SEVR’DEN LOZAN’A TÜRK KURTULUŞ SAVAŞI VE TÜRKİYE CUMHURİYETİNE MİRASI

9 Aralık 2020

GİRİŞ

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu belgesi niteliğinde olan 1923 Lozan Barış Antlaşması; sadece imzalandığı dönem için değil, gelecek için de bazı şartlar sunmaktadır. Bu şartlar; 1923 Lozan Barış Antlaşması’nın bazen farklı durumlarla yenilenmesine ve bunun üye devletlerce tasdik edilmesine, örneğin Montrö Boğazlar Sözleşmesi, bazen de bir yenilenme olmadan ilgili durumlarda söz hakkı sahibi olan tarafların belirlenmesiyle gerçekleşmektedir.

Söz hakkı sahibi olan ilgili taraflar, 1923 Lozan Antlaşması’nın belirli maddelerinde dolaylı olarak, 16. Maddesinde ise direkt olarak söz konusu toprakların geleceği hususunda yetkilendirilmiştir. Bu yetki kapsamında ilgili tarafların yükümlülükleri ve sınırları belirlenmiştir. Buradan hareketle çalışmanın temel araştırma soruları; 1923 Lozan Barış Antlaşması’nın Türkiye Cumhuriyeti Devleti için ne anlam ifade ettiği, neden önemli olduğu, bu antlaşma kapsamında Türk politika yapıcılarının müzakere konularına yaklaşımları ve hangi maddelere neden çekince koydukları, bu soruların verilebilecek hangi somut örneklerle açıklanacağı, Yunan tezlerinin neden geçersiz olduğu ve bu hususun Türkiye’nin Mavi Vatan mücadelesine ne tür katkılarının olabileceğidir.

Bu yazıda 1923 Lozan Barış Antlaşması’nda yer alan şartlar, taraflar ve ilgili topraklar ile doğabilecek haklar antlaşmanın 16. Maddesi etrafınca incelenecektir. Bu amaca hizmet etmek üzere 1923 Lozan Barış Antlaşması’na giden süreçten bahsedilecek, bu sürecin konu bağlamında içselleştirilebilmesine odaklanılacaktır. Yine bu amaca yönelik olarak 1950’lerin Kıbrıs problemi, geçmişte vuku bulan Eritre-Yemen davası, Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar ile Türkiye Cumhuriyeti’nin Ortadoğu’da kendisine sınırı olan ülkeler hakkında bu ülkelerin sınırlarında gelecekte yaşanabilecek muhtemel değişimler için söz sahibi olma hakkı incelenecektir.

      1) TARİHSEL ARKA PLAN

1914 yılında başlayıp 1918 yılında sona eren 1. Dünya Savaşı, dünyanın devletler arası nizamını değiştiren savaşlardan biri olmuştur. Dünya savaşı, adından da anlaşılacağı üzere dünyanın pek çok farklı coğrafyasındaki devletlerin paktlar halinde savaşa girdiği bir savaş olarak tarih sahnesinde yerini almıştır. 1. Dünya Savaşı’na katılan ülkeler “İttifak” ve “İtilaf” paktları olmak üzere 2 grupta incelenir.

İttifak Devletleri: Almanya, Avusturya, Macar İmparatorluğu, İtalya(1915’e kadar.), Bulgaristan, Osmanlı Devleti.

İtilaf Devletleri: İngiltere, Rusya, Fransa, İtalya(1915’den sonra.), Sırbistan, Japonya, Romanya, Portekiz, ABD, Brezilya, Yunanistan.

İttifak Devletleri için savaş, genel anlamda yıkıcı yenilgilerle sonuçlanmıştır. Savaştığı cephelerin büyük bir kısmında yenilen İttifak Devletleri, benzer yenilgileri diplomasi masalarında da almıştır.

Almanya Versay gibi ağır antlaşmalar imzalarken, ki Versay Antlaşması Avrupa’da başlayan ve tüm dünyaya yayılan 2. Dünya Savaşı’nın başlamasına sebep olacaktır, Fransız Mareşal Ferdinand Foch Versay için “Bu barış değildir, bu 20 yıllık bir ateşkestir.” demiştir.[1]Osmanlı Devleti ise önce Mondros Mütarekesi, akabinde ise imzaladığı Sevr Barış Antlaşması ile çok sınırlı ve yabancı devletler tarafından kontrole tabi bir ordusu bulunan, boğazlarının hakimiyeti yabancı devletlerde olan bir devlet haline gelmiştir.

  • MONDROS ATEŞKES ANTLAŞMASI

Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’nda yenik düşmesinden sonra 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşma, koştuğu şartlar gereğince Osmanlı için çok ağır bir antlaşma olarak nitelendirilmiştir. Osmanlı adına Bahriye Nazırı Rauf Bey ile İtilaf Devletleri arasında Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda imzalanmıştır. Antlaşmaya göre Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında savaş 31 Ekim tarihinde (İmzalandıktan 1 gün sonra.) sona erecektir.

Mondros Ateşkes Antlaşması ile Osmanlı Devleti, İtilaf Devletleri için işgale açık, savunmasız bir ülke haline gelmiştir. Mondros Antlaşması toplam 25 Maddeden oluşur. Bazı önemli maddeleri belirtmek, antlaşmanın ağırlığını göstermeye yetecektir.

*Osmanlı Devleti suları içerisinde bulunan tüm mayınlar taranarak temizlenecektir.

*İstanbul ve Çanakkale Boğazları açılacak, Karadeniz işgal edilecektir.

*Osmanlı Ordusu hudutların korunması ve asayişin temini dışında terhis edilecektir.

*İtilaf Devletlerini tehdit edici bir durum olması halinde, tehdit gelen bölge işgal İtilaf Devletlerince işgal edilebilecektir.

*İtilaf Devletleri Osmanlı Devleti’nin demir yollarından istifade edebileceği gibi tüm Osmanlı ticaret gemileri İtilaf Devletleri’nin emrinde olacaktır.

*Toros Tünelleri İtilaf Devletleri tarafından işgal edilecektir.

*Osmanlı’ya ait tüm savaş gemileri teslim olacak, belirlenen limanların içerisinde İtilaf Devletleri tarafından gözaltında tutulacaklardır.[2]

  • MONDROS ATEŞKES ANTLAŞMASININ ÖNEMİ

Mondros Ateşkes Antlaşması Osmanlı Devleti’ni ekonomik, askeri, haberleşme bakımından İtilaf Devletleri’nin denetimine ve kontrolüne bırakmaktadır. Mondros Ateşkes Antlaşması ile bağımsız bir Osmanlı’dan söz etmek mümkün değildir zira antlaşma Osmanlı Devleti’ni İtilaf Devletleri’ne açmış, istedikleri gibi hareket etme şansı vermiştir. Osmanlı ordusu terhis edilmiş, tüm iletişim araçlarına el konulmuştur. Bu durum Osmanlı’nın tamamen savunmasız kalmasına yol açmıştır. Ayrıca antlaşmanın 24. maddesinde Doğu Anadolu Bölgesi sınırlarında Ermeni Devleti kurulması amaçlanmıştır. Antlaşmadan hemen sonra İtilaf Devletleri, Anadolu’da işgallere başlamışlardır. Böylece İtilaf Devletleri asıl hedeflerinin ne olduğunu göstermişlerdir.

  • SEVR BARIŞ ANTLAŞMASI

İtilaf devletleri savaşta kaybeden ittifak devletlerinin her biri için antlaşma yapmak üzere Paris Barış Konferansında toplanmıştır. Toplanan İtilaf Devletleri yetkilileri, İttifak Devletleri’nin her biri için özel antlaşma oluşturmuştur. Osmanlı Devleti için ise Sevr Barış Antlaşması oluşturulmuştur. Sevr, Osmanlı’ya dayatılan sözde barış antlaşmalarından bir tanesidir. Sevr Barış Antlaşması tıpkı Mondros Mütarekesi gibi ağır şartlar içermektedir. Sevr Barış Antlaşması, Mondros Mütarekesi’nden farklı olarak direkt işgal ve toprak paylaşımını amaçlamaktadır. Buna göre Osmanlı Devleti toprakları Avrupalı devletler tarafından paylaşılacaktır. Zaten haberleşme, ticaret, askeri olarak kısıtlanan Osmanlı, Sevr Barış Antlaşması’na karşı direnç gösterememiştir. Sevr Barış Antlaşması, İstanbul Hükümeti tarafından imzalanmış ve askıda kalmış bir antlaşma olarak tarihte yerini almıştır. İlgili antlaşma, tüm Anadolu’da Milli Mücadele’nin doğmasına sebep olan bir antlaşma olmuştur. Sevr Barış Antlaşması, Kurtuluş Savaşı için bir fitil olmuştur, fitili ateşleyen ise Mustafa Kemal olacaktır.

Kuva-yi Milliye Ordusu, Sevr Barış Antlaşması’nı reddetmiş ve Anadolu’da düşmana karşı büyük bir direniş başlatmıştır. Anadolu’da başlatılan bu direniş neticesinde Sevr antlaşması Osmanlı Devletine dayatılsa da yalnızca İstanbul hükümeti tarafından 10 Ağustos 1920 tarihinde, antlaşmanın dili Fransızca, İngilizce ve İtalyanca olacak şekilde imzalanmıştır.

  • SEVR BARIŞ ANTLAŞMASININ BAZI ÖNEMLİ MADDELERİ

Aşağıda Sevr Barış Antlaşması’nın bazı önemli maddeleri sıralanmıştır:

*Batı Anadolu ve Doğu Trakya, Yunanistan’a bırakılacaktır.

*Ege adalarının hepsi Yunanistan’a verilecektir.

*Rodos ve 12 Ada ise İtalya devletine bırakılacaktır.

*Osmanlı imparatorluğunun Doğu Anadolu bölgesinde bir Ermeni devleti kurulacaktır.

*Kapitülasyonlar devam edecektir.

*Hicaz bağımsız bir devlet olacaktır.

* Irak ve Musul İngiltere’ye bırakılacaktır.

*Boğazlar bütün devletlere açık bırakılacaktır. Savaş esnasında dahi savaş gemileri boğazdan geçirilecektir. Boğazları kontrol eden bir komisyon kurulacak ve bu komisyonda Türk üye bulunmayacaktır.

*Osmanlı Devleti savaş tazminatı ödemeyecektir. [3]

Sevr Barış Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin bağımsızlığını ve topraklarını kaybetmesi ile sonuçlanmıştır. Son yıllarını ağır savaşlarla geçiren Osmanlı Devleti, sırasıyla Mondros ve Sevr’de imzalanan iki antlaşma ile birlikte bağımsız bir devlet olma niteliğini yitirmiştir. Bu gidişata “Dur” demek adına Milli Mücadele başlatılmıştır. Milli Mücadele sonucunda Mondros Mütarekesi yerini bir zafer antlaşması olan Mudanya Mütarekesi’ne, Sevr Barış Antlaşması ise bağımsızlık antlaşması olan Lozan Barış Antlaşması’na bırakacaktır.

      2) TÜRK KURTULUŞ SAVAŞI VE BAĞIMSIZLIK DİPLOMASİSİ

  • MUDANYA MÜTAREKESİ

Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde yürütülen Türk Kurtuluş Savaşı’nın sona ermesi ve Çanakkale Krizi’nin atlatılmasıyla birlikte, İtilaf Devletleri tarafından TBMM’ye mütareke çağrısında bulunulmuştur. Türk tarafından İsmet (İnönü) Paşa, Fevzi (Çakmak) Paşa ve Refet (Bele) Paşa’nın bulunduğu, İtilaf Devletleri tarafında ise Birleşik Krallık adına General Harington, Fransa adına General Charpy ve İtalya adına ise General Mombelli’nin bulunduğu görüşmeler 3 Ekim 1922 tarihinde Bursa’nın Mudanya ilçesinde başlamış ve çeşitli gerginlikler yaşanmasına rağmen 11 Ekim 1922 tarihinde tüm katılımcıların uzlaşmasıyla sonuçlanmıştır. Bu mütarekeye Yunan tarafı, bizzat savaşan taraf olmasına rağmen katılmamış ve Yunan tarafına ait bir temsilci Mudanya açıklarındaki bir İngiliz savaş gemisinde beklemiştir.

Mudanya Mütarekesi ile Ankara Hükümeti, 1919-1922 yılları arasında göstermiş olduğu Milli Mücadeleyi taçlandırmıştır. Tarihi antlaşma vesilesi ile Anadolu topraklarında yıllar boyunca süren savaşlar son bulmuştur. Zaferle sonuçlanan Kurtuluş Savaşı, başarısını diplomaside de devam ettirmiştir. Mudanya Mütarekesi ile İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya işgalden kurtulmuştur. Savaş alanında yaşanan zorluklar kendisini diplomaside de hissettirmiştir. Nitekim, görüşmeler sürerken öyle gergin anlar oluşmuştur ki Türk Ordusu yeniden harekât hazırlıklarına girişmiştir. Öyle ki Şevket Süreyya Aydemir, “Mudanya Konferansına Mudanya Savaşı demek hatalı olmasa gerektir.” diyerek görüşmelerin çok gergin bir hava içinde geçtiğini vurgulamıştır. Ankara Hükümeti’nin zorlandığı ve işgalci devletlerin anlaşmak istemediği asıl konu ise Yunanların işgal ettiği bölgeler ve Doğu Trakya’nın (Meriç Nehri’ne kadar) işgalden arındırılıp teslim edilme konusudur. Türk heyeti bu adımın atılmasından sonra barışa giden yolun çizilebileceğine inanmıştır.

İsmet Paşa, anılarında konferansın ortamını, Türk Heyeti’nin isteklerini şöyle dile getirmiştir: “Mudanya Konferansının ilk üç günü Trakya meselesinin müzakeresi ile geçmiştir. İlk müzakere açılır açılmaz benim ortaya koyduğum, dikkatlerini çektiğim mesele budur. Biz muharebe halindeydik, karşımızda düşman vardı. Düşmanı yendik ve takip ettik. Anadolu’dan çıkardık. Mudanya Konferansının toplanması ile askeri hareket durmuştur. Bu hal uzun müddet devam edemez. Böyle bekleyerek, karşımızdaki hasım kuvvetlerin yeniden zaman ve hazırlık kazanmasına fırsat veremeyiz. Onun için bir an evvel bütün memleketin tahliyesi işini halletmek lazımdır. Ben, tezimi bu şekilde izah ettim. Münakaşalar oluyor: Diğer meseleler hallolunduktan sonra bu da hallolunur. Diğer meselelerle beraber hallolunur…” [4]

Fransızlar, Trakya’nın Türklere teslimini kabul ettikleri halde İngiliz ve İtalyan temsilcileri kendilerinin yetkileri olmadığını ileri sürerek, hükümetlerinden yönerge almak için toplantıyı ertesi güne erteletmişlerdir. İngiliz ve İtalyanların bu tavrı Mustafa Kemal Paşa’yı derhal harekete geçirmiştir. Görüşmelerin çıkmaza girmesi üzerine 6 Ekim’de Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa’ya şu telgrafı çekmiştir: “Ekimin 6. günü için kararlaştırılan içtimaınızda Trakya’nın İzmir’de kararlaştırılan esaslar dahilinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetine iadesini kabul etmedikleri takdirde tasavvur buyrulduğu gibi 6-7 Ekim’de derhal İstanbul üzerine harekete geçiniz.”

Mustafa Kemal Paşa’nın çektiği telgrafın netliği ve sertliğinden anlaşıldığı gibi, Türkiye yeni bir savaşa hazırlanmaktaydı. Yaşanan gelişmeler Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde de yakından takip edilmekteydi. Mustafa Kemal Paşa, cepheye gitme olasılığından söz etmiş ve Bakanlar Kurulu’nun, meclisi aydınlatmasını istemiştir. Milletvekilleri düşüncelerini açık yüreklilik ve özgür biçimde söylemekteydi ve bunun bir sonucu olarak milletvekilleri arasında fikir ayrılıkları yaşanmaktaydı. Bir grup milletvekili hükümetin uyumlu politikasını sürdürerek savaşa yol açacak girişimlerden kaçınmasını zira savaş yeniden başlasa İngilizlerle savaşmanın kaçınılmaz olacağını, İngilizlerin Trakya’ya kaçan Yunan askerlerini örgütleyebileceğini dile getirmişlerdi. Bir grup milletvekili ise Misak-ı Milliden kopulmaması gerektiğini vurgulamıştı.

İsmet Paşa’nın telgrafı mecliste görüşülürken Mustafa Kemal Paşa da İsmet Paşa’ya gizli bir emir göndererek şunların sağlanmasını istemekteydi:

*Yunan kuvvetlerinin 15 gün içinde Trakya’dan çekilmeleri.

*Boşaltılan yerlerin TBMM hükümeti temsilcilerine teslim edilmesi.

*Trakya’da kalacak itilaf devlet ve komisyonlarının TBMM yönetimini denetleme ya da işgalci bir amaç taşımaması.

*Trakya’nın Türkiye’ye verildiğinin açıkça belirtilmesi.

*Karaağaç’ın Edirne’nin sınırları içinde olduğunun kabul ettirilmediği takdirde burasının itilaf devletlerinin işgali altına sokulması.

*Trakya’ya gönderilecek jandarma sayısının sınırlandırılmaması.[5]

Bunun dışında, boğazlardaki İtilaf Devletleri askerlerinin sayısının arttırılmaması, işgal edilen bölgelerin genişletilmemesi gibi konular da yer almaktaydı.

Müttefiklerin hazırladığı teklif okunduğu zaman İsmet Paşa Kabul ediyorum dedi ve bunu hükümetine bildireceğini ekleyerek Konferansın 10 Ekim öğleden sonraya ertelenmesini istemiştir. Onun bu önerisi kabul edilmiştir. Hükümetin onayı alınmış ancak 10 Ekim’de Konferans toplanamamıştır. Buna Yunan delegesi ile yapılan görüşmelerin uzaması neden olmuştur. Sonunda 11 Ekim sabahı saat 6’da Mudanya Askeri Sözleşmesi imzalanmış, 14-15 Ekim 1922’den başlamak üzere yürürlüğe girmesi kabul edilmiştir.

Mudanya Mütarekesi 14 maddeden oluşmaktaydı. Bu sözleşme ile Türk-Yunan kuvvetleri arasındaki çatışma bitmiş, Yunanların Trakya’dan 15 gün içinde ayrılmalarına dair karar verilmiştir. 8.000 Türk jandarmasının, mülki memurlarla birlikte Trakya’ya el koymasına karar verilmiş, idarenin Türklere devrinin 30 günde tamamlanacağı maddeye eklenmiştir. Meriç’in sağ kıyısı ve Karaağaç’ın antlaşma yapılıncaya kadar İtilaf Devletleri’nin işgali altında kalması kararlaştırılmıştır. İstanbul ve Boğazlar ise Türk mülki idaresine teslim olacak ancak İstanbul’da ve Boğazlarda bulunan itilaf kuvvetleri, barışa kadar arttırılmaksızın kalabileceklerdi. Barışın yapılmasına kadar Türk kuvvetleri Çanakkale Boğazı ile İzmir yöresinde belirlenen çizgiyi geçmeyecek, Trakya’ya da silahlı kuvvet geçirmeyecekti.

Mudanya Mütarekesi ile Ankara Hükümeti ve Türk Halkı büyük bir zafer elde etmiştir. On yıllar süren kıtlık ve savaş dönemi son bulmuştur. Mudanya Mütarekesi ile yeni bir dönemin ilk adımları atılmıştır: Özgür, bağımsız, güçlü Türkiye Devleti dönemi.

  • LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI

Mudanya Mütarekesinden bir hafta sonra; İngiltere, Fransa ve İtalya, bir barış antlaşması yapmak üzere Ankara ve İstanbul Hükümetlerini davet etmiş ve Ankara Hükümeti, İstanbul Hükümeti’nin hiçbir temsil hakkı olmadığını söyleyerek İstanbul Hükümeti’nin konferansa katılması halinde kendisinin katılmayacağını bildirmiştir.[6] 29 Ekim 1922 tarihinde İstanbul Hükümeti adına Sadrazam Tevfik Paşa tarafından Ankara Hükümeti’ne bir yazı gönderilmiş, bu yazıda Ankara Hükümeti’nin barış antlaşmasına katılmak için bir temsilci seçmesi istenmiş ve Ankara Hükümeti bir temsilci seçmez ise bu temsilcinin İstanbul Hükümeti tarafından Ankara Hükümeti adına seçileceği belirtilmiştir.[7] Bu yazının üzerine Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları; 1 Kasım 1922’de; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kararı ile saltanatı kaldırmıştır. Bunun üzerine İstanbul Hükümeti istifa etmiş ve 16 Kasım 1922 tarihinde Vahideddin, Malaya isimli İngiliz zırhlısıyla İstanbul’dan ayrılmıştır.[8]

21 Kasım 1922 günü İtilaf Devletleri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temsilcileri Lozan’da toplanmışlar ve bu görüşmeler ilk olarak 4 Şubat 1923 tarihine kadar devam etmiştir. 4 Şubat 1923 tarihinde; kapitülasyonların kaldırılması, İstanbul’un boşaltılması, Musul meselesi gibi anlaşmazlıklar dolayısıyla görüşmeler kesilmiş ve İsmet İnönü, Rıza Nur, Hasan Bey (Saka) ile diğer görevlilerin de bulunduğu 33 kişilik Türk heyeti Türkiye’ye dönmüşlerdir. Bu gelişmelerin devamında Mustafa Kemal (Atatürk) tarafından orduya savaş hazırlıklarına başlanması emredilmiş, Sovyetler Birliği tarafından ise yeni bir savaş çıkması durumunda Sovyetler Birliği’nin Türkiye’nin yanında savaşa gireceği ilan edilmiştir. Uzun süren savaşlardan bıkmış İtilaf Devletleri kamuoyunun tepkisi ve hem İspanyol Gribi hem de savaşlar dolayısıyla ortaya çıkan ekonomik problemler yüzünden yeni bir savaşı göze alamamış ve Türkiye’ye Lozan’da tekrar buluşulması çağrısı yapmıştır. 23 Nisan 1923’te tekrar başlayan görüşmeler, 24 Temmuz 1923’e kadar devam etmiş ve 24 Temmuz 1923 günü Lozan Barış Antlaşması imzalanmıştır.

  • LOZAN VE SEVR BARIŞ ANTLAŞMALARININ KARŞILAŞTIRILMASI YOLU İLE 1923 LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASININ İNCELENMESİ

1923 Lozan Barış Antlaşması, Sevr Barış Antlaşması ile farkları bakımından oldukça öne çıkmaktadır. Yapısal pek çok fark içermesinin yanı sıra, 1. Dünya Savaşından sonra varlığını devam ettirebilen ve bozulmamış olan tek antlaşma olması sebebiyle de ayrı bir yere sahiptir. Antlaşmanın varlığını sürdürebilmesinin temel sebebi; Lozan Barış Antlaşmasının, Sevr Barış Antlaşması veya Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’nın imzaladığı Versay Barış Antlaşması gibi İtilaf Devletlerince yazıldıktan sonra kaybeden tarafa, İttifak Devletlerine direkt olarak dayatılmayıp gerçek bir müzakere sonucu ortaya çıkmış olmasıdır.

Müzakereler için 21 Kasım 1922’de başlayacak olan Lozan görüşmelerine gitmeye hazırlanan Türk heyetine, Ankara’da, Mustafa Kemal Atatürk ve diğer hükümet üyelerince yapılan toplantılarda bir dizi talimat verilmiştir. Bu talimatlar 14 madde şeklinde ayrılmıştır:

1)Doğu Sınırları: Ermeni yurdu söz konusu olamaz. Gerekirse görüşmeler kesilir ve Türkiye’ye dönülür.

2)Irak Sınırı: Süleymaniye, Kerkük ve Musul istenecek. Başka bir durum ortaya çıkarsa Hükümete sorulacaktır.

3) Suriye Sınırı: Re’si Ibn Hani’den başlayarak Harim, Müslimiye, Meskene; sonra Fırat Yolu, Deyrizor, Çöl; nihayetinde Musul ile buluşacaktır. Aksi bir durumda heyete sorulacaktır.

4)Kıyılara yakın adalar Türkiye’ye bırakılacaktır. Aksi bir durumda Hükümete sorulacaktır.

5)Trakya’da 1914 sınırları elde edilmeye çalışılacaktır.

6)Batı Trakya için plebisit istenecektir.

7)Boğazlar ve Gelibolu yarımadasında yabancı bir askeri kuvvet bulunmayacaktır. Bu sebepten görüşmeleri kesmek gerekirse öncesinde Ankara’ya bilgi verilecek.

8)Kapitülasyonlar kabul edilemez. Gerekirse görüşmeler kesilir ve Türkiye’ye dönülür.

9)Azınlıklarda esas mübadeledir.

10)Osmanlı borçları, Osmanlı’dan ayrılan ülkelere paylaştırılacaktır. Düyun-ı Umumiye idaresi kaldırılacaktır. Başka bir durum ortaya çıkarsa Hükümete sorulacaktır.

11)Ordu ve Donanmaya sınırlama söz konusu olamaz.

12)Yabancı kuruluşlar Türk yasalarına uyacaktır.

13)Osmanlı’dan ayrılan ülkeler için Misak-ı Milli’nin ilgili maddesi geçerlidir.

14)İslam cemaat ve vakıflarının hakları eski anlaşmalara göre sağlanacaktır.[9]

Talimatlardan açıkça anlaşılacağı üzere; Lozan’ın Ankara Hükümeti için nihai amacı sınırları belirlemek ve içeride bağımsız bir devlet oluşturmaktır. Ankara, Lozan’a temsil için giden 33 kişilik heyete iki konuda çok net yetki vermiştir: Ermeni Devleti ve Kapitülasyonlar. Bu iki konudan dolayı görüşmeleri kesmek gerekirse Ankara’ya dahi sorulmadan görüşmeler kesilebilecektir. Elbette antlaşma sadece bu 14 madde etrafında şekillenmemiştir. Pek çok farklı konu İtilaf Devletleri tarafından da masaya yatırılmış ve Lozan ile Ankara arasında sık sık telgraf iletişimleri gerçekleşmiştir. Bu iletişimleri İngiliz şifre çözücüleri pek çok kez kırmayı başarıp Lozan’daki Türk heyeti ile Ankara’nın perde arkasında neler konuştuklarını görebilmişlerdir. Fakat yine de, Türk heyetini hafife aldıkları için bundan o kadar da yararlanamamış ve şifre çözücüler tarafından ifşa edilen bu telgraf görüşmeleriyle ilgili raporları ciddiye almamışlardır.[10]

1923 Lozan Barış Antlaşması sonucunda Kapitülasyonlar tamamen kaldırılmıştır. Boğazlar Komisyonu kurulmuş ve Sevr Barış Antlaşmasında dayatılan “boğazlarda yabancı askerlerin bulunması” şartı kaldırılmıştır. Boğazlar Komisyonu ise Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile 1936 yılında lağvedilmiştir. Sevr Barış Antlaşmasında dayatılan; mealen “Yabancı Okulların kurulmasında ve yönetilmesinde Osmanlı makamlarının hiçbir müdahalesi olamaz.” maddesi, Lozan Barış Antlaşmasında Türk Devleti’nin kontrol edebildiği, herkesin tabii olduğu kurallara tabii olunacak şekilde yer almış ve Türk Devleti’nin yabancı okulları üzerindeki tasarrufu sağlanmıştır. Sevr Barış Antlaşmasında her bir konunun sonunda “…Osmanlı Devleti bu konu için ileride getirilecek hükümleri şimdiden kabul etmiş sayılır.” şeklindeki hüküm Lozan Barış Antlaşmasında yer almamaktadır. Maliye Komisyonu, Düyun-ı Umumiye kalkmıştır. Ermenistan konusu Lozan Barış Antlaşmasında hiçbir şekilde yer almamıştır.

Sevr Barış Antlaşmasında aşağılama amacıyla getirilen; mealen “Osmanlı, Yunanistan’a savaş tazminatı ödemelidir fakat ekonomik imkânsızlıklardan dolayı ödemeyecektir.” maddesi, Lozan Barış Antlaşmasında, mealen “Yunanistan, Türkiye’ye savaş tazminatı ödemelidir fakat ekonomik imkânsızlıklardan dolayı ödemeyecektir.” şeklinde getirilmiştir.[11]

Sevr Barış Antlaşmasının 64. ve ardından gelen maddelerine göre Kürt uyruklu vatandaşlar özerk olabilir ve aradan bir zaman geçtikten sonra da referandum düzenleyerek bağımsızlık elde edebilirlerdi. Lozan Antlaşmasında ise sözde Kürdistan’a dair hiçbir ibare bulunmamaktadır. Lozan Antlaşmasında, Türkiye’nin güney sınırları için 20 Ekim 1921 Türk-Fransız antlaşmasında saptanan sınırlar belirlenmiştir. Bu sınırlar, 1939 yılında Hatay’ın Türkiye’ye katılmasıyla değişecektir. Lozan antlaşmasında, Musul’un durumunun 9 ay içerisinde Türkiye ve İngiltere arasında saptanmasına, bu konuda ilerleme kaydedilemediği takdirde ise ihtilafın Milletler Cemiyeti’nde çözüleceğine karar verilmiştir.

  • MUSUL SORUNU

Musul sorunu, Milletler Cemiyeti’nde 19 Eylül 1924 tarihinde görüşülmeye başlanmıştır. Türkiye bu konuda bölgede bir halk oylamasının yapılması teklifi sunmuş lakin bu teklif İngilizler tarafından halkın kolay kandırılma olasılığı ve cahil oldukları iddiasıyla kabul edilmemiştir. Aynı İngiliz Hükümeti ise Sevr Barış Antlaşması ile Osmanlı Devleti topraklarının güneydoğusunda bir Kürt devleti kurulabilmesi için plebisit/referandum yapılması gerektiğini belirtmiştir. Fakat bu çelişki, İngiltere’nin o dönemde Milletler Cemiyeti’nin en nüfuzlu üyelerinden olduğu için dikkate alınmamıştır Milletler Cemiyeti, sorunu araştırıp bir rapor meydana getirmeleri amacıyla tarafsız devletlerden üçlü bir komisyon oluşmasını istemiştir. Komisyon, çalışmaları sonunda bir rapor hazırlayarak bunu cemiyete sunmuştur. Milletler Cemiyeti, önce, yapılacak oylamanın içeriği hakkında La Haye Adalet Divanı’nın kararını sormuştur.

Musul Sorununu Araştırma Komisyonu çalışmalarını sürdürürken İngilizlerin saldırgan davranarak kuzeye doğru yeni bölgeleri işgal etmeleri kanlı olayların çıkmasına sebep olmuştur. Bu nedenle Milletler Cemiyeti, Brüksel Hattı adı altında geçici mahiyette Türkiye-Irak sınırı oluşturmuştur. Daha sonra Brüksel Hattı oybirliğiyle sınır olarak kabul edilmiştir. Nihayetinde sorun cemiyetin bölgenin geleceğini İngiltere lehine veren kararıyla; Türkiye’nin bu kararı kabul etmemesine rağmen, Süleymaniye, Musul, Kerkük ve Erbil’in içinde olduğu Musul eyaleti İngiltere mandasındaki Irak’a verilmiştir. Musul eyaleti içerisinde yaşayan halkın da Irak vatandaşı sayılması kabul edilmiştir.

Milletler Cemiyeti’nin bu kararı Türk kamuoyunda İngiltere aleyhine büyük bir muhalefet yaratmıştır. 1925 yılında, henüz yeni kurulmuş olan Türkiye’ye Irak sınırı zorla dayatılmıştır. Türkiye, baş gösteren Şeyh Sait Ayaklanması nedeniyle Milletler Cemiyeti’nin kararını kabul etmeye mecbur kalmıştır.

Türkiye, Musul ve çevre bölgelerinin İngiltere’ye teslim edilmesini kabul etmemiştir. İngilizlerle ile iyi geçinmek için İngiltere ve Irak ile görüşmeler yapmıştır. Görüşmelerin sonunda 5 Haziran 1926’da Sınır ve İyi Komşuluk Antlaşması adıyla imzalanan Ankara Antlaşması ile bu sorun nihai çözüme kavuşturulmuştur. Antlaşma ile Türkiye, Irak’ın petrol gelirlerinden %10’unu 25 yıl süre ile almayı İngiltere’ye kabul ettirmiştir. Antlaşmaya eklenen bir ek madde ile Türkiye % 10’luk gelirini isterse 12 ay içinde para karşılığı devredebilecektir. Türkiye bu % 10’luk payından vazgeçmemiş, 1954 yılına kadar alması gereken miktar 5.500.000 Sterlin olmuştur. Fakat Türkiye bu paranın ancak 3.500.000 sterlinin tutarındaki kısmını geri alabilmiştir. Geri kalan yaklaşık 2.000.000 sterlinlik miktar Irak’la daha sonra ilişkiler geliştiği için 1986’ya kadar bütçe maddesi olarak belirtilmiştir.

Bu antlaşma ile İngiltere ve Türkiye arasındaki on iki yıl süren savaş dönemi bitmiştir. Ayrıca bu antlaşma doğrultusunda Türkiye ile İngiltere arasındaki ilişkiler yumuşama dönemine girmiştir.[12]

      3) LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASININ GÜNÜMÜZ VE YAKIN TARİHE ETKİLERİ

Lozan Barış Antlaşması temel yapısı sebebiyle eşitlik, iktisadi ve siyasi bağımsızlık antlaşması olarak karşımıza çıkmaktadır. Sevr Barış Antlaşmasına göre bir devlet niteliğinden çok uzak şekilde konumlandırılan Osmanlı Devleti, iktisadi ve siyasi açıdan da tam anlamıyla İtilaf Devletlerinin istedikleri gibi kısıtlanmış durumdaydı. Lozan Barış Antlaşmasında ise bu durum tersine dönmüştür ve antlaşma, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin zımnen kurucu belgesi olarak ortaya çıkmıştır. Antlaşmadaki temel farklardan biri de, bağımsız bir devlete dayatılamayacak olan “Bu konuda gelecekte konulacak olan tüm hükümleri kabul etmiş sayılır.” ibaresinin Lozan Barış Antlaşmasında bulunmamasıdır. Lozan’ın 16. Maddesinde:

Madde 16: Türkiye işbu Andlaşmada belirlenen sınırları dışındaki tüm topraklar ile bu topraklardan olup gene bu Andlaşma ile üzerinde kendi egemenlik hakkı tanınmış bulunanlar dışındaki Adalarda —ki bu toprak ve Adaların geleceği ilgililerce saptanmış ya da saptanacaktır- her ne nitelikte olursa olsun, sahip olduğu tüm hak ve senetlerden vazgeçtiğini açıklar.

İşbu Maddenin hükümleri komşuluk nedeniyle Türkiye ile ortak sınırı bulunan ülkeler arasında kararlaştırılmış ya da kararlaştırılacak olan özel hükümleri bozmaz.”

Hükümleri yer almaktadır. Hükümlere göre Türkiye, belirlenen sınırı dışında kalan topraklardaki tarihi hak iddialarından vazgeçtiğini beyan etmiştir. Fakat maddenin ikinci paragrafında; bu yazıda daha önce bahsedilen ve Sevr Barış Antlaşmasında yer alan “…Şimdiden kabul etmiş sayılır.” ibaresinin tam aksine “…Kararlaştırılmış ya da kararlaştırılacak olan özel hükümleri bozmaz.” ibaresini ekleyerek, Türkiye, ortak sınırları bulunan ve ona yakın coğrafyada olan ülkeler hakkında ilk paragrafta kabul edilen koşullar dışında bir koşulun oluşması halinde doğacak hakkını saklı tutmuştur.[13]

  • KIBRIS SORUNU VE LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI

Bir üst başlıkta bahsi geçen durumun en somut örneklerinden biri ise geçmişte Kıbrıs’ta yaşanmıştır. Kıbrıs’ın 1878 yılında Osmanlı Padişahı 2. Abdülhamid tarafından İngiltere’ye kiralanmasının ardından; Büyük Britanya, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na katılması ile birlikte Kıbrıs’ı ilhak ettiğini ilan etmiş ve Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda, Sevr Antlaşmasında yer alan ilgili madde uyarınca, Osmanlı Devleti’nin, Büyük Britanya’nın Kıbrıs ilhakını tanıdığını İstanbul Hükümetine kabul ettirmiştir. Devam eden zamanda Lozan Barış Antlaşmasında da bu durum yerini korumuş ve Türkiye, Madde 16 kapsamında da olmak şartıyla Kıbrıs’ın geçerli dönem için Büyük Britanya’ya ait olduğunu Lozan ile kabul etmiştir.[14]

İkinci Dünya Savaşından sonra, savaşın uluslararası sonuçlarından biri olan self determinasyonun örneği olarak, Kıbrıs’taki Rumlar tarafından ‘enosis’ yani Yunanistan ile birleşme düşüncesi oldukça dile getirilmeye başlanmıştır.[15] Yükselen Arap Milliyetçiliği ve bunun bir sonucu olarak Büyük Britanya’nın, kendisinin Mısır’da daha fazla barınamayacağını öngörmesi sebebiyle Akdeniz’deki hakimiyet konusunda Kıbrıs’ın stratejik önemi gitgide artmaktaydı. Mevcut durumda, Büyük Britanya, Rumların enosis düşüncesini görmezden gelmekte ve Kıbrıs’ı bırakmak istemediğini belli etmekteydi. Yine de İngiliz Hükümeti tarafından 23 Ekim 1946 tarihinde Kıbrıs’ta bir dizi siyasal ve ekonomik reform uygulanacağı açıklanmış ve bu sayede Kıbrıs’taki Rumların tepkilerinin azalacağı umut edilmiştir.[16] 28 Şubat 1947’de ise Yunan Parlamentosu tarafından Kıbrıs ile Yunanistan’ın birleşmesi konusunda bir karar alınmasına rağmen Büyük Britanya’nın tutumu değişmemiştir. Devam eden süreçte Kıbrıs’taki Rumlar, 1949 yılında “Kıbrıs Halkı Büyük Britanya’yı Suçluyor” başlığı altında BM’ye şikayette bulunmuş ve self determinasyon isteklerini yenilemişlerdir.[17] Bunun üzerine, Kilise Lideri Makarios siyasal çalışmalarına oldukça hız vermiştir. Bu sürecin başından 1954 yılına kadar sorunu İngiltere ile yapılacak ikili görüşmeler yoluyla çözmeye çalışan Yunanistan, 1954 yılında İngiliz Koloniler Bakan Yardımcısı Hopkinson’ın Kıbrıs’ın hiçbir zaman self determinasyon hakkına kavuşamayacak olduğunu belirten konuşmasının üzerine sorunu BM’ye taşımaya karar vermiştir.

16 Ağustos 1954 tarihinde BM Genel Sekreterliğine başvuran Yunan Başbakan Papagos; konunun bir Birleşmiş Milletler konusu olduğunu ve Wilson İlkelerinde yeri olan self determinasyonun Kıbrıs’ta da uygulanması gerektiğini belirtmiştir. Bu başvurunun üzerine 17 Aralık 1954 tarihinde Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulunda ilgili konu tartışılmıştır. Tartışmalarda Kıbrıs’ın bir Büyük Britanya toprağı olduğunun Yunanistan’ın da tarafı olduğu Lozan Antlaşmasında kabul edildiğinden söz edilmiştir. Buna istinaden bunun Büyük Britanya’nın kendi problemi olduğu ve BM’de tartışılmasının yersiz olduğu, adada sadece Rumların değil Türklerin de yaşadığı ve Türkiye’nin adaya Yunanistan’dan daha yakın olduğu savunulmuştur. Türk tarafından ise adanın coğrafi, tarihsel ve ekonomik açıdan Anadolu’nun bir parçası olduğu ve ayrıca Yunanistan’ın Kıbrıs adasında hiçbir zaman egemen güç olmadığı için Kıbrıs’la birleşmesinin mümkün olmadığı savunulmaktaydı.

Bu uzun tartışmalar sonucu BM’den çıkan bir sonuç olmamış ve BM Genel Kurulu, Yunanistan’ın bu başvurusunu gündemine almayı reddetmiştir. Kilise Lideri Makarios, elebaşı Grivas aracılığıyla örgütlediği terörist örgüt EOKA’yı, BM’den bir sonuç çıkmaması üzerine Yunanistan devleti ile de kurduğu temaslardan sonra harekete geçirmiştir. 1 Nisan 1955 günü terör örgütü EOKA tarafından ilk sabotaj gerçekleşmiş ve ilerleyen günlerde terörist saldırılar artarak devam etmiştir. Terör örgütü, bu saldırılarla İngiliz kolluk kuvvetleri ile İngiliz ordusu ve hükümet yetkililerini hedef almıştır. Şiddet eylemlerinin artması ve İngiliz devlet memurlarının bu eylemlerden ciddi zararlar görmesi sonucu Londra’da muhalefetin hükümete olan baskısı artmış ve İngiliz hükümeti tarafından yeni bir Kıbrıs politikası izlenmeye başlanmıştır.

Büyük Britanya’nın yeni politikası İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin dahil olacağı bir üçlü konferans yolu ile Kıbrıs’ın geleceğinin tayin edilmesi olmuştur. Büyük Britanya; Türkiye’nin konferansa dahil olmasına itiraz eden Yunanistan’a karşı, Lozan Barış Antlaşmasının 16. Maddesinin ikinci paragrafında yer alan hükmü göstermiş ve Türkiye’nin, ilgili topraklarda değişecek koşullar olması halinde haklarının saklı olduğuna vurgu yapmıştır.[18]

Görüldüğü üzere Lozan Barış Antlaşmasının 16. Maddesinin İkinci Fıkrasında yer alan hükümler ile Büyük Britanya, Türkiye’nin, onun ardılı Osmanlı Devleti’ne ait olan ve mevcut statükosunu kabul etmiş olduğu topraklardaki statükonun değişecek olması halinde söz hakkı sahibi olduğunu tanımıştır. Türkiye’nin Kıbrıs’a bu olaylardan sonra yapacağı müdahalenin meşruiyeti için önemli konulardan biri de budur. Meşru bir müdahale için gerekli şartlar sağlanmıştır. Türkiye’nin Kıbrıs sorunu bilinci de bu sayede oluşmuş, hukuki haklar ise bu sayede korunmaya başlanmıştır.

    4) ORTADOĞU BAĞLAMINDA LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASININ 16. MADDESİNİN İNCELENMESİ

Lozan Barış Antlaşması, Sevr Barış Antlaşmasında yer alan Ermeni ile Kürt Devletlerinin kurulmasını engellemiş, Türkiye’nin büyük oranda Misak-ı Milli topraklarına sahip olmasını sağlamıştır. Ortadoğu bağlamında, Türkiye-Irak sınırı bu yazıda da daha önce sözü edildiği üzere Lozan’ın üçüncü maddesine binaen yapılan 5 Haziran 1926 tarihli Türkiye, İngiltere ve Irak arasında “İyi Komşuluk Antlaşması” ile belirlenmiştir.

Türkiye bu antlaşma ile belirlenen sınırın dışında kalan topraklar üzerindeki veya bu topraklara ilişkin olarak her türlü haklarından ve sıfatlarından, Lozan’ın 16’ncı maddesi ile Irak Devleti lehine feragat etmiştir. Ancak aynı madde hükmü ile Kıbrıs örneğinde olduğu gibi, bu topraklar üzerinde ilhak yoluyla veya herhangi bir yolla gerçekleşecek sınır değişikliği vb. gibi bölge kaderini etkileyen konularda Türkiye’nin söz hakkına sahip olacağı saklı tutulmuştur.[19]

Anlaşılacağı üzere, Türkiye, bu topraklardaki statükoyu olduğu gibi kabul etmiş ve değişmesi halinde oluşacak olan haklarını saklı tutmuştur.

Yine Ankara Antlaşmasının 5. Maddesinde yer alan “Bağıtlı taraflardan her biri 1. Maddede belirlenen sınır çizgisinin kesinliğini ve bozulmazlığını kabul ederek, bunu değiştirmeyi amaçlayan herhangi bir girişime geçmekten sakınmayı yükümlenir.” hükmü ile, İkinci Dünya Savaşından sonra 29 Mart 1946 tarihli ikinci Ankara antlaşması ile de 1926 Antlaşmasında belirlenen ve çizilen sınıra bağlı kalınacağı yinelenmiştir. Lozan’da verilen mücadelelerden yola çıkılarak 1926’da Irak sınırı oluşan ve 1946’da antlaşmayı Irak Devleti ile tazeleyen Türkiye; Irak sınırının değişmesi hususundaki herhangi bir girişimin hem 1946 hem de 1926 antlaşmalarına aykırı olacağını bilmektedir.

IKBY Başkanı Mesud Barzani 14 Mart 2016 tarihli demecinde “Lozan’dan beri bağımsız bir devlet olmanın hayalini kuruyoruz.” demiştir. Bu demeç, esasen, Lozan Barış Antlaşmasının 16. Maddesi ile 1926 ve 1946 antlaşmalarını anlatmaktadır. Barzani tarafından kurulan hayal ise hukuka aykırıdır. Nitekim bu demeçten sonra 25 Eylül 2017’de IKBY’de bir bağımsızlık referandumu olmuş ve yüzde 93 ile bağımsızlığa evet denilmiştir.[20] Irak Hükümeti ve Türkiye, sınırlarının değişmezliği ve Irak Hükümeti’nin buradaki egemenliği argümanlarından yola çıkarak Barzani’nin bu bağımsızlık girişimini reddetmiş ve bir dizi önlemler alınmıştır.[21]

Türkiye; konuyla ilgili olarak Güney Sınırlarında bir oldubittiye izin verilmeyeceğini belirtmiş, referandumdan bir hafta önce, 18 Eylül 2017’de Habur Sınır Kapısında TSK tarafından tatbikatlar düzenlenmiştir. IKBY, bu kanunsuz oldubitti çabası sonucunda Irak petrollerinde çok önemli bir yeri olan Kerkük’ü kaybetmiş, çeşitli ambargolara maruz kalmış ve ekonomik bir krize girmiştir. Türkiye, bu süreç boyunca çeşitli diplomatik temaslarda bulunarak ve geçmişteki antlaşmalar ile toprak bütünlüğünün korunması gerektiğini açıklayarak süreci başarı ile idare edebilmiştir. Türkiye’nin kullandığı sınırların değişmezliği argümanları ile oldubittinin kanunsuzluğu yönündeki kanıtlar Lozan Barış Antlaşması ve ardıllarına da dayandırılabilmektedir.[22]

    5) ERİTRE YEMEN DAVASI KAPSAMINDA LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASININ 16. MADDESİNİN İNCELENMESİ

Eritre ve Yemen arasında 1995 yılının Ağustos ayında Kızıldeniz’deki adaların paylaşımı hususunda uyuşmazlık oluşmuştur. İki devlet arasında bir dizi gerginliğin yaşanması sonucunda; 21 Mayıs 1996 tarihinde iki ülkenin Dışişleri Bakanlıklarınca yayınlanan ‘Ortak Bildiri’ ve devamında gelen ‘İlkeler Üzerinde Anlaşma’ belgeleriyle ilgili taraflarca, söz konusu ihtilafın hakkaniyet çerçevesinde, barışçıl şekilde çözülmesi için bir Hakem Heyeti kurulmasında mutabık kalınmıştır.[23] Hakem Heyeti’nin uyacağı kurallar ve ilkeler Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği aracılığıyla Fransa’nın da yardımıyla oluşturulmuştur.

Taraflar ikişer hakem seçmişler, hakemler ise bir heyet başkanı seçmişlerdir.[24] Sonuç olarak beş kişilik bir hakem heyeti oluşturulmuştur. Heyetten iki konuda çalışması istenmiştir: Eritre ve Yemen Devletleri arasındaki ihtilafın kapsamını belirlemek ve bu kapsamda egemenlik ihtilafını karara bağlamak.[25]

Uyuşmazlığın kapsamını belirlemek için her iki tarafın da iddialarının incelenmesi gerekir. Aşağıda Eritre Devleti ile Yemen Cumhuriyeti’nin iddialarından kısaca bahsedilmiştir:

  • Eritre Devleti’nin Hak İddiaları ve Dayanakları

1993 yılında Etiyopya’dan ayrılarak bağımsız bir devlet olan Eritre, Kızıldeniz’de bulunan ilgili adalar üzerindeki hak iddiasını; Etiyopya’dan ayrılıp bağımsız olduktan sonra bu adaların kendi egemenliğine geçtiğini söyleyerek başlatmıştır.[26] hiçbir devlet yönetiminde olmayan statüdeki toprakların (Terra Nullius), devletler arası hukukun ‘etkin işgal’ ilkesine dayanarak, belirli koşulların sağlanması sonucunda bir devletin kontrolüne geçebileceğini savunan Eritre, iddialarını da bu koşullardan biri olarak egemenliğin haleflere aktarılması üzerinde temellendirmiştir.

19. Yüzyılın ilk yarısında Kızıldeniz’in her iki tarafında da kesin bir hakimiyete sahip olan Osmanlı Devleti; 19. Yüzyılın sonunda; İtalya’nın sömürge hedefleri doğrultusunda buradaki hakimiyetini korumayı başaramamıştır. 1890 yılında, Eritre, İtalyanlar tarafından bir İtalyan kolonisi olarak ilan edilmiştir. 1892 yılında ise dörtte üçü Eritre karasuları içerisinde kalan ve 1995 yılında Eritre ile Yemen Devletleri arasındaki Kızıldeniz Adaları uyuşmazlığının konularından biri olacak olan Mohabbokah adaları; Büyük Britanya tarafından İtalyan toprağı olarak kabul edilmiştir. Bu husus; Eritre’nin yetki ve/veya egemenlik devri konusundaki dayanaklarından biri olmuştur.

Eritre’nin Kızıldeniz’de bulunan ilgili adalar üzerindeki hak iddialarından bir diğeri de Zukur-Hanish adalarına yöneliktir. Birinci Dünya Savaşı bitiminde Zukur-Hanish adalarını düzenleyen, denetleyen ve buralarda deniz fenerleri inşa eden İtalya, Eritre’nin hak taleplerinde deniz feneri inşa etmenin ve adaları denetlemenin bir egemenlik alameti olabileceği yönünde yer almıştır.

Eritre Devleti; Lozan Barış Antlaşmasının 16. Maddesi ile adaların herhangi bir ülkenin yararına açıkça devredilmediğini savunmakta, söz konusu madde ile Türkiye’nin buralardaki haklarından vazgeçtiğini fakat bunun bir devir olmadığını söylemektedir. 16. Maddenin ikinci fıkrası uyarınca ilgili topraklar ve adaların statülerinin yine ilgili devletlerce belirleneceği yer almaktadır. Lozan’ın 16. Maddesinden sonra bu adalarda herhangi bir anlaşma girişimi olmadığı için devredilmemiş olan bu adaların Terra Nillius statüsüne girmiş olduğu, bundan sonra ise İtalya’nın ilgili bölgeye iki dünya savaşı arasındaki hizmeti ve ilgisinin sebebiyle bu ada gruplarının ‘etkin işgal’ ilkesi ile İtalya’nın olduğu; bu hakların, İtalya’dan, Eritre ile Etiyopya’nın Etiyopya Devleti çatısı ve adı altında birleşmesi ile Etiyopya’ya devredildiği, yeniden bağımsızlık ilanı ile de tekrar Eritre’ye egemenlik devri olduğunu iddia etmiştir.

  • Yemen Cumhuriyeti’nin Hak İddiaları ve Dayanakları

Yemen Cumhuriyeti’nin hak iddiaları da tıpkı Eritre Devleti gibi söz konusu adaların tümünün kendisine ait olduğu yönündedir. Bu iddialar; Osmanlı Devleti’nden de eskiye, 6. Yüzyıla kadar giden Bilad-el Yemen (Yemen Ülkesi) üzerinde yoğunlaşmaktadır. Yemen, ihtilafa söz konusu olan ada gruplarından Zukur-Hanish adalarının isimlerinin bile Arapça kökenli olduğunu söyleyerek iddiasını ‘tarihi hak iddiası’ temelinde güçlendirmeye çalışmıştır.[27]

Yemen Cumhuriyeti, Yemen Ülkesinin tarihinin çeşitli dönemlerinde Osmanlı Devleti hakimiyetine girmiş olmasının sürekliliği bozmayacağını iddia etmiştir. Yine buna istinaden, Yemen Cumhuriyeti, 18 ve 19. Yüzyıllarda çizilen haritalarda Yemen’in bağımsız ve sınırları belirli bir devlet olarak çizilmiş olduğunu heyete göstererek iddiasını destekleme yoluna gitmiştir. Yemen’in iddiasını desteklemek için kullandığı bir başka argüman ise Yemen’in Osmanlı Devleti içerisinde bir tür federe yapıda bulunduğu yönündedir.

Yemen Cumhuriyeti, İtalya ve Büyük Britanya arasında yapılan 1938 tarihli antlaşma ile İtalya’nın Büyük Britanya’ya egemenlik ve yetki kullanımının Hanish adalar grubuna yansıtılmayacağı garantisini vermiş olduğunu da belirterek Eritre’nin ‘egemenlik devri’ tezinin geçersiz olduğunu ileri sürmüştür. Yemen, Lozan Barış Antlaşmasına taraf olmadığı için burada alınan herhangi bir kararın kendisi için bağlayıcılığı olmayacağını da ileri sürmüştür.

Yemen ayrıca, yaklaşık 50 yıldır ruhsat vermiş olduğu petrol arama ve işletme belgesinin de yine bir Münhasır Ekonomik Bölge/Deniz Yetki Alanı alameti olduğunu iddia etmiştir. Eritre ise buna, kendisinin ardılı olan ve ayrılarak bağımsızlık ilan ettiği Etiyopya’nın da benzer şekilli faaliyetlerde bulunduğunu belirterek karşılık vermiş ve ayrıca Yemen’in petrol arama lisanslarına yönelik faaliyetlerinin ekonomik bir faaliyet olmaktan çok bilimsel araştırma olarak değerlendirilmesi gerektiğini iddia etmiştir.[28]

  • Dava Sonucu

Davanın sonucuyla ilgili değerlendirme ve alınan kararların mealen aktarımı yapılacaktır. Hakem heyetinin kararlarıyla ilgili bazı önemli maddeler:

  • Osmanlı Devleti ile Yemen Muhtariyeti farklıdır. Yemen Muhtarı dağlık ve iç bölgelerde Muhtariyet yetkilerini kullanmıştır dolayısıyla Kızıldeniz kıyılarında egemen değildir. Öte yandan, Osmanlı Devleti’nin Yemen Valisi’nin 1917 yılına kadar Kızıldeniz kıyılarında münhasır haklar kullandığı tespit edilmiştir.
  • Batılı güçlerin menfaatleri doğrultusunda bölgede ‘doğrudan’ var oldukları sürece 16. Maddenin konusu olan egemenlik durumu belirsizliğini korumuştur.
  • Osmanlı Devleti’nin Kızıldeniz’in her iki yakasındaki mutlak hakimiyeti 1880’lere kadar sabittir. Arap yarımadası tarafındaki hakimiyeti ise 1. Dünya Savaşı’na kadar uzanmaktadır. Osmanlı Devleti, yönetimi boyunca, Kızıldeniz’deki adaların yönetimleri için adaların yakın oldukları yakanın valisini görevlendirmiştir. Eritre-Afrika tarafına yakın olan adalar Afrika’daki vali tarafından, Yemen-Arap Yarımadası tarafına yakın olan adalar ise Yemen’deki vali tarafından yönetilmiştir.
  • Yemen, Bilad-el Yemen (Yemen ülkesi) iddiası ile antik çağlardan bu yana süren bir varlık ile hak sahibi olduğunu iddia etmiş olsa bile devletler arası hukukun ülkesel egemenlik kuralları bu tezi desteklememektedir.
  • Yemen, Bilad-el Yemen iddiası ile gelen tarihi hak iddiasını ‘geri dönme’ iddiası olarak şekillendirmektedir. ‘Geri dönme’ iddiası ile, Türkiye’nin Lozan antlaşması ile bu adalardaki haklardan vazgeçtiğini söyleyerek bu adaların Yemen’e geri dönmesi gerektiğini vurgulamıştır. Hakem heyetine göre ise devletler arası hukukta ‘geri dönme’ argümanına dayalı bir ilke veya kural bulunmamaktadır.
  • Türkiye, Lozan Barış Antlaşması’nın 16. Maddesi ile feragat ettiği haklarından itilaf devletleri yararına vazgeçmemiştir. Sevr antlaşmasıyla ise vazgeçmiştir. Sevr Barış Antlaşmasının 132. Maddesi: “Türkiye, işbu Andlaşma ile saplanan sınırları dışında, işbu Andlaşma gereğince başka herhangi bir düzenleme konusu yapılmamış Avrupa dışındaki bütün topraklar üzerinde, ya da topraklara ilişkin olarak, ileri sürebileceği tüm haklarından ve sıfatlarından, her bakımdan, Başlıca Müttefik Devletler yararına vazgeçtiğini bildirir. Türkiye, yukarıdaki hükmim sonuçlarını düzenlemek için, Başlıca Müttefik Devletlerin, gerektiğinde üçüncü Devletlerle anlaşarak, aldıkları ya da alacakları imlenilen tanımayı ve kabul etmeyi yükümlenir.” şeklindedir. Fakat öte yandan Lozan Barış Antlaşması’nın 16. Maddesinde yukarıdaki dayatmalar ve kabullenmeler bulunmamaktadır. Sevr Barış Antlaşması hiçbir zaman uygulanamadığı için ilgili adaların 1923 Lozan Barış Antlaşması’na kadar direkt Türkiye’nin kontrolünde olduğunun kabul edilmesi gerekir.
  • Lozan Barış Antlaşması’nın 16. Maddesinin ikinci fıkrasında ilgili toprakların; adaların, ada gruplarının ve benzerlerinin kaderi ilgili taraflar arasında kararlaştırılacak şekilde belirlenecektir denildiğine göre, herhangi bir devletin tek başına buralarda ‘etkin işgal’ yöntemiyle zilyetlik/egemenlik oluşturabilmesi söz konusu değildir.
  • Maddenin ikinci fıkrasında ilgili taraflar anlaşana kadar adaların statülerinin belirsiz kalacağı yönündeki objektif anlam dolayısıyla Lozan Barış Antlaşması, ilgili konu için taraf olmayan devletler için de bağlayıcıdır.
  • İtalya’nın iki dünya savaşı arası dönemde adaları çeşitli sebeplerle kullanmasına ve buralarda ihtiraslar sergilemesine rağmen Büyük Britanya’ya adalarının aidiyetinin belirsiz olduğu konusunda 1923 Lozan Barış Antlaşması’na uyulacağı garantisi verdiği tespit edilmiştir.
  • Yemen’in “Bilad-El Yemen” argümanı ile ortaya koyduğu ve antik çağlara dayandığı iddia edilen tarihsel varlığın çağdaş anlamda bir münhasır egemenlik içeremeyeceğine karar verilmiştir.[29]

       6)  Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar Sorunu (EGAYDAAK)

Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Barış Antlaşması dönemindeki donanma eksikliği ve deniz hakimiyetinin yoksunluğu sebebiyle, “Bozcaada ve Gökçeada gibi anakara olan Anadolu topraklarına yakın ve boğazların girişini kontrol eden iki ada dışındaki” Boğazönü ve Doğu Ege adalarını, ismen de zikretmek suretiyle Yunanistan’a devretmiştir.

İsmen zikredilmeyen adalar ise hukuki statü olarak devredilmemişlerdir. 12 Adalar, Trablusgarp Savaşında İtalyanlar tarafından işgal edilip, savaş sonunda Osmanlı Devleti’ne bırakılmasına rağmen, donanması bulunmayan Osmanlı Devleti adalarda otorite kuramamış, Balkan Savaşı ve devamında yaşanan Birinci Dünya Savaşında ise adalarda resmi olmayan işgaller sürdürülmüştür. Lozan Antlaşması ile ise 12 Adalar İtalya’ya devredilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan 1947 Paris Antlaşmasıyla ise İtalya, bu adaları Yunanistan’a devretmiştir. İsmen zikredilen adalar dışında kalan diğer coğrafi varlıklar statüleri belirlenmemiş ve Lozan Barış Antlaşması’nın 16. Maddesinin ikinci fıkrasında yer alacak şekilde gelecekte ilgili taraflarca düzenlenmesi için bırakılmıştır. Yunanistan Devleti’nin ‘Helen Devleti, Antik Yunan’ gibi tarihsel iddialara dayanarak bu adaların antlaşmayla devredilmese bile kendisine döndüğü argümanı bulunmaktadır. Yunanistan Devleti bazen de bu adaların kendisine antlaşmalarla devredildiğini iddia etmektedir. Bazen ise Lozan Barış Antlaşması’nın kendisi için bağlayıcı olmadığını söylemektedir. Görüldüğü üzere, Yunanistan’ın bu konudaki tutarsızlığı ortadadır.

152’den fazla ada, adacık ve kayalığın egemenliği antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiştir. Dolayısıyla bu coğrafi varlıklar belirsiz statüde bulunmaktadır.[30]

  • Eritre-Yemen Davası ile EGAYDAAK Konusunun İncelenmesi

Eritre-Yemen davası, varılan sonuç itibariyle Lozan Barış Antlaşması’nın kapsadığı ve 16. Madde ile belirsizlik oluşan coğrafya için oldukça bağlayıcı hükümler içermektedir. Bu hükümler aşağıda sıralanmıştır:

1)Yunanistan’ın Lozan Barış Antlaşması’na taraf olmadığı ve sadece gözlemci statüsünde bulunduğu için bu antlaşmanın kendisine yönelik bağlayıcı bir hükmü bulunmadığı iddiası, hakem heyetinin aldığı karar ile çürümüştür.

2) Lozan Barış Antlaşması ile Sevr Barış Antlaşması arasındaki keskin farklar ortaya koyulmuştur. Türkiye’nin Lozan Barış Antlaşması’nın 16. Maddesi ile feragat ettiği haklarının ve aynı maddenin ikinci fıkrasıyla saklı tuttuğu haklarının hiçbirinin dönemin İtilaf Devletleri’nin yararına olacak şekilde beyan edilmediği açığa kavuşmuştur.

3)Tıpkı Yemen’in antik çağlara dayanan “Bilad-el Yemen” iddiası gibi Yunanistan’ın da Antik Yunan iddiası bulunmaktadır. Bu iddiaların devletler arası hukukun ülkesel egemenlik kurallarına uymadığı tespit edilmiştir.

4)Tıpkı Yemen gibi Yunanistan da EGAYDAAK hususundaki iddialarını ‘geri dönme’ argümanına dayanmaktadır. Bu iddialar, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra Türkiye’nin Lozan Barış Antlaşmasıyla ilgili toprak ve adalardaki haklarından vazgeçmesi sebebiyle buraların sözde asıl sahiplerine geri dönmesi gerektiğine dayalıdır. Fakat Hakem Heyetince alınan kararlar doğrultusunda ‘geri dönme’ argümanının devletler arası hukukun herhangi bir kuralı veya ilkesi doğrultusunda olmadığına karar verilmiştir.

5)Yunanistan Devleti, bazı kayalık ve adalara ‘zorlama’ şekilde turistik geziler düzenlemekte, bayraklarını asmakta, deniz fenerleri ve şamandıralar koymaktadır. Bunları yaparak devletler arası hukukun ‘etkin işgal’ ilkesine dayanmak isteyen Yunanistan’ın bu çabaları yersizdir ve meşruiyet yaratamaz.

6)İtalya’nın İngiltere’ye verdiği ve yazıda bahsedilen güvencelerden de anlaşılacağı üzere; Lozan Barış Antlaşması’na taraf olan İtilaf Devletleri’nin en az iki büyük devleti tarafından da, Lozan Barış Antlaşması’nın 16. Maddesiyle Türkiye’nin haklarından feragat ettiğini açıkladığı coğrafi varlıkların ‘belirsizlik’ statüsü kabul edilmiştir.

7)Tıpkı Yemen’in Kızıldeniz’de yaptığı gibi Yunanistan’ın da antik tarihe uzanan bir varlık iddia ettiği EGAYDAAK coğrafyasında, antik varlığın günümüzdeki çağdaş anlamda münhasır bir egemenliğe sebep olamayacağı tasdik edilmiştir.

SONUÇ

Türkiye Cumhuriyeti Devleti; kendisinin kurucu belgesi niteliğinde sayılabilecek olan Lozan Barış Antlaşması ile sınırlarını belirlemiş, içeride ve dışarıda bağımsız bir devlet iradesi ortaya koymuştur. Bu Antlaşma ile beraber Türkiye Cumhuriyeti Devleti; Birinci Dünya Savaşından bugüne kadar gelebilen tek Barış Antlaşmasına sahip olan devlettir. Müzakereler boyunca çok çetin tartışmalar yaşanmış; Türkiye, Lozan’ın 16. Maddesinin ikinci fıkrasında yer alan hükümler için gerekirse müzakereleri kesebilecek olduğunu göstermiştir.[31]

Türkiye Cumhuriyeti, göstermiş olduğu bu irade sayesinde 1950’lerin Kıbrıs problemine dahil olabilmiş, Güneyinde kurulacak bir Barzani Kürt Devleti’nin oluşmasını da diplomatik çabalar ile, Lozan, 1926 ve 1946 Ankara Antlaşmalarından gelen tarihi dayanakların da oluşturduğu meşruiyetin de katkılarıyla ortak bir uluslararası ortam hazırlayarak engelleyebilmiştir. Bu meşruiyet sadece Türkiye için değil, Irak hükümeti için de geçerlidir ve bu sınırların değişmezliği ile tarafların değiştirmek üzere hiçbir harekete girişmeyeceği beyanı Irak Hükümeti için de bu bağımsızlık çabasını engellemek için kullanılan argümanlardan biri olabilmiştir.

Türkiye, Lozan Barış Antlaşması dolayısıyla sınırının bulunduğu, yakın ve Osmanlı coğrafyasında bulunan ülkelerin mevcut statükolarının, sınırlarının ve rejimin değişmesi gibi konularda temelde Lozan Barış Antlaşması’nın 16. Maddesinin ikinci fıkrasına atıfta bulunarak, sahada veya diplomatik alanda atacağı her adım için güçlü bir uluslararası meşruiyet oluşturma imkânına sahiptir. Ayrıca yine Lozan Barış Antlaşması’nın hükümleri gereği Egemenliği Antlaşmalarla Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar konusunda da Türkiye’nin atabileceği diplomatik adımlar, alabileceği önlemler bulunmaktadır. Türkiye, Lozan Barış Antlaşması’nın hükümlerinin tasdik edildiği ve EGAAYDAK konusunda örnek sunabileceği Eritre-Yemen davası gibi bir davaya sahiptir.

Ayriyeten görülmektedir ki Yunanistan’ın antik çağlara uzanan tezleri de geçersizdir. Bu tezler sadece EGAAYDAK konusu için değil coğrafyadaki pek çok konu için ileri sürülmektedir. Bu sebepten dolayı Bilad-el Yemen gibi antik çağlara uzanan bu tezlerin çürütülmesi Türkiye’nin batı sınırlarındaki mesnetsiz Yunan iddialarının da çürütülmesi için önemli bir meşruiyet dayanağıdır. Çağdaş anlamda otorite oluşumu ile beraber aydınlanabilen çağlardaki meşru yönetimler bakımından Türkiye’nin hukuksal perspektifte Adalar Denizinde de Kıbrıs’ta da meşru hakları olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu gerçeğe bağlı kalınarak ve gerekli içtihat oluşturularak atılacak her bir diplomatik adım, Türkiye’nin Mavi Vatan mücadelesine çok büyük katkılar sunabilecektir.

Alperen OKAY

BAU DEGS Araştırmacısı

Arda ÇELİK

BAU DEGS Gönüllü Genç Destek Araştırmacısı

KAYNAKÇA

[1] Williamson Murray ve Jim Lacey, “The Making of Peace: Rulers, States, and the Aftermath of War,” (Cambridge: UP, 2009), 209.

[2] “Mondros Ateşkes Antlaşması’nın Maddeleri Nelerdir?,” Sabah, Ocak 23, 2017, Erişim Tarihi: Aralık 4, 2020 https://www.sabah.com.tr/egitim/2017/01/23/mondros-ateskes-antlasmasinin-maddeleri-nelerdir.

[3] “Sevr Antlaşması Kısaca Özeti: Tarihi, Maddeleri (Şartları), Önemi Ve Özellikleri,” Milliyet, Temmuz 23, 2020, Erişim Tarihi: Aralık 3, 2020 https://www.milliyet.com.tr/gundem/sevr-antlasmasi-kisaca-ozeti-tarihi-maddeleri-sartlari-onemi-ve-ozellikleri-6266634.

[4] “Mudanya Ateşkes Antlaşması ve Tarihi Zafer,” Sözcü, Kasım 11, 2018, Erişim Tarihi: Aralık 4, 2020. https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/11-ekim-1922-mudanya-ateskes-antlasmasi-ve-tarihi-zafer-2672489/. 

[5] “Mudanya Ateşkes Antlaşması ve İsmet Paşa,” İsmet İnönü Vakfı, Erişim Tarihi: Aralık 4, 2020 https://www.ismetinonu.org.tr/mudanya-ateskes-antlasmasi-ve-ismet-pasa/

[6] “Siyasi İnkılaplar (Saltanatın Kaldırılması, Cumhuriyetin İlanı, Halifeliğin Kaldırılması),” Hacettepe Üniversitesi, Erişim Tarihi: Aralık 4, 2020, http://www.ait.hacettepe.edu.tr/egitim/ait203204/II1.pdf.

[7] “Saltanatın Kaldırılması,” ATAM, Erişim Tarihi: Aralık 4, 2020, https://www.atam.gov.tr/nutuk/saltanatin-kaldirilmasi.

[8] İhsan Güneş, “Vahdettin’in Amerikan Başkanına Mektubu,” Ankara Üniversitesi, Erişim Tarihi: Aralık 4, 2020 http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/18/33/254.pdf

[9] Bilal Şimşir, “Lozan ve Çağdaş Türkiye’nin Doğuşu,” 70. Yılında Lozan Barış Antlaşması, Uluslararası Seminer, (Ankara: İnönü Vakfı, 1993), 25-44.

[10] Jeffery Keith ve Alan Sharp, “Lord Curzon ve 1922-23 Lozan Konferansında Gizli İstihbaratın Kullanımı,” 70. Yılında Lozan Barış Antlaşması, Uluslararası Seminer, (Ankara: İnönü Vakfı, 1994), 145-53.

[11] 1923 Lozan Barış Antlaşması Madde 59.

[12] Tarık Saygı, “Lozan Antlaşması’nda Musul Sorunu Ve Hatay Meselesi,” (Yalova Sosyal Bilimler Dergisi 5, 2016), 157-74.

[13] Yavuz Ercan, Sertaç H. Başeren, Hüseyin Pazarcı ve diğerleri, “Ege Sorunları Paneli,” Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, S 33-34, Mayıs-Kasım 2004, s. 167-212.

[14] 1923 Lozan Barış Antlaşması Madde 20.

[15] Melek Fırat. “1945-1960 Yunanistan’la ilişkiler”, Baskın Oran (ed.), Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler. Yorumlar, cilt t, 6. Baskı, lstanbul, iletişim Yayınları, 2002, 596.

[16] Fırat, “1945-1960 Yunanistan’la İlişkiler”, 596.

[17] Fırat, “1945-1960 Yunanistan’la İlişkiler”, 596.

[18] Ercan, Başeren, Pazarcı ve diğerleri, “Ege Sorunları Paneli.

[19] “Türkiye Musul ve Kerkük’te İlgili Taraflardan Biridir,” Milliyet, Eylül 19, 2014, Erişim Tarihi: Aralık 3, 2020, https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/dusunenlerin-dusuncesi/turkiye-musul-ve-kerkuk-te-ilgili-taraflardan-biridir-1942397.

[20] “IKBY Bağımsızlık Referandum Sonuçları Evet Yüzde 90’ı Üzerinde,” T24, Eylül 25, 2017, Erişim Tarihi: Aralık 3, 2020, https://t24.com.tr/haber/ikby-bagimsizlik-referandum-sonuclari-evet-yuzde-90in-uzerinde,448829.

[21] “Başbakan Yardımcısı Bozdağ: Irak’ın kuzeyinde bir oldu bittiye Türkiye izin vermez,” Anadolu Ajansı, Eylül 19, 2017, Erişim Tarihi: Aralık 4, 2020, https://www.aa.com.tr/tr/gunun-basliklari/basbakan-yardimcisi-bozdag-irakin-kuzeyinde-bir-oldu-bittiye-turkiye-izin-vermez/913774.

[22] Sinan Meydan, “Kürdistan Projesine Karşı Lozan ve Ankara Antlaşmaları,” Sözcü, Eylül 25, 2017, Erişim Tarihi: Aralık 4, 2020, https://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/sinan-meydan/kurdistan-projesine-karsi-lozan-ve-ankara-antlasmalari-2023506/.

[23] Permanent Court of Arbitration. “THE GOVERNMENT OF THE STATE OF ERITREA and THE GOVERNMENT OF THE REPUBLIC OF YEMEN AWARD OF THE ARBITRAL TRIBUNAL IN THE SECOND STAGE OF THE PROCEEDINGS (MARITIME DELIMITATION).” Aralık 17, 1999. Erişim Tarihi: Aralık 6, 2020. https://pcacases.com/web/sendAttach/518.

[24] “Eritre Devleti ve Yemen Cumhuriyeti arasında görülen dava.”

[25] “Eritre Devleti ve Yemen Cumhuriyeti arasında görülen dava.”

[26] “Security Council Demands Immediate Halt To Hostilities Between Ethiopia, Eritrea,” Birleşmiş Milletler, Şubat 27, 1999, Erişim Tarihi: Aralık 4, 2020, https://www.un.org/press/en/1999/19990227.sc6652.html.

[27] “Eritre Devleti ve Yemen Cumhuriyeti arasında görülen dava.”

[28] “Eritre Devleti ve Yemen Cumhuriyeti arasında görülen dava.”

[29] “Eritre Devleti ve Yemen Cumhuriyeti arasında görülen dava.”

[30] Cem Gürdeniz, “Ege Denizindeki Gri Bölgeler,” Aydınlık, Mart 2, 2014, Erişim Tarihi: Aralık 4, 2020, https://www.aydinlik.com.tr/ege-denizindeki-gri-bolgeler.

[31] Ercan, Başeren, Pazarcı ve diğerleri, “Ege Sorunları Paneli.”

 

DİĞER YAZILAR

Grönland seçimlerini kazanarak Geleneksel Siumut Liderliğini Deviren Inuit Ataqatigiit
Grönland seçimlerini kazanarak Geleneksel Siumut Liderliğini Deviren Inuit Ataqatigiit
13 Nisan 2021

  Inuit Ataqatigiit Grönland seçimlerini kazanarak geleneksel Siumut liderliğini devirmiş oldu. Bu seçimlerde en önemli konuların başında Grönland’de yapılması...

Rusya’dan kritik ‘Kanal İstanbul’ ve ‘Montrö’ açıklaması: “Değiştirilmesi söz konusu değil.”
Rusya’dan kritik ‘Kanal İstanbul’ ve ‘Montrö’ açıklaması: “Değiştirilmesi söz konusu değil.”
10 Nisan 2021

BAU DEGS Başkanı Doç.Dr. Cihat Yaycı; “Hep başından beri söylediğim şeyi Rus Büyükelçi de söylemiş. Kanal İstanbul Montrö’yü etkilemez!!!”...