büyük bir zafer elde etmişti. On yıllar süren zorluk, kıtlık, savaş dönemi artık kapanıyordu. Mudanya Mütarekesi ile yeni bir dönemin ilk adımları atılmıştı: Özgür, bağımsız, güçlü Türkiye Devleti dönemi.

 

 

 

  • Lozan Barış Antlaşması

 

Mudanya Mütarekesinden bir hafta sonra; İngiltere, Fransa ve İtalya; bir barış antlaşması yapmak üzere Ankara ve İstanbul Hükümetlerini davet etmiş; Ankara Hükümeti, İstanbul Hükümeti’nin hiçbir temsil hakkı olmadığını söyleyerek İstanbul Hükümeti’nin konferansa katılması halinde kendisinin katılmayacağını bildirmiştir.[6] 29 Ekim 1922 tarihinde İstanbul Hükümeti adına Sadrazam Tevfik Paşa tarafından Ankara hükümetine bir yazı gönderilmiş, bu yazıda Ankara Hükümeti’nin barış anlaşmasına katılmak için bir temsilci seçmesi istenmiş ve Ankara Hükümeti bir temsilci seçmez ise bu temsilcinin İstanbul Hükümeti tarafından Ankara Hükümeti adına seçileceği belirtilmiştir.[7] Bu yazının üzerine Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları; 1 Kasım 1922’de; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kararı ile saltanatı kaldırmıştır. Bunun üzerine İstanbul Hükümeti istifa etmiş ve 16 Kasım 1922 tarihinde Vahideddin; Malaya isimli İngiliz zırhlısıyla İstanbul’dan ayrılmıştır.[8]

 

 

 

21 Kasım günü İtilaf Devletleri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temsilcileri Lozan’da toplanmışlar ve bu görüşmeler 4 Şubat 1923’e devam etmiştir. 4 Şubat 1923’te kapitülasyonlar kaldırılması, İstanbul’un boşaltılması, Musul meselesi gibi anlaşmazlıklar dolayısıyla görüşmeler kesilmiş ve İsmet İnönü, Rıza Nur, Hasan Bey (Saka) ile diğer görevlilerin de bulunduğu 33 kişilik Türk heyeti Türkiye’ye dönmüşlerdir. Bu gelişmelerin devamında Mustafa Kemal Paşa tarafından orduya savaş hazırlıklarına başlanması emredilmiş, Sovyetler Birliği tarafından ise yeni bir savaş çıkması durumunda Sovyetler Birliği’nin Türkiye’nin yanında savaşa gireceği ilan edilmiştir. Uzun süren savaşlardan bıkmış İtilaf Devletleri kamuoyunun tepkisi ve hem İspanyol Gribi hem de savaşlar dolayısıyla biriken problemler yüzünden İtilaf Devletleri yeni bir savaşı göze alamamış ve Türkiye’ye Lozan’da tekrar buluşulması çağrısı yapmıştır. 23 Nisan 1923’te tekrar başlayan görüşmeler, 24 Temmuz 1924’e kadar devam etmiş ve 24 Temmuz 1924 günü Lozan Barış Antlaşması imzalanmıştır.

 

 

 

  • Lozan ve Sevr Antlaşmaları’nın Karşılaştırılması Sureti ile Lozan Barış Antlaşmasının İncelenmesi

 

 

Antlaşma, Sevr antlaşması ile farkları bakımından oldukça öne çıkmaktadır. Yapısal pek çok fark içermesinin yanı sıra; 1. Dünya Savaşından sonra varlığını devam ettirebilen ve bozulmamış olan tek antlaşma olması sebebiyle de ayrı bir yere sahiptir. Antlaşmanın varlığını sürdürebilmesinin temel sebebi; Lozan Barış Antlaşmasının, Sevr veya Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’nın imzaladığı Versay Barış Antlaşması gibi İtilaf Devletlerince yazıldıktan sonra kaybeden tarafa; İttifak Devletlerine direkt olarak dayatılmayıp gerçek bir müzakere sonucu ortaya çıkmış olmasıdır.

 

 

 

Müzakereler için 21 Kasım 1922’de başlayacak olan Lozan görüşmelerine gitmeye hazırlanan Türk Heyetine, Ankara’da, Mustafa Kemal Atatürk ve diğer hükümet üyelerince yapılan toplantılarda bir dizi talimat verilmiştir. Bu talimatlar 14 madde şeklinde ayrılmıştır:

 

 

 

1)Doğu Sınırları: Ermeni yurdu söz konusu olamaz. Gerekirse görüşmeler kesilir ve Türkiye’ye dönülür.

 

2)Irak Sınırı: Süleymaniye, Kerkük ve Musul istenecek. Başka bir durum ortaya çıkarsa Hükümete sorulacaktır.

 

3) Suriye Sınırı: Re’si Ibn Hani’den başlayarak Harim, Müslimiye, Meskene; sonra Fırat Yolu, Deyrizor, Çöl; nihayetinde Musul ile buluşacaktır. Aksi bir durumda heyete sorulacaktır.

 

4)Kıyılara yakın adalar Türkiye’ye bırakılacaktır. Aksi bir durumda Hükümete sorulacaktır.

 

5)Trakya’da 1914 sınırları elde edilmeye çalışılacaktır.

 

6)Batı Trakya için plebisit istenecektir.

 

7)Boğazlar ve Gelibolu yarımadasında yabancı bir askeri kuvvet bulunmayacaktır. Bu sebepten görüşmeleri kesmek gerekirse öncesinde Ankara’ya bilgi verilecek.

 

8)Kapitülasyonlar kabul edilemez. Gerekirse görüşmeler kesilir ve Türkiye’ye dönülür.

 

9)Azınlıklarda esas mübadeledir.

 

10)Osmanlı borçları, Osmanlı’dan ayrılan ülkelere paylaştırılacaktır. Düyun-ı Umumiye idaresi kaldırılacaktır. Başka bir durum ortaya çıkarsa Hükümete sorulacaktır.

 

11)Ordu ve Donanmaya sınırlama söz konusu olamaz.

 

12)Yabancı kuruluşlar Türk yasalarına uyacaktır.

 

13)Osmanlı’dan ayrılan ülkeler için Misak-ı Milli’nin ilgili maddesi geçerlidir.

 

14)İslam cemaat ve vakıflarının hakları eski anlaşmalara göre sağlanacaktır.[9]

 

 

Talimatlardan açıkça anlaşılacağı üzere; Lozan’ın Ankara Hükümeti için nihai amacı sınırları belirlemek ve içeride bağımsız bir devlet oluşturmaktır. Ankara; Lozan’a temsil için giden 33 kişilik heyete iki konuda çok net yetki vermiştir: Ermeni Devleti ve Kapitülasyonlar. Bu iki konudan dolayı görüşmeleri kesmek gerekirse Ankara’ya bile sorulmadan görüşmeler kesilebilecektir. Elbette Lozan sadece bu 14 madde etrafında şekillenmemiştir. Pek çok farklı konu İtilaf Devletleri tarafından da masaya yatırılmış ve Lozan ile Ankara arasında sık sık telgraf iletişimleri gerçekleşmiştir. Bu iletişimleri İngiliz şifre çözücüleri pek çok kez kırmayı başarıp Lozan’daki Türk heyeti ile Ankara’nın perde arkasında neler konuştuklarını görebilmişlerdir. Fakat yine de, bundan, Türk heyetini hafife aldıkları için o kadar da yararlanamamış ve şifre çözücüler tarafından ifşa edilen bu telgraf görüşmeleriyle ilgili raporları ciddiye almamışlardır.[10]

 

 

Lozan Antlaşması sonucuyla Kapitülasyonlar tamamen kaldırılmıştır. Boğazlar Komisyonu kurulmuş ve Sevr’de dayatılan Boğazlarda yabancı askerlerin bulunması şartı kaldırılmıştır. Boğazlar Komisyonu ise Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile 1936 yılında lağvedilmiştir. Sevr’de dayatılan, mealen “Yabancı Okulların kurulmasında ve yönetilmesinde Osmanlı makamlarının hiçbir müdahalesi olamaz.” maddesi, Lozan’da Türk Devleti’nin kontrol edebildiği; herkesin tabii olduğu kurallara tabii olunacak şekilde yer almış ve Türk Devleti’nin yabancı okulları üzerindeki tasarrufu sağlanmıştır. Sevr’de her bir konunun sonunda “…Osmanlı Devleti bu konu için ileride getirilecek hükümleri şimdiden kabul etmiş sayılır.” şeklindeki hüküm Lozan’da yer almamaktadır. Maliye Komisyonu, Düyun-ı Umumiye kalkmıştır. Ermenistan konusu Lozan’da hiçbir şekilde yer almamıştır.

 

 

Sevr’de aşağılama amacıyla getirilen; mealen “Osmanlı, Yunanistan’a savaş tazminatı ödemelidir fakat ekonomik imkânsızlıklardan dolayı ödemeyecektir.” maddesi, Lozan’da, mealen “Yunanistan, Türkiye’ye savaş tazminatı ödemelidir fakat ekonomik imkânsızlıklardan dolayı ödemeyecektir.” şeklinde getirilmiştir.[11]

 

 

Sevr Antlaşmasının 64. ve ardından gelen maddelerine göre Kürt uyruklu vatandaşlar özerk olabilir ve aradan bir zaman geçtikten sonra da referandum düzenleyerek bağımsızlık elde edebilirlerdi. Lozan Antlaşmasında ise sözde Kürdistan’a dair hiçbir ibare bulunmamaktadır. Lozan Antlaşmasında, Türkiye’nin güney sınırları için 20 Ekim 1921 Türk-Fransız antlaşmasında saptanan sınırlar belirlenmiştir. Bu sınırlar, 1939 yılında Hatay’ın Türkiye’ye katılmasıyla değişecektir. Lozan antlaşmasında, Musul’un durumunun 9 ay içerisinde Türkiye ve İngiltere arasında saptanmasına, bu konuda ilerleme kaydedilemediği takdirde ise ihtilafın Milletler Cemiyeti’nde çözüleceğine karar verilmiştir.

 

 

  • Musul Sorunu

 

 

Musul sorunu, Milletler Cemiyeti’nde 19 Eylül 1924 tarihinde görüşülmeye başlanmıştır. Türkiye bu konuda bölgede bir halk oylamasının yapılması teklifi sunmuştur lakin bu teklif İngilizler tarafından halkın kolay kandırılma olasılığı ve cahil oldukları sebebiyle kabul edilmemiştir. Aynı İngiliz Hükümeti ise, Sevr Antlaşması ile Osmanlı topraklarının güneydoğusunda bir Kürdistan kurulabilmesi için plebisit/referandum yapılması gerektiğini deklare etmiştir. Fakat bu çelişki İngiltere’nin o dönemde Milletler Cemiyeti’nin en nüfuzlu üyelerinden olduğu için argüman olarak kullanılsa da işe yaramamıştır. Milletler Cemiyeti, sorunu araştırıp bir rapor meydana getirmeleri amacıyla tarafsız devletlerden üçlü bir komisyon oluşmasını istemiştir. Komisyon çalışmaları sonunda bir rapor hazırlayarak bunu cemiyete sunmuştur . Milletler Cemiyeti önce yapılacak oylamanın içeriği hakkında La Haye Adalet Divanı’nın kararını sormuştur.

 

 

Musul Sorunu’nu araştırma komisyonu çalışmalarını sürdürürken İngilizlerin saldırgan davranarak kuzeye doğru yeni yerleri işgal etmeleri kanlı olayların çıkmasına sebep olmuştur. Bu nedenle Milletler Cemiyeti, Brüksel Hattı adı altında geçici mahiyette Türkiye-Irak sınırı oluşturmuştur. Daha sonra Brüksel Hattı oybirliğiyle sınır olarak kabul edilmiştir. Nihayetinde sorun cemiyetin bölgenin geleceğini İngiltere lehine veren kararıyla, Türkiye bu kararı kabul etmemesine rağmen Süleymaniye, Musul, Kerkük ve Erbil’in içinde olduğu Musul eyaleti İngiltere mandasındaki Irak’a verilmiştir. Musul eyaleti içersinde yaşayan halkın da Irak vatandaşı sayılması kabul edilmiştir.

 

 

Milletler Cemiyeti’nin bu kararı Türk kamuoyunda İngiltere aleyhine büyük bir muhalefet yaratmıştır. 1925 yılında yeni kurulan Türkiye’ye Irak sınırı zorla dayatılmış olmaktaydı. Türkiye baş gösteren Şeyh Sait Ayaklanması nedeniyle Milletler Cemiyeti’nin kararını kabul etmeye mecbur olmuştur.

 

 

Türkiye, Musul’un ve çevre bölgelerinin İngiltere’ye teslim edilmesini kabul etmemiştir. İngilizlerle ile iyi geçinmek için İngiltere ve Irak ile görüşmeler yapmıştır. Görüşmelerin sonunda 5 Haziran 1926’da Sınır ve İyi Komşuluk Antlaşması adıyla imzalanan Ankara Antlaşması ile bu sorun nihai çözüme kavuşturulmuştur. Antlaşma ile Türkiye Irak’ın petrol gelirlerinden %10’unun gelirini 25 yıl süre ile almayı İngiltere’ye kabul ettirmiştir. Antlaşmaya eklenen bir ek madde ile Türkiye % 10’luk gelirini isterse 12 ay içinde para karşılığı devredebilecektir. Türkiye bu % 10’luk payından vazgeçmemiş, 1954 yılına kadar alması gereken miktar 5500000 Sterlin olmuştur. Türkiye bu paranın ancak 3500000 Sterlinini geri alabilmiştir. Geri kalan 2000000 Sterlinlik miktar Irak’la daha sonra ilişkiler geliştiği için 1986’ya kadar bütçe maddesi olarak belirtilmiştir.

 

 

Bu antlaşma ile İngiltere Türkiye arasındaki on iki yıl süren savaş dönemi bitmiştir. Ayrıca bu antlaşma ile Türkiye ile İngiltere arasındaki ilişkiler yumuşama dönemine girmiştir.[12]

 

 

  • Lozan Barış Antlaşmasının Günümüz ve Yakın Tarihe Etkileri

 

 

Lozan Barış Antlaşması, temel yapısı sebebiyle eşitlik; iktisadi ve siyasi bağımsızlık antlaşması olarak karşımıza çıkmaktadır. Sevr’e göre bir devlet niteliğinden çok uzak şekilde konumlandırılan Osmanlı Devleti; iktisadi ve siyasi açıdan da tam anlamıyla İtilaf Devletlerinin arzu ettiği gibi bağlanmış durumdaydı. Lozan’da ise bu durum tersine dönmüştür ve Lozan; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin zımnen kurucu belgesi olarak ortaya çıkmıştır. Antlaşmadaki temel farklardan biri de, bir devlete yapılamayacak olan “Bu konuda gelecekte konulacak olan tüm hükümleri kabul etmiş sayılır.” İbaresinin Lozan’da bulunmamasıdır. Lozan’ın 16. Maddesinde:

 

 

Madde 16: Türkiye işbu Andlaşmada belirlenen sınırları dışındaki tüm topraklar ile bu topraklardan olup gene bu Andlaşma ile üzerinde kendi egemenlik hakkı tanınmış bulunanlar dışındaki Adalarda —ki bu toprak ve Adaların geleceği ilgililerce saptanmış ya da saptanacaktır- her ne nitelikte olursa olsun, sahip olduğu tüm hak ve senetlerden vazgeçtiğini açıklar.

 

 

İşbu Maddenin hükümleri komşuluk nedeniyle Türkiye ile ortak sınırı bulunan ülkeler arasında kararlaştırılmış ya da kararlaştırılacak olan özel hükümleri bozmaz.”

 

 

Hükümleri yer almaktadır. Hükümlere göre Türkiye; belirlenen sınırı dışında kalan topraklardaki tarihi hak iddialarından vazgeçtiğini beyan etmiştir. Fakat maddenin ikinci paragrafında; bu yazıda daha önce bahsedilen “…Şimdiden kabul etmiş sayılır.” ibaresinin tam aksine “…Kararlaştırılmış ya da kararlaştırılacak olan özel hükümleri bozmaz.” ibaresini ekleyerek; Türkiye, ortak sınırları bulunan ve ona yakın coğrafyada olan ülkeler hakkında; ilk paragrafta kabul edilen koşullar dışında bir koşulun oluşması halinde oluşacak hakkını saklı tutmuştur.[13]

 

 

  • Kıbrıs Sorunu ve Lozan Barış Antlaşması

 

 

Bir üst başlıkta bahsi geçen durumun en somut örneklerinden biri ise, geçmişte, Kıbrıs’ta yaşanmıştır. Kıbrıs’ın 1878 yılında Osmanlı Padişahı 2. Abdülhamid tarafından İngiltere’ye kiralanmasının ardından; Büyük Britanya,Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na katılması ile birlikte Kıbrıs’ı ilhak ettiğini ilan etmiş ve Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda, Sevr Antlaşmasında yer alan ilgili madde uyarınca; Osmanlı’nın, Büyük Britanya’nın Kıbrıs ilhakını tanıdığını İstanbul Hükümetine kabul ettirmiştir. Devam eden zamanda Lozan Barış Antlaşmasında da bu durum yerini korumuş ve Türkiye; Madde 16 kapsamında da olmak şartıyla Kıbrıs’ın geçerli dönem için Büyük Britanya’ya ait olduğunu Lozan ile kabul etmiştir.[14]

 

 

İkinci Dünya Savaşından sonra, savaşın uluslararası sonuçlarından birinin, self determinasyonun örneği olarak Kıbrıs’taki Rumlar tarafından ‘enosis’ yani Yunanistan ile birleşme düşüncesi oldukça dile getirilmeye başlanmıştı.[15] Yükselen Arap Milliyetçiliği ve bunun bir sonucu olarak Büyük Britanya’nın, kendisinin Mısır’da daha fazla barınamayacağını öngörmesi sebebiyle Akdeniz’deki hakimiyet konusunda Kıbrıs’ın stratejik önemi gitgide artmaktaydı. Mevcut durumda, Büyük Britanya; Rumların enosis düşüncesini görmezden gelmekte ve Kıbrıs’ı bırakmak istemediğini belli etmekteydi. Yine de İngiliz Hükümeti tarafından 23 Ekim 1946 tarihinde Kıbrıs’ta bir dizi siyasal ve ekonomik reform uygulanacağı açıklanmış; bu sayede Kıbrıs’taki Rumların tepkilerinin azalacağı umut edilmişti.[16] 28 Şubat 1947’de ise Yunan Parlamentosu tarafından Kıbrıs ile Yunanistan’ın birleşmesi konusunda bir karar alınmasına rağmen Büyük Britanya’nın tutumu değişmemişti. Devam eden süreçte Kıbrıs’taki Rumlar; 1949 yılında “Kıbrıs Halkı Büyük Britanya’yı Suçluyor” başlığı altında BM’ye şikayette bulunmuş ve self determinasyon isteklerini yenilemişlerdir.[17] Bunun üzerine, Kilise Lideri Makarios; siyasal çalışmalara oldukça hız vermiştir. Bu sürecin başından 1954 yılına kadar sorunu İngiltere ile yapılacak ikili görüşmeler yoluyla çözmeye çalışan Yunanistan; 1954 yılında İngiliz Koloniler Bakan Yardımcısı Hopkinson’ın; Kıbrıs’ın hiçbir zaman self determinasyon hakkına kavuşamayacak olduğunu belirten konuşmasının üzerine sorunu BM’ye taşımaya karar vermiştir.

 

 

 

16 Ağustos 1954 tarihinde BM Genel Sekreterliğine başvuran Yunan Başbakan Papagos; konunun BM’de konusu olduğunu ve Wilson İlkelerinde yeri olan self determinasyonun Kıbrıs’ta da uygulanması gerektiğini belirtmiştir. Bu başvurunun üzerine 17 Aralık 1954 tarihinde BM Genel Kurulunda ilgili konu tartışılmıştır. Tartışmalarda; Kıbrıs’ın bir Büyük Britanya toprağı olduğunun Yunanistan’ın da tarafı olduğu Lozan Antlaşmasında kabul edildiğinden söz edilmiştir. Buna istinaden; bunun Büyük Britanya’nın kendi problemi olduğu ve BMGK’da tartışılmasının yersiz olduğu, adada sadece Rumların değil Türklerin de yaşadığı, Türkiye’nin adaya Yunanistan’dan daha yakın olduğu savunulmuştur. Ek olarak Türk tarafından da, adanın coğrafi, tarihsel ve ekonomik açıdan Anadolu’nun bir parçası olduğu ve ayrıca Yunanistan’ın Kıbrıs adasında hiçbir zaman egemen güç olmadığı için Kıbrıs’la birleşmesinin mümkün olmadığı savunulmaktaydı.

 

 

 

Bu uzun tartışmalar sonucu BMGK’dan çıkan bir sonuç olmamış ve BMGK; Yunanistan’ın bu başvurusunu gündemine almayı reddetmiştir. Kilise Lideri Makarios, elebaşı Grivas aracılığıyla örgütlediği terörist örgüt EOKA’yı; BM’den bir sonuç çıkmaması üzerine Yunanistan devleti ile de kurduğu temas sonucu harekete geçirmiştir. 1 Nisan 1955 günü; terör örgütü EOKA tarafından ilk sabotaj gerçekleşmiş ve ilerleyen günlerde terörist saldırılar artarak devam etmiştir. Örgüt, bu saldırılarla İngiliz kolluk kuvvetleri ile İngiliz ordusu ve hükümet yetkililerini hedef almıştır. Şiddet eylemlerinin artması ve İngiliz devleti memurlarının bu eylemlerden ciddi zararlar alması sonucu Londra’da muhalefetin hükümete olan baskısı artmış ve İngiliz hükümeti tarafından yeni bir Kıbrıs politikası izlenmeye başlanmıştır.

 

 

 

Büyük Britanya’nın yeni politikası İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin dahil olacağı bir üçlü konferans yolu ile Kıbrıs’ın geleceğinin tayin edilmesi olmuştur. Büyük Britanya; Türkiye’nin konferansa dahil olmasına itiraz eden Yunanistan’a karşı; Lozan Barış Antlaşmasının 16. Maddesinin ikinci paragrafında yer alan hükmü göstermiş ve Türkiye’nin, ilgili topraklarda değişecek koşullar olması halinde haklarının saklı olduğuna vurgu yapmıştır.[18]

 

 

 

Görüldüğü üzere; Lozan Barış Antlaşmasının 16. Maddesinin İkinci Fıkrasında yer alan hükümler ile Büyük BritanyaTürkiye’nin, onun ardılı Osmanlı Devleti’ne ait olan ve mevcut statükosunu kabul etmiş olduğu topraklardaki statükonun değişecek olması halinde söz hakkı sahibi olduğunu tanımıştır. Türkiye’nin Kıbrıs’a bu olaylardan sonra yapacağı müdahalenin meşruiyeti için önemli konulardan biri de budur. Meşru bir müdahale için gerekli şartlar sağlanmıştır. Türkiye’nin Kıbrıs sorunu bilinci de bu sayede oluşmuş, hukuki haklar ise bu sayede korunmaya başlanmıştır.

 

 

 

  • Ortadoğu Bağlamında Lozan Barış Antlaşmasının 16. Maddesinin İncelenmesi

 

 

Lozan Barış Antlaşması, Sevr’de yer alan Ermeni Devletleri ile Kürt Devletlerinin kurulmasını engellemiş; Türkiye’nin büyük oranda Misak-ı Milli topraklarına sahip olmasını sağlamıştır. Ortadoğu Bağlamında, Türkiye-Irak sınırı bu yazıda da daha önce sözü edildiği üzere Lozan’ın üçüncü maddesine binaen yapılan 5 Haziran 1926 tarihli Türkiye, İngiltere ve Irak arasında “İyi Komşuluk Antlaşması” ile belirlenmiştir.

 

 

Türkiye bu antlaşma ile belirlenen sınırın dışında kalan topraklar üzerindeki veya bu topraklara ilişkin olarak her türlü haklarından ve sıfatlarından, Lozan’ın 16’ncı maddesi ile Irak Devleti lehine feragat etmiştir. Ancak aynı madde hükmü ile Kıbrıs örneğinde olduğu gibi bu topraklar üzerinde ilhak, istiklal veya herhangi bir idare şekli hakkında esas kabul edilen veya edilecek olan bütün kararlar konusunda, Türkiye’nin söz hakkına sahip olacağı saklı tutulmuştur.[19]

 

 

Anlaşılacağı üzere; Türkiye, bu topraklardaki statükoyu olduğu gibi kabul etmiş ve statükonun(rejimin, sınırların vs.) değişmesi halinde oluşacak olan haklarını saklı tutmuştur.

 

 

Yine Ankara Antlaşmasının 5. Maddesinde yer alan “Bağıtlı taraflardan her biri 1. Maddede belirlenen sınır çizgisinin kesinliğini ve bozulmazlığını kabul ederek, bunu değiştirmeyi amaçlayan herhangi bir girişime geçmekten sakınmayı yükümlenir.” Hükmü ile, İkinci Dünya Savaşından sonra 29 Mart 1946 tarihli ikinci Ankara antlaşması ile de 1926 Antlaşmasında belirlenen ve çizilen sınıra bağlı kalınacağı yinelenmiştir. Lozan’da verilen mücadelelerden yola çıkılarak 1926’da Irak sınırı oluşan ve 1946’da antlaşmayı Irak Devleti ile tazeleyen Türkiye; Irak sınırının değişmesi hususundaki herhangi bir girişimin hem 1946 hem de 1926 antlaşmalarına aykırı olacağını bilmektedir.

 

 

IKBY Başkanı Mesud Barzani 14 Mart 2016 tarihli demecinde “Lozan’dan beri bağımsız bir devlet olmanın hayalini kuruyoruz.” demiştir. Bu demeç, esasen, Lozan antlaşmasının 16. Maddesi ile 1926 ve 1946 antlaşmalarını anlatmaktadır. Barzani tarafından kurulan hayal ise hukuka aykırıdır. Nitekim bu demeçten sonra 25 Eylül 2017’de IKBY’de bir bağımsızlık referandumu olmuş ve yüzde 93 ile bağımsızlığa evet denilmiştir.[20] Irak Hükümeti ve Türkiye; sınırlarının değişmezliği ve Irak Hükümeti’nin buradaki egemenliği argümanlarından yola çıkarak Barzani’nin bu bağımsızlık girişimini reddetmiş ve bir dizi önlemler alınmıştır.[21]

 

 

Türkiye; konuyla ilgili olarak Güney Sınırlarında bir oldubittiye izin verilmeyeceğini belirtmiş, referandumdan bir hafta önce, 18 Eylül 2017’de Habur Sınır Kapısında TSK tarafından tatbikatlar düzenlenmiştir. IKBY; bu kanunsuz oldubitti çabası sonucunda Irak petrollerinde çok önemli bir yeri olan Kerkük’ü kaybetmiş, çeşitli ambargolara maruz kalmış ve ekonomik bir krize girmiştir. Türkiye, bu süreç boyunca çeşitli diplomatik temaslarda bulunarak ve geçmişteki antlaşmalar ile toprak bütünlüğünün korunması gerektiğini açıklayarak süreci başarı ile idare edebilmiştir. Türkiye’nin kullandığı sınırların değişmezliği argümanları ile oldubittinin kanunsuzluğu yönündeki kanıtlar Lozan Barış Antlaşması ve ardıllarına da dayandırılabilmektedir.[22]

 

 

  • Eritre-Yemen Davası Kapsamında Lozan Barış Antlaşması’nın 16. Maddesi’nin İncelenmesi

 

Eritre Hükümeti ile Yemen Hükümeti arasında 1995 yılının Ağustos ayında Kızıldeniz’deki adaların paylaşımı hususunda ihtilaf oluşmuştur. İki devlet arasında bir dizi gerginliğin yaşanması sonucunda; 21 Mayıs 1996 tarihinde iki ülkenin Dışişleri Bakanlıklarınca yayınlanan ‘Ortak Bildiri’ ve devamında gelen ‘İlkeler Üzerinde Anlaşma’ belgeleriyle[23] ilgili taraflarca, söz konusu ihtilafın hakkaniyet çerçevesinde, barışçıl şekilde çözülmesi için bir Hakem Heyeti kurulmasında mutabık kalınmıştır. Hakem Heyeti’nin uyacağı kurallar ve ilkeler; Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği aracılığıyla Fransa’nın da yardımıyla oluşturulmuştur.

 

 

Taraflar ikişer hakem seçmişler, hakemler ise bir heyet başkanı seçmişlerdir. Sonuç olarak beş kişilik bir Hakem Heyeti oluşturulmuştur. Heyetten iki konuda çalışması istenmiştir: Eritre ve Yemen Devletleri arasındaki ihtilafın kapsamını belirlemek[24] ve bu kapsamda egemenlik ihtilafını karara bağlamak.[25]

 

 

İhtilafın kapsamını belirlemek için her iki tarafın da iddialarının incelenmesi gerekir. Aşağıda Eritre Devleti ile Yemen Cumhuriyeti’nin iddialarından kısaca bahsedilmiştir:

 

 

4.4  Eritre Devleti’nin Hak İddiaları ve Dayanakları

 

 

1993 yılında Etiyopya’dan ayrılarak bağımsız bir devlet olan[26] EritreKızıldeniz’de bulunan ilgili adalar üzerindeki hak iddiasını; Etiyopya’dan ayrılıp bağımsız olduktan sonra bu adaların kendi egemenliğine geçtiğini söyleyerek başlatmıştır. ‘Terra Nullius’ yani hiçbir devlet yönetiminde olmayan statüdeki toprakların, devletler arası hukukun ‘etkin işgal’ ilkesine dayanarak, belirli koşulların sağlanması sonucunda bir devletin kontrolüne geçebileceğini savunan Eritre; iddialarını da bu koşullardan biri olarak egemenliğin haleflere aktarılması üzerinde temellendirmiştir.

 

 

  1. Yüzyılın ilk yarısında Kızıldeniz’in her iki tarafında da kesin bir hakimiyete sahip olan Osmanlı Devleti; 19. Yüzyılın sonunda; İtalya’nın sömürge hedefleri doğrultusunda buradaki hakimiyetini muhafaza etmeyi başaramamıştır. 1890 yılında, Eritre, İtalyanlar tarafından bir İtalyan kolonisi olarak ilan edilmiş; 1892 yılında ise, dörtte üçü Eritre karasuları içerisinde kalan ve 1995 yılında Eritre ve Yemen Devletleri arasındaki Kızıldeniz Adaları ihtilafının konularından biri olacak olan Mohabbokah adaları; Büyük Britanya tarafından İtalyan toprağı olarak kabul edilmiştir. Bu husus; Eritre’nin yetki ve/veya egemenlik devri konusundaki dayanaklarından biri olmuştur.

 

 

Eritre’nin Kızıldeniz’deki ilgili adalar üzerindeki hak iddialarından bir diğeri de Zukur-Hanish adalarına yöneliktir. Birinci Dünya Savaşı bitiminde Zukur-Hanish adalarını düzenleyen,denetleyen ve buralarda deniz fenerleri inşa eden İtalya; Eritre’nin hak taleplerinde deniz feneri inşa etmenin ve adaları denetlemenin bir egemenlik alameti olabileceği yönünde yer almıştır.

 

 

Eritre Devleti; Lozan Barış Antlaşmasının 16. Maddesi ile adaların herhangi bir ülkenin yararına açıkça devredilmediğini savunmakta; söz konusu madde ile Türkiye’nin buralardaki haklarından vazgeçtiğini fakat bunun bir devir olmadığını söylemektedir. 16. Maddenin ikinci fıkrası uyarınca ilgili topraklar ve adaların statülerinin yine ilgili devletlerce belirleneceği yer almaktadır. Lozan’ın 16. Maddesinden sonra bu adalarda herhangi bir anlaşma girişimi olmadığı için; devredilmemiş olan bu adaların Terra Nillius statüsüne girmiş olduğu; bundan sonra ise İtalya’nın ilgili bölgeye iki dünya savaşı arasındaki hizmeti ve ilgisinin sebebiyle bu ada ve ada gruplarının ‘etkin işgal’ ilkesi ile İtalya’nın olduğu; bu hakların, İtalya’dan,Eritre ile Etiyopya’nın Etiyopya Devleti çatısı ve adı altında birleşmesi ile Etiyopya’ya devredildiği, yeniden bağımsızlık ilanı ile de tekrar Eritre’ye egemenlik devri olduğunu iddia etmiştir.

 

 

4.5.  Yemen Cumhuriyeti’nin Hak İddiaları ve Dayanakları

Yemen Cumhuriyeti’nin hak iddiaları da tıpkı Eritre Devleti gibi söz konusu adaların tümünün kendisine ait olduğu yönündedir. Bu iddialar; Osmanlı Devleti’nden de eskiye, 6. Yüzyıla kadar giden Bilad-el Yemen (Yemen Ülkesi) üzerinde yoğunlaşmaktadır. Yemen, ihtilafa söz konusu olan ada gruplarından Zukur-Hanish adalarının isimlerinin bile Arapça kökenli olduğunu söyleyerek iddiasını ‘tarihi hak iddiası’ temelinde güçlendirmeye çalışmıştır.[27]

 

 

Yemen Cumhuriyeti, “Yemen Ülkesi”nin tarihinin çeşitli dönemlerinde Osmanlı Devleti hakimiyetine girmiş olmasının sürekliliği bozmayacağını iddia etmiştir. Yine buna istinaden, Yemen Cumhuriyeti, 18 ve 19. Yüzyıllarda çizilen haritalarda Yemen’in bağımsız ve sınırları belirli bir devlet olarak çizilmiş olduğunu heyete göstererek iddiasını destekleme yoluna gitmiştir. Yemen’in iddiasını desteklemek için kullandığı bir başka argüman ise, Yemen’in Osmanlı Devleti içerisinde bir tür federe yapıda bulunduğu yönündedir.

 

 

Yemen Cumhuriyeti, İtalya ve Büyük Britanya arasında yapılan 1938 tarihli antlaşma ile İtalya’nın Büyük Britanya’ya egemenlik ve yetki kullanımının Hanish adalar grubuna yansıtılmayacağı garantisini vermiş olduğunu da belirterek Eritre’nin ‘egemenlik devri’ tezinin geçersiz olduğunu ileri sürmüştür. Yemen, Lozan Barış Antlaşmasına taraf olmadığı için burada alınan herhangi bir kararın kendisi için bağlayıcılığı olmayacağını da ileri sürmüştür.

 

 

Yemen ayrıca, yaklaşık 50 yıldır lisanslamış olduğu petrol arama ve işletme belgesinin de yine bir Münhasır Ekonomik Bölge/Deniz Yetki Alanı alameti olduğunu iddia etmiştir. Eritre ise buna, kendisinin ardılı olan ve ayrılarak bağımsızlık ilan ettiği Etiyopya’nın da benzer şekilli faaliyetlerde bulunduğunu belirterek karşılık vermiş ve ayrıca Yemen’in petrol arama lisanslarına yönelik faaliyetlerinin ekonomik bir faaliyet olmaktan çok bilimsel araştırma olarak değerlendirilmesi gerektiğini iddia etmiştir.[28]

 

 

4.6  Dava Sonucu

 

 

Davanın sonucuyla ilgili değerlendirme ve alınan kararların mealen aktarımı yapılacaktır. Davayla ilgili detaylara ulaşmak için yazının başında verilen bağlantı kullanılabilir. Hakem Heyeti’nin kararlarıyla ilgili bazı önemli maddeler:

 

 

  • Osmanlı Devleti ile Yemen Muhtariyeti farklıdır. Yemen Muhtarı dağlık ve iç bölgelerde Muhtariyet yetkilerini kullanmıştır dolayısıyla Kızıldeniz kıyılarında egemen değildir. Öte yandan, Osmanlı Devleti’nin Yemen Valisi’nin 1917 yılına kadar Kızıldeniz kıyılarında münhasır haklar kullandığı tespit edilmiştir.

 

  • Batılı güçlerin menfaatleri doğrultusunda bölgede ‘doğrudan’ var oldukları sürece 16. Maddenin konusu olan egemenlik durumu belirsizliğini korumuştur.

 

  • Osmanlı Devleti’nin Kızıldeniz’in her iki yakasındaki mutlak hakimiyeti 1880’lere kadar sabittir. Arap yarımadası tarafındaki hakimiyeti ise 1. Dünya Savaşı’na kadar uzanmaktadır. Osmanlı Devleti, yönetimi boyunca, Kızıldeniz’deki adaların yönetimleri için adaların yakın oldukları yakanın valisini görevlendirmiştir. Eritre-Afrika tarafına yakın olan adalar Afrika’daki vali tarafından, Yemen-Arap Yarımadası tarafına yakın olan adalar ise oradaki vali tarafından yönetilmiştir.

 

  • Yemen, Bilad-el Yemen (Yemen ülkesi) iddiası ile antik çağlardan bu yana süren bir varlık ile hak sahibi olduğunu iddia etmiş olsa bile devletler arası hukukun ülkesel egemenlik kuralları bu tezi desteklememektedir.

 

  • Yemen, Bilad-el Yemen iddiası ile gelen tarihi hak iddiasını ‘geri dönme’ iddiası olarak şekillendirmektedir. ‘Geri dönme’ iddiası ile, Türkiye’nin Lozan antlaşması ile bu adalardaki haklardan vazgeçtiğini söyleyerek bu adaların Yemen’e geri dönmesi gerektiğini söylemiştir. Hakem Heyeti’ne göre ise devletler arası hukukta ‘geri dönme’ argümanını dayalı bir ilke veya kural bulunmamaktadır.

 

  • Türkiye, Lozan Barış Antlaşması’nın 16. Maddesi ile feragat ettiği haklarından itilaf devletleri yararına vazgeçmemiştir. Sevr antlaşmasıyla ise vazgeçmiştir. Sevr antlaşmasının 132. Maddesi: “Türkiye, işbu Andlaşma ile saplanan sınırları dışında, işbu Andlaşma gereğince başka herhangi bir düzenleme konusu yapılmamış Avrupa dışındaki bütün topraklar üzerinde, ya da topraklara ilişkin olarak, ileri sürebileceği tüm haklarından ve sıfatlarından, her bakımdan, Başlıca Müttefik Devletler yararına vazgeçtiğini bildirir. Türkiye, yukarıdaki hükmim sonuçlarını düzenlemek için, Başlıca Müttefik Devletlerin, gerektiğinde üçüncü Devletlerle anlaşarak, aldıkları ya da alacakları imlenilen tanımayı ve kabul etmeyi yükümlenir.” Şeklindedir. Fakat öte yandan Lozan Barış Antlaşması’nın 16. Maddesinde yukarıdaki dayatmalar ve kabullenmeler bulunmamaktadır. Sevr Antlaşması hiçbir zaman uygulanamadığı için ilgili adaların 1923 Lozan Barış Antlaşması’na kadar direkt Türkiye’nin kontrolünde olduğunun kabul edilmesi gerekir.

 

  • Lozan Barış Antlaşması’nın 16. Maddesinin ikinci fıkrasında ilgili toprakların, adaların, ada gruplarının ve benzerlerinin kaderi ilgili taraflar arasında kararlaştırılacak şekilde belirlenecektir denildiğine göre; herhangi bir devletin tek başına buralarda ‘etkin işgal’ yöntemiyle zilyetlik/egemenlik oluşturabilmesi söz konusu değildir.

 

  • Maddenin ikinci fıkrasında ilgili taraflar anlaşana kadar adaların statülerinin belirsiz kalacağı yönündeki objektif anlam dolayısıyla Lozan Barış Antlaşması, ilgili konu için taraf olmayan devletler için de bağlayıcıdır.

 

  • İtalya’nın iki dünya savaşı arası dönemde adaları çeşitli sebeplerle kullanmasına ve buralarda ihtiraslar sergilemesine rağmen Büyük Britanya’ya adalarının aidiyetinin belirsiz olduğu konusunda 1923 Lozan Barış Antlaşması’na uyulacağı garantisi verdiği tespit edilmiştir.

 

  • Yemen’in “Bilad-El Yemen” argümanı ile ortaya koyduğu ve antik çağlara dayandığı iddia edilen tarihsel varlığın çağdaş anlamda bir münhasır egemenlik içeremeyeceğine karar verilmiştir.[29]

 

  • Eritre-Yemen Davasının Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar(EGAYDAAK) Bağlamında İncelenmesi ve Değerlendirilmesi

 

5.1. Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar Sorunu (EGAYDAAK)

 

 

Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Barış Antlaşması dönemindeki donanma eksikliği ve deniz hakimiyetinin yoksunluğu sebebiyle, Bozcaada ve Gökçeada gibi anakara olan Anadolu topraklarına yakın ve boğazların girişini kontrol eden iki ada dışındaki Boğazönü ve Doğu Ege adalarını, ismen de zikretmek suretiyle Yunanistan’a devretmiştir.

 

 

İsmen zikredilmeyen adalar ise hukuki statü olarak devredilmemiş oldular. 12 Adalar, Trablusgarp Savaşında İtalyanlar tarafından işgal edilip, savaş sonunda Osmanlı Devleti’nebırakılmasına rağmen, donanması bulunmayan Osmanlı Devleti adalara otorite kuramamış, Balkan Savaşı ve devamında yaşanan Birinci Dünya Savaşındaise adalarda resmi olmayan işgaller sürdürülmüştür. Lozan Antlaşması ile ise 12 Adalar İtalya’ya devredilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan 1947 Paris Antlaşmasıyla ise İtalya, bu adaları Yunanistan’a devretmiştir. İsmen zikredilen adalar dışında kalan diğer coğrafi varlıklar statüleri belirlenmemiş ve Lozan Barış Antlaşması’nın 16. Maddesinin ikinci fıkrasında yer alacak şekilde gelecekte ilgili taraflarca düzenlenmesi için bırakılmıştır.

 

 

İsmen zikredilmeyen bu adaların günümüzdeki konumu halen belirsiz olup, Yunanistan Devleti’nin ‘Helen Devleti, Antik Yunan’ gibi tarihsel iddialara dayanarak bu adaların antlaşmayla devredilmese bile kendisine döndüğü argümanı bulunmaktadır. Yunanistan Devleti bazen de bu adaların kendisine antlaşmalarla devredildiğini iddia etmektedir. Bazen ise Lozan Barış Antlaşması’nın kendisi için bağlayıcı olmadığını söylemektedir. Görüldüğü üzere, Yunanistan’ın bu konudaki tutarsızlığı ortadadır.

 

 

152’den fazla ada, adacık ve kayalığın egemenliği antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiştir. Dolayısıyla bu coğrafi varlıklar belirsiz statüde bulunmaktadır.[30]

 

 

5.2. Eritre-Yemen Davası ile EGAYDAAK Konusunun İncelenmesi

 

 

Eritre-Yemen davası, varılan sonuç itibariyle Lozan Barış Antlaşması’nın kapsadığı ve 16. Madde ile belirsizlik oluşan coğrafya için oldukça bağlayıcı hükümler içermektedir. Bu hükümler aşağıda sıralanmıştır:

 

 

1)Yunanistan’ın Lozan Barış Antlaşması’na taraf olmadığı ve sadece gözlemci statüsünde bulunduğu için bu antlaşmanın kendisine yönelik bağlayıcı bir hükmü bulunmadığı iddiası, Hakem Heyeti’nin aldığı ve bu yazının 4. Başlığının C.3 alt başlığındaki 8. Maddede verilen kararla çürütülmüştür.

 

 

2) Lozan Barış Antlaşması ile Sevr Antlaşması arasındaki keskin farklar ortaya koyulmuştur. Türkiye’nin Lozan Barış Antlaşması’nın 16. Maddesi ile feragat ettiği haklarının ve aynı maddenin ikinci fıkrasıyla saklı tuttuğu haklarının hiçbirinin dönemin İtilaf Devletleri’nin yararına olacak şekilde beyan edilmediği açığa kavuşmuştur.

 

 

3)Tıpkı Yemen’in antik çağlara dayanan “Bilad-el Yemen” iddiası gibi Yunanistan’ın da Antik Yunan iddiası bulunmaktadır. Bu iddiaların devletler arası hukukun ülkesel egemenlik kurallarına uymadığı tespit edilmiştir.

 

 

4)Tıpkı Yemen gibi Yunanistan da EGAYDAAK hususundaki iddialarını ‘geri dönme’ argümanına dayanmaktadır. Bu iddialar, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra Türkiye’nin Lozan Barış Antlaşmasıyla ilgili toprak ve adalardaki haklarından vazgeçmesi sebebiyle buraların sözde asıl sahiplerine geri dönmesi gerektiğine dayalıdır. Fakat Hakem Heyetince alınan kararlar doğrultusunda ‘geri dönme’ argümanının devletler arası hukukun herhangi bir kuralı veya ilkesi doğrultusunda olmadığına karar verilmiştir.

5)Yunanistan Devleti, bazı kayalık ve adalara ‘zorlama’ şekilde turist geziler düzenlemekte, bayraklarını asmakta; deniz fenerleri ve şamandıralar koymaktadır. Bunları yaparak devletler arası hukukun ‘etkin işgal’ ilkesine dayanmak isteyen Yunanistan’ın bu çabaları; bu yazının 4. başlığını C.3 alt başlığında yer alan 7. Maddenin içeriğinde de görüleceği şekilde yersizdir ve meşruiyet yaratamaz.

6)İtalya’nın C.3 alt başlığı 9. Maddede yer alan güvencelerinden de anlaşılacağı üzere; Lozan Barış Antlaşması’na taraf olan İtilaf Devletleri’nin en az iki büyük devleti tarafından da, Lozan Barış Antlaşması’nın 16. Maddesiyle Türkiye’nin haklarından feragat ettiğini açıkladığı coğrafi varlıkların ‘belirsizlik’ statüsü kabul edilmiştir.

 

7)Tıpkı Yemen’in Kızıldeniz’de yaptığı gibi Yunanistan’ın da antik tarihe uzanan bir varlık iddia ettiği EGAYDAAK coğrafyasında; antik varlığın günümüzdeki çağdaş anlamda münhasır bir egemenliğe sebep olamayacağı tasdik edilmiştir.

 

 

 

 

 

Sonuç

Türkiye Cumhuriyeti Devleti; kendisinin kurucu belgesi niteliğinde sayılabilecek olan Lozan Barış Antlaşması ile sınırlarını belirlemiş, içeride ve dışarıda bağımsız bir devlet iradesi ortaya koymuştur. Bu Antlaşma ile beraber Türkiye Cumhuriyeti Devleti; Birinci Dünya Savaşından bugüne kadar gelebilen tek Barış Antlaşmasına sahip olan devlettir. Müzakereler boyunca çok çetin tartışmalar yaşanmış; Türkiye, Lozan’ın 16. Maddesinin ikinci fıkrasında yer alan hükümler için gerekirse müzakereleri kesebilecek olduğunu göstermiştir.[31]

 

 

Türkiye Cumhuriyeti, göstermiş olduğu bu irade sayesinde 1950’lerin Kıbrıs problemine dahil olabilmiş, Güneyinde kurulacak bir Barzani Kürt Devleti’nin oluşmasını da diplomatik çabalar ile, Lozan, 1926 ve 1946 Ankara Antlaşmalarından gelen tarihi dayanakların da oluşturduğu meşruiyetin de katkılarıyla ortak bir uluslararası ortam hazırlayarak engelleyebilmiştir. Bu meşruiyet sadece Türkiye için değil, Irak hükümeti için de geçerlidir ve bu sınırların değişmezliği ile tarafların değiştirmek üzere hiçbir harekete girişmeyeceği beyanı Irak Hükümeti için de bu bağımsızlık çabasını engellemek için kullanılan argümanlardan biri olabilmiştir.

 

 

Türkiye, Lozan Barış Antlaşması dolayısıyla sınırının bulunduğu, yakın ve Osmanlı coğrafyasında bulunan ülkelerin mevcut statükolarının, sınırlarının ve rejimin değişmesi gibi konularda temelde Lozan Barış Antlaşması’nın 16. Maddesinin ikinci fıkrasına atıfta bulunarak, sahada veya diplomatik alanda atacağı her adım için güçlü bir uluslararası meşruiyet oluşturma imkânına sahiptir. Ayrıca yine Lozan Barış Antlaşması’nın hükümleri gereği Egemenliği Antlaşmalarla Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar konusunda da Türkiye’nin atabileceği diplomatik adımlar, alabileceği önlemler bulunmaktadır. Türkiye, Lozan Barış Antlaşması’nın hükümlerinin tasdik edildiği ve EGAAYDAK konusunda örnek sunabileceği Eritre-Yemen davası gibi bir davaya sahiptir.

 

 

Ayriyeten görülmektedir ki Yunanistan’ın antik çağlara uzanan tezleri de geçersizdir. Bu tezler sadece EGAAYDAK konusu için değil coğrafyadaki pek çok konu için ileri sürülmektedir. Bu sebepten dolayı Bilad-el Yemen gibi antik çağlara uzanan bu tezlerin çürütülmesi Türkiye’nin batı sınırlarındaki mesnetsiz Yunan iddialarının da çürütülmesi için önemli bir meşruiyet dayanağıdır. Çağdaş anlamda otorite oluşumu ile beraber aydınlanabilen çağlardaki meşru yönetimler bakımından Türkiye’nin hukuksal perspektifte Adalar Denizinde de Kıbrıs’ta da meşru hakları olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu gerçeğe bağlı kalınarak ve gerekli içtihat oluşturularak atılacak her bir diplomatik adım, Türkiye’nin Mavi Vatan mücadelesine çok büyük katkılar sunabilecektir.

 

 

 

Alperen OKAY

 

BAU DEGS Gönüllü Genç Destek Araştırmacısı

 

Arda ÇELİK

 

BAU DEGS Gönüllü Genç Destek Araştırmacısı

 

KAYNAKÇA

 

[1]Williamson Murray; Jim Lacey (2009). The Making of Peace: Rulers, States, and the Aftermath of War. Cambridge UP. p. 209. ISBN 9780521517195.

 

[2]Sabah, “Mondros Ateşkes Antlaşması’nın Maddeleri Nelerdir?”,  23.01.2017. https://www.sabah.com.tr/egitim/2017/01/23/mondros-ateskes-antlasmasinin-maddeleri-nelerdir (Son Erişim Tarihi: 04.12.2020)

 

[3]Milliyet, “Sevr Antlaşması Kısaca Özeti: Tarihi, Maddeleri (Şartları), Önemi Ve Özellikleri” 23.07.2020. https://www.milliyet.com.tr/gundem/sevr-antlasmasi-kisaca-ozeti-tarihi-maddeleri-sartlari-onemi-ve-ozellikleri-6266634 (Son Erişim Tarihi: 03.12.2020)

 

[4]Sözcü, “Mudanya Ateşkes Antlaşması ve Tarihi Zafer” 11.10.2018. https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/11-ekim-1922-mudanya-ateskes-antlasmasi-ve-tarihi-zafer-2672489/ (Son Erişim Tarihi: 04.12.2020)

 

[5]http://www.ismetinonu.org.tr/mudanya-ateskes-antlasmasi-ve-ismet-pasa/ (Son Erişim Tarihi: 04.12.2020)

 

[6]http://www.ait.hacettepe.edu.tr/egitim/ait203204/II1.pdf (Son Erişim Tarihi: 04.12.2020)

 

[7]https://www.atam.gov.tr/nutuk/saltanatin-kaldirilmasi (Son Erişim Tarihi: 04.12.2020)

 

[8]İhsan Güneş, “Vahdettin’in Amerikan Başkanına Mektubu” http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/18/33/254.pdf (Son Erişim Tarihi: 04.12.2020)

 

[9] Şimşir, Bilal, “Lozan ve Çağdaş Türkiye’nin Doğuşu,” 70. Yılında Lozan Barış Antlaşması, Ankara, İnönü Vakfı, 1993, s. 25-44

 

[10] ; Jeffery, Keith ve Alan Sharp, “Lord Curzon ve 1 922-23 Lozan Konferansında G izli istihbaratın Kullanımı”, 70. Yılıııda Lozan Barış Antlaşması, Uluslararası Seminer, Ankara, lnönü Vakfı, 1 994, s. 145-153

 

[11] 1923 Lozan Barış Antlaşması Madde 59

 

[12]Tarık Saygı, “Lozan Antlaşması’nda Musul Sorunu Ve Hatay Meselesi” s. 166

 

[13]Ege Sorunları Paneli, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi S 33-34, Mayıs-Kasım 2004, s. 167-21

 

[14]1923 Lozan Barış Antlaşması Madde 20

 

[15] Melek Fırat. “1945-1960 Yunanistan’la ilişkiler”, Baskın Oran (ed.), Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler. Yorumlar, cilt t, 6. Baskı, lstanbul, iletişim Yayınları, 2002. s. 596

 

[16]Ay, s. 596

 

[17] Ay, s. 596

 

[18]Ege Sorunları Paneli, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi S 33-34, Mayıs-Kasım 2004, s. 167-21

 

[19]Milliyet, “Türkiye Musul ve Kerkük’te İlgili Taraflardan Biridir” 19.09.2014. https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/dusunenlerin-dusuncesi/turkiye-musul-ve-kerkuk-te-ilgili-taraflardan-biridir-1942397 (Son Erişim Tarihi: 03.12.2020)

 

[20]T24, “IKBY Bağımsızlık Referandum Sonuçları Evet Yüzde 90’ı Üzerinde” 25.09.2017 https://t24.com.tr/haber/ikby-bagimsizlik-referandum-sonuclari-evet-yuzde-90in-uzerinde,448829 (Son Erişim Tarihi: 03.12.2020)

 

[21]AA, “Başbakan Yardımcısı Bozdağ: Irak’ın kuzeyinde bir oldu bittiye Türkiye izin vermez.” 19.09.2017. https://www.aa.com.tr/tr/gunun-basliklari/basbakan-yardimcisi-bozdag-irakin-kuzeyinde-bir-oldu-bittiye-turkiye-izin-vermez/913774 (Son Erişim Tarihi: 04.12.2020)

 

[22]https://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/sinan-meydan/kurdistan-projesine-karsi-lozan-ve-ankara-antlasmalari-2023506/

 

[23] http://www.pca-cpa.org/KRYKagreeprinc.htm.

 

[24] Agreement on Principles, article 1/2/a

 

[25] Agrecment on Principles, article 1/2/b/i/ii

 

[26] http://www.un.org/Overview/unmember.htm.

 

[27] http://www.pca-epa.org/ER-Yechapl.htm.. para. 38, 40.

 

[28] http://www.pca-cpa.org/ER-YEchap9.htm.. para. 389-439

 

[29] http://www.pca-cpa.org/ER-YEchap9.htm.. para. 389-439

 

[30]Aydınlık, “Ege Denizindeki Gri Bölgeler” 02.03.2014. https://www.aydinlik.com.tr/ege-denizindeki-gri-bolgeler (Son Erişim Tarihi: 04.12.2020)

 

[31]Ege Sorunları Paneli, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi S 33-34, Mayıs-Kasım 2004, s. 167-21