TÜMAMİRAL MUSTAFA ÖZBEY İLE GERÇEKLEŞTİRDİĞİMİZ ‘EGAYDAAK’ RÖPORTAJI

 

 

 

🎬 Sayın Emekli Tümamiral Mustafa Özbey ile EGAYDAAK konusunda gerçekleştirdiğimiz röportajın videosu  aşağıda bağlantısı verilmiş olan BAU DEGS Youtube Kanalında sunulmuştur.

 

 

🎧 Röportajımız podcast formatında da aşağıda sunulmuştur.

 

 

 

 

Selen Akan: Merhabalar. Bugün ‘BAU DEGS Röportaj Serisi’ kapsamında Emekli Tümamiral Sayın Mustafa ÖZBEY ile görüşeceğiz. Kendisi bizi kırmayarak röportajımıza eşlik etmeyi kabul etti. Hoş geldiniz.

 

 

Emekli Tümamiral Mustafa Özbey: Teşekkür ediyorum, kolaylıklar diliyorum.

 

 

S.A. : Teşekkürler. Bazı sorularıma başlayayım isterseniz, Sayın Amiralim.

 

 

M.Ö. : Çok memnun olurum.

 

 

S.A. : Genelkurmay Başkanlığı’nın bünyesinde teşkil edilen ‘Yunanistan Kıbrıs Dairesi’nin ilk daire başkanı sizsiniz. Bunun kuruluş sürecini anlatmanızı rica edebilir miyiz?

 

 

M.Ö. : Peki çok teşekkürler. Benim meslek yaşamımda çok önemli bir kilometre taşıdır ‘Yunanistan Kıbrıs Dairesi’ni 1996 yılında kurmak ve onu 2 yıl boyunca yönetmiş olmak. Süreç şöyle başladı: Biliyorsunuz 1995 yılı Aralık ayında ‘Figen Akat’ isimli kuru yük gemisi Kardak kayalıklarından birinde karaya oturdu. O dönemde denizle ilgili olanlar bilirler- hangi ülkeye aitse o karaya oturulan yer, onun arama-kurtarma sistemine göre arama ve kurtarma işlemleri yapılır. Dolayısıyla o dönemde Yunanistan “bu kayalık bana aittir” diyerek kurtarma işlerine kendisi girmek istedi. Ama Türk Deniz Kuvvetleri “Hayır bu sana ait değildir” diyerek işte malum Kardak süreci dediğimiz süreç o 1995 Aralık ayında başladı ve yine hepinizin hatırlayacağı üzere çatışma noktasına kadar kriz tırmandı. Onların bir adaya, daha doğrusu kayalığa kendi komandolarını çıkarmasının arkasından, Türkiye Deniz Kuvvetleri’nin o dönemdeki Komutanı Güven Erkaya Amiral ’in yönetiminde Genelkurmay Başkanlığı ve tabii ki Hükümeti de ikna ederek buna karşı Türk uygulamasını devreye soktu ve onun ikiz kayalığına da bizim özel SAT komandolarımız çıktılar. Sonunda da araya başta Amerika Birleşik Devletleri ve NATO olmak üzere araya bazı kurum ve ülkelerin girmesi ile de taraflar eşit ve aynı anda oradaki kuvvetlerini ve bayraklarını çekerek bir yerde krizi sonlandırdı. Ama aslında orada sonlanan kriz yeni bir süreci başlattı. O da ‘Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıkların neler olduğu ve onlarla ilgili nelerin işlem olarak devreye sokulacağı dediğimiz bir süreç başladı. Benim bu dediğim Aralık 2000 pardon 1995 yılında olan bir şey. Şimdi Aralıkta olan olaydan sonra çalışmalar tamamen aidiyet ile ilgili konuların araştırması şeklinde devam ederken ben o zaman hücumbot filosu komutanıydım ki benim gemilerim de Kardak’taki o operasyona katıldılar o dönemde. Onun arkasından 1996 Ağustos ayı şurasında Tümamiralliğe terfi ettim ve rahmetle andığım Güven Erkaya Amiral adettir bizde terfileri, emeklikleri kuvvet komutanı Şura’dan sonra doğrudan ilgili kişilere aktarır. Bana telefon etti, “Mustafa” dedi “hayırlı olsun Tümamiralliğe terfi ettin”. 2) Sen çok uzun süredir bu Türk-Yunan meselelerinin muhakkak uygun bir birimde toplu olarak ele alınması ile ilgili ısrar içinde idin. Bunu biz görüştük Genelkurmayla ve yeni bir Daire kurulmasına karar verdik. Bu dairenin de başına sen atanacaksın, hayırlar diliyorum” dedi. Dolayısıyla benim Yunanistan Kıbrıs Dairesi Başkanlığı’na atanmamın ön hikayesi bu şekilde gelişti. Bilmiyorum yeterli mi? Ondan sonraki sorular üzerinden belki devamını getiririz.

 

 

S.A.: Çok teşekkürler, amiralim. Şimdi o zaman EGEAYDAAK’lar demişken sizden EGEAYDAAK’ların tanımını ve kavramla ilgili detaylar rica edeceğim. EGEAYDAAK nedir? Nasıl ve ne zaman bu kavram ortaya çıkmıştır?

 

 

M.Ö. : Şimdi şöyle söyleyeyim. Az önce de ifade ettim. Benim 1996 yılı ağustos ayında terfi edip, o daireyi kurup başına geçmemden önce zaten Kardak kayalıklarında yaşanan olayın öncesinde ve hemen arkasında bu çalışmalar Deniz Kuvvetler bünyesinde başlatılmış idi. İsmini de daha sonra zikredeceğimiz Ali Kurumahmut arkadaşımız o zaman binbaşı rütbesinde idi ve Güven Erkaya Amiralin talimatı ile tamamen bu egemenliği antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklar EGEAYDAAK diye kısalttığımız coğrafi formasyonların neler olduğu konusunda zaten ön çalışma başlatmıştı. Ben sorunun birincisi ile bunun arasında bağ kurmama izin verirseniz şöyle söyleyeyim. Güven Erkaya Amiral, Ali Kurumahmut binbaşıyı da Yunanistan-Kıbrıs dairesinde benim emrime atadı. Dolayısıyla göreve başladığımda Ali Kurumahmut gibi çok değerli bu konu üzerinde ön çalışmalar yapmış arkadaşlar bizim başkanlığa katılmış oldu ve tabii ki onun ön çalışmalardan çok yararlandık. Bununla ilgili olarak yapılan çalışma sadece bir coğrafya incelemesi değil, geçmişte Yunanistan’la yapılmış tüm antlaşmalar bunun dışında harita afişlerinin dünya çapında buradakı ada, adacık ve kayalıkları kimin üzerine adresledikleri: isimledikleri dahil bunun üzerine çok kapsamlı bir çalışma başladı. Sadece o değil aynı zamanda arşivler ile ilgili çalışmalar üzerinde epey ilerleme yaptık ve ben ilginizi çekecektir izleyenlerin de ilgisini çekecektir umuyorum en fazla bu konuda bilgi aldığımız arşiv ilginç olacaktır Gümrük Bakanlığındaki arşiv oldu. Çünkü o adaya giren-çıkan gemi ve yüklerin kimin üzerine kaydedildiği ile ilgili konu  adanın aynı zamanda aidiyeti ile ilgili konu. Sonunda özetlemek gerekirse bu çalışmalar 152 adet ada, adacık ve kayalığın Yunanistan’a antlaşmalarla devredilmediği gerçeğini ortaya çıkardı. Bunları da çeşitli verilerle somutlaştıran bulguları da biz yine aynı şekilde arşivledik. Yani ortada herhangi bir şekilde EGEAYDAAK denildiği zaman bu gayet açık şekilde Yunanistan’a antlaşmalarla devredilmemiş bazı coğrafi formasyonların varlığını ifade ediyor. Burada tek-tek isimlerini saymak doğru olmaz. Ama sizin yayınladığınız bir yayında bunların tüm ayrıntıları da var. Dolayısıyla bu çalışma o dönemde somutlaştırıldı.

 

 

Peki somutlaştırdıktan sonra bunu resmiyete dökmek nasıl olacak? Çünkü bir yerde bizim yaptığımız bu çalışma askeri tabirle “karargah çalışması” denen kendi içimizde yaptığımız bir çalışma. Onu da şöyle ilerletme konusunda doğal bir karar alındı. Konu Genelkurmay sınırları içerisinde kalmasın. Bu konu tamamen ulusal güvenlik ve ulusal çıkar meselesidir. Dolayısıyla Milli Güvenlik Kuruluna konuyu sunalım ora da bu konu tartışılsın ondan sonra da bir devlet kararı haline dönüşsün. İşte onunla ilgili hazırlıklarımız tamamlandıktan sonra önce komuta katına konu arz edildi ve onun arkasından da Milli Güvenlik Kurulunda bununla ilgili bir sunum yapıldı. Burada bazı tabii bilgileri ben açık kaynak olduğu için tam anlamıyla sizinle paylaşmak durumunda olmayacağım. Ama burada tüm ayrıntıları ile görüşüldükten sonra bu konuda her bir ada, adacık ve kayalığın isminin anons edilmesi, açıklanması yerine “gri bölgeler” diye tanımlanan bir formatta bunları ifade edelim şeklinde bir yaklaşım şekillendi. Onun üzerine biz ve Dışişleri Bakanlığı da o şekilde hareket etmeye başladık. Ama spesifik olarak bir ada ile ilgili herhangi bir tavır: girişim olduğunda da buna itirazımızı da yüksek sesle ifade etmekten de çekinmedik. Bir örnek vermek gerekirse Yunanistan da aslında bu konu da böyle bir antlaşma açığının olduğunu Kardak Krizinden sonra fark etti. Çünkü çok açık bir uluslararası hükümdür. Bir devir muhakkak uluslararası antlaşma ile yapılır. Eğer böyle bir devri içeren antlaşma yapılmadı ise o varlığın mülkiyeti daha önce ona sahip olan ülke ya da kişi üzerindedir. Dolasıyla bizim bu konudaki tezimiz gayet güçlü ancak o dönemde isimlerinin zikredilmesi yerine “gri bölgeler” diyerek bana göre, bağışlansın yorumum kişiseldir, sulandırmak diyeceğim bir şekilde tezimizi tam anlamıyla dünyaya açıklamadığımız için Yunanistan aradan geçen zaman içinde bu adalar üzerinde ve kayalıklar üzerinde kendi devlet işaretlerini koyarak bunu ilerletmiştir. Orada da yine bazı ısrarlar vardı. Biz de mukabele edelim nasıl hani Kardak kayalıklarında bir mukabelede bulunduysak, onların bu tavrına karşı biz de benzer bir şekilde bir başka ada, adacıkta varlık göstererek bunu devreye sokalım diye, O dönemde Yunanistan ile olan ilişkilerin herhalde siyasi bir karardır ben asker kesim olarak bu konudaki tavrımızın mukabele edilmesi şeklinde olduğunu gayet iyi biliyorum. O dönemde biz yine hukukta bir kural var,  fiziki uygulamalar sizin uluslararası yasal haklarınızı ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla ona biz daha doğrusu uluslararası hukuk “persistent objector” yani ısrarlı karşı çıkan kavramı üzerinden itiraz edersek ileride konu yargıya gittiğinde bu itirazlar muhakkak ki, hukuki bir karşılık bulacaktır diyerek bizim bana göre “gri bölgeden” sonra ikinci bir hata olarak “persistent objector” politikasını isteyerek edilgen bir tavır içine girdik. Tabii bunu Yunanistan’a karşı yapıyorsanız Yunanistan’ın da bu fırsatı da kaçırmayacağını da unutmamanız gerekir. Aradan geçen zaman içerisinde her bir yumuşama anında Yunanistan muhakkak oradaki varlıklarını ilerletti. Ha ileride bu konu yargıya taşınır ve buna benzer bir şey olursa da, bunlar her ne kadar hukuken “persistent objector” olmak size hukuki değer yaratsa dahi onun fiziki olarak ortadan kaldırılması ile ilgili siyasi süreçler de var. Siyasi süreçteki dezavantajımız da maalesef kendi elimizle pekiştirdik olduk diye yorumlayacağım.

 

 

S.A. : Şimdi soruda aslında bunu soracaktım ama siz epey bir kısmını cevapladınız. Nasıl bir çalışma metedolojisi kuruldu EGEAYDAAK’ları tespit etmek için? Nasıl bir heyet teşkil ettiniz ve bu heyette kimler vardı?

 

 

M.Ö. : Şimdi şöyle, dairenin kuruluş amaçlarının en önüne bu konu, bu proje geldi ve az önce de ifade ettim Ali Kurumahmut zaten bunun hazırlıklarını Deniz Kuvvetleri’nde görevdeyken başlamış idi. Bu şubenin başına çok değerli ve tümamiral rütbesine kadar daha sonra yükselmiş Deniz Kutluk Albay o şubenin başındaydı. Dolayısıyla, Deniz Kutluk Albay da çok aktif olarak bu çalışmaların içinde oldu ve az önce de ifade ettim. Sadece biz mevcut antlaşmaların irdelenmesi şeklinde değil dünya çapında admiralty olsun, Fransa’daki, Monako’daki deniz haritacılık sistematiği olsun onlarla da ilgili kapsamlı arşiv çalışmaları yaptıktan sonra bir noktaya kadar geldik. Ben o dönemde şunu sordum kendi-kendime. Bu konuda çaba harcayan bizler meslekte olduğumuz sürece en fazla iki yıl, üç yıl sonra tayin oluyoruz bir yerlere gidiyoruz. O nedenle biz bunu kurumsal olarak yaşar halde tutmak için bunun içine muhakkak uzmanlığı kalıcı olacak ve bizden sonra da burada o uzman statüsü ile de göreve devam edecek birkaç kişi de danışman olarak alınsın fikrim Genelkurmay Başkanlığı tarafından benimsendi. Sizin de sorunuzda biraz sonra belki adını anacaksınız Sertaç Hami Başaran, sevgili hocamız, bize katıldı. O zaman Doçentti Siyasal Bilgiler Fakültesinde. Hem bu konulara çok meraklı titiz çalışan, aynı zamanda uluslararası deniz hukuku konusunda uzmanlığını derinleştiren bir kıymettir kendisi. Bu günde hala aynı şekilde bizim ülkemizin çok değerli, bu konuda uzmanlaşmış kişilerinden biridir. O da mutlulukla ifade edeyim ki bizim grubumuza danışman olarak katıldı. Nitekim ben ayrıldıktan sonra da oradaki görevini benden sonra da aynı yetkinlikle devam ettirdi. Dolayısıyla teknik olarak baktığımızda Ali Kurumahmut ve Sertaç hoca bu konudaki çalışmaların teknik çalışmasını ve akademik olarak bunun dokümante edilmesi dediğimiz kısmı yaptı. Ama onların da başında Deniz Kutluk Albay bunların orkestrasyonunu sağlamada çok büyük emeği geçmiştir. Kendisini de bu vesile ile şükranla anıyorum.

 

 

S.A. : Hocam bu kitaplarda Sertaç Hami Başaran ile Ali Kurumahmut’un isimlerini biliyoruz. Peki bu kitaplar belgeler şahsen mi temin edildi yoksa kurumsal olarak bir çalışmanın kapsamı içerisinde temin edilen belgeler mi?

 

 

M.Ö. : O dönemde kurum adına görev yapan hem Ali Kurumahmut hem de Sertaç hoca bu belgeleri kuşkusuz Genelkurmayın ve bizlerin onları yetkilendirmesi ile bu araştırmaları yaptılar ve bu belgeleri edindiler. Peki neden bu konuda  bir Genelkurmay yazısı ya da Dışişleri Bakanlığının herhangi bir belgesi olarak yayınlanmadı derseniz o zaman ilk sorunuzdaki yoruma geleceğim. Adaları spesifik anma konusunda o dönemdeki “gri bölgeler” tanımı içinde bunu belirleme konusundaki ilke kararı böyle bir spesifik ada isimlerinin verilerek anılmasını bir resmi belgede göstermek yerine bireylerin ifade ettiği bir formatta yorumlamanın daha uygun olacağı noktasında beni ikna etti ve ben onun üzerinden kendilerinden bunu iki  kişinin akademik çalışması olarak yayınlamasının herhangi bir şekilde daha uygun bir format olacağını söyledim. Özetle ifade etmek gerekirse Ali Kurumahmut ve Sertaç Hoca bunu ortak bir çalışma olarak yayınladılar ama her birinin arkasında Genelkurmay Başkanlığındaki ve daha önce Deniz Kuvvetleri Komutanlığındaki çalışmalarının ve oradan edindikleri resmi verilerin bilgilerinin tamamen açık kaynaklar şeklinde yorumlanacağı bir çalışmadır. Bireysel çabalar tabii ki var ama sonunda arkasında devletin, Sihalı Kuvvetlerin kendileri ile paylaştığı değerler ve böyle bir yazının müşterek bir akademik çalışma olarak yapmalarını onaylayan bir makam olduğundan dolayı kendileri tarafından yayınlandı.

 

 

S.A. : Yani esasında bunlar kurum kitapları.

 

 

M.Ö. : Doğrudur. O dönemde işte az önce de ifade ettim “gri bölgeler” ile kendini sınırlandırdığı için bunu Genelkurmay yazsa artık bu konu “gri bölgeler” tanımından çıkıp her bir ada, adacık ile ilgili bir eylemin de yapılması gereken noktada Genelkurmayı da bağlayacak bir şekil ortaya çıkardı. Tabi bu Genelkurmayın kendi isteğinin dışında tamamen siyasi karar alarak oluştu. Dolayısıyla da bunun ara çözümü olarak da benim önerdiğim şekilde görev alan arkadaşlarımızın kişisel bir akademik çalışması olarak yayınlaması dediğimiz bir formata soktuk. Siz format üzerinden sordunuz ben de onun üzerinden yanıtlayayım. Dolayısıyla onun geçmişle ilgili tanımı budur.

 

 

S.A. : Hocam gri-  yani bu aslında sorularda yoktu ama şuan sormak istedim. “Gri bölge” tanımını siz çok doğru bulmadınız o zaman ama politik olarak karar verilen bir durumdur anladığım kadarıyla. Bunların bize zararı neler olmuştur? Hala açıklanmıyor EGEAYDAAK’ların isimleri…

 

 

M.Ö. : Şöyle söyleyeyim. Bakın biz, ne zaman Yunanistan’la ilgili olan konularda nasıl olsa biz bu ülke ile aramız iyileşir dolayısıyla biz zaten güçlüyüz o nedenle bazı konularda hele demin söylediğim gibi “gri bölgeyi” “persistent objector” ısrarlı itiraz ile birlikte okumak lazım. Bu ikisi de birleşince maalesef bizim siyasilerin, siyasi risk almama dediğimiz tavırları bu konuda öne çıktı. Nasıl olsa bunun bize zararı var mı? Yok. Biz ileride itirazımızı bu formatlarda ifade ede bilir miyiz? Ederiz. O zaman ben neden hani bir siyasi risk alarak bu konuda bir askeri harekatı tekrar neden canlandırayım? O dönemdeki kararları kolaylaştırdı. Ama Yunanistan bizim her bir yumuşak adımımızda maalesef onu orda somut olarak kendi etkinliklerini artırarak bizim manevra alanımızı sınırlandırıcı ve kendi lehine bu gri alanı ısrarcı, itirazcı formatı lehine çevirdi ve bu noktaya geldik. Tabi o dönemde bir de şunu da unutmamak lazım hatırlayın rahmetle anıyorum değerli Dışişlerı Bakanı İsmail Cem, Yorgo Papandreou ile “ben bu sorunları görüşerek çözeceğim” şeklinde bir inanç sahibi idi ve bunun sonunda çeşitli görüşmeler yapıldı. Ama bir yandan o görüşmelerde, bağışlansın tabir, hani Papandreou tarafından empati-sempati yaratılmak istenirken adalar üzerinde de bu gri bölge denilen yerde her türlü eylemi de hiç aksatmadan da uygulamaya soktular. Biz o nedenle o dönemde bu konudaki çelişkiyi tanımlayarak, “bakın bu barışçıl yaklaşımımız karşılık bulmuyor diğer taraf zemin kazanacak eylemlerini aksatmadan sürdürüyor. O nedenle bizim mevcut politikamızı gözden geçirmemiz gerekir” şeklindeki düşüncemizi ifade ettik. Fakat o dönemler koalisyon dönemleri. o dönemler istikrarsızlığın olduğu dönemler.  Bir de 1996-98 dedim ben size benim görev aldığım dönemi. 1999’da da Gölcük Depremi onun arkasından ortaya çıkan ekonomik kriz, Türkiye’nin gündemini maalesef farklı bir yere getirdi. Bir de yine aynı şekilde ifade edeyim 1999 krizinde de Yunanistan’ın bir kurtarma heyetini göndermiş olmasının, hemen onun akabinde de Yunanistan’da olan bir depremde bizim bir kurtarma ekibimizin oraya gitmiş olması yarattığı suni iyi ortam onların aksatmadan bu adalar üzerindeki eylemlerini sürdürmelerine neden oldu. Bunun finalinde de malum bir ekonomik kriz, Türkiye’de bir iktidar değişikliği ve onun arkasından yeni iktidarın “Avrupa Birliğine girme hevesi” diyeceğim, üzerinden kurguladığı politikalarla hem ileride belki sohbetler o konuyu da başka bir zaman gündeme getiririz. Kıbrıs’ta “Annan Planı” dediğimiz felaket yaşandı. Onun dışında da bu ada ve adacıklar üzerinde yapılan tüm Yunanistan’ın çok cesur bir tavır içinde, bağışlansın gözümüze-kaşımıza sokarak yapmakta oldukları, bu filli uygulamalar zirve yaptı. Buna karşı da maalesef siyasi iktidar hiçbir eylem yapmama ve bunu bakıp görmeme dediğimiz “bakar kör” dediğimiz noktaya geldik. Yani özetle antlaşmalarla devredilmemiş adalar, kayalar ve  kayalıklar ile ilgili konuda maalesef Türkiye’nin iyi niyetle gri bölgede ısrarcı, itirazcı yaklaşımı Yunanistan gibi fırsat kollayan ülke tarafından bir sömürü alanı olarak kullanılmış ve bir dönem mesafe alınmıştır. Bunda hem rahmetle andığım İsmail Cem’in iyi niyetle görüşerek bazı şeyleri Yunanistan’la halletme politikası ve onun arkasından da AKP iktidarının Avrupa Birliği’ne giriş hevesi diyeceğim, gerçeğe dayanmayan hevesi, maalesef bize çok ciddi zemin kaybettirdi. Belki o kalan yerde söylemediğimiz bir şeyi daha ekleyerek bu bölümü bitirelim. O da şu, Yunanistan şu anda bununla yetinmedi. Malum sadece Ege’deki kazanımlar üzerinden değil, şimdi gerçekten tabir yine bağışlansın Doğu Akdeniz’de de hiçbir hakkı olmamasına rağmen kazanımlar peşinde koşuyor. Yani buradan değerli öğrencilere, akademisyenlere benim mesajım şudur: Yunanistan’a taviz vererek hiçbir kazanç sağlama düşüncesinde asla olmayın. Hele kendini Avrupa Birliği’ne dayamış ve Kıbrıs’ı da tüm Kıbrıs’ın adına yine Avrupa Birliği üyesi haline getirmiş bir Yunanistan’ın taviz verilerek ulusal çıkarın sağlanmasının imkansız olduğu gerçeğini genç akademisyenler ve öğrenciler mutlak akıllarında tutsunlar.

 

 

S.A. : Amiralim o zaman burada yola çıkarak şunu çok net görüyoruz. Geçmişte ilişkiler sağlandığı zannettiğimiz zamanlarda işte diziler yoluyla iletişim yumuşatıldığında depremlerde bizim onlara, onların bize yardımlara geldiğinde vesaire, aslında hiçbir şey çözülmedi. Çözülmediği gibi kaybeden biz olduk. Şimdi de yine hani ilişkiler tekrar yumuşatılsa diye bir istek var çeşitli kanallarda. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Yani iletişim ile ilerleyemeyiz diye gibi bir görüşünüz var, daha doğrusu şöyle, İstikşafi Görüşmeler konusunda Türkiye’de taraflar ikiye bölünmüş vaziyette. Aslında Doğu Akdeniz’de kıyısı olmayan Yunanistan’la masaya oturmamız gerektiğini savunanlar var, Hocamız gibi. Bir de iletişim mutlaka kuralım diyenler var. Sizce İstikşafi görüşmeler nereye gider ve o konuda görüşleriniz nelerdir?

 

 

M.Ö. : Değerli öğrencilere mesajım şudur: Yunanistan’ı çok iyi psikolojisi ile, Ortodoks kilisesi ile, tarihi ile analiz etsinler. Anlık değerlendirme kadar büyük bir hata olamaz. Maalesef bizim siyasilerde anlık rüzgarlar üzerinden yelken açarak hep kayıplar aldılar. Şimdi Yunanistan’ın değişmez hedefleri var. Bu hedef sadece hani iktidarların hedefleri değil, Yunanistan’da doğan her çocuğun kilisede vaftiz edilirken kulağına fısıldanan bir değer. O ne? Onların tarihi olarak kendilerine ait olduğuna inandıkları yerleri yeniden ele geçirme. Bakın hayal gibi bele bilir. Ben size yine kayıtlara geçsin diye söylüyorum. Varşova Paktı ve Sovyetler Birliği çöktükten sonra işte bazı eski Varşova Paktı üyeleri bu NATO’nun “Partnership for Peace” barış için ortaklık dediğimiz grubu içinde NATO formasyonuna yaklaştırma çabaları var. Onun içinde Bulgaristan’da, Varna’da bir toplantıya katıldım bir Amiral olarak, Yunanistan’dan da bir Amiral geldi. Güzel bir Varna Sahil lokantasında sohbet ediliyor, birşeyler yeniliyor, içiliyor. Konu Türkiye’ye geldiği zaman birkaç kere “Konstantinopol, Konstantinopol” deyince ben de ona “Yorgos” dedim “ya bırak artık bunu böyle söylemeyi onun adı İstanbul şunu ağzına alıştırırsan iyi edersin.”. Şimdi bir anda o kişinin nasıl böyle hani sanki bir yere şırınga … “Bak” dedi “biz Atina’yı Osmanlı’dan almak için 400 yıl bekledik. Neden İstanbul’u da sizden almak için bir başka 400 yıl daha beklemeyelim?” Şimdi Yunanistan’ın akıl yapısının bunun olduğunu bilirseniz o zaman günlük retorikler üzerinden onunla hiçbir şeyin elde edilmeyeceğinin farkına varırsınız. Bir örnek daha vereyim kayıtlara geçsin diye. İkinci Dünya Savaşı bitti. Biliyorsunuz Yunanistan işgal edildi, canına okundu, gerçekten ülke mahvedildi. Hemen arkasından ne oldu? İç savaş çıktı. İç savaş 1948 yılına kadar sürdü. Türkiye ne yaptı o zaman ne biliyor musunuz? Kendisi karne ile vatandaşlarına ekmek dağıtırken gemiler-gemiler dolusu Yunanistan’da aç kalanlara biz yardım eli uzattık. Peki aynı Yunanistan 2 yıl sonra ne yaptı? 1950’ye geldiğimiz zaman Kıbrıs’ta EOKA’yı kurdu. Dolayısıyla Yunanistan’ın hani yaptığınız hiçbir iyiliğin karşılığı değil onların genetik şartlanmışlığı, bugün hala siz düşüne biliyor musunuz? Biz hani bu kadar yıl yönettiğimiz topraklarda herhangi bir talebimiz olmuyor sadece oradaki Trakya’daki soydaşlarımızın hakkını korumak gibi hani değer üzerinden siyaset yapıyoruz ama Yunanistan’da hala Karadeniz’de, Trabzon bölgesindeki Pontus Devletinin kurma hayalleri ile ciddi şekilde yaşayan insanlar var. Bunlar geliyorlar Atatürk’ün 19 Mayıs’ta Samsun’a çıktığı günü “Pontus Soykırım” günü olarak meclislerinden geçiriyorlar. Şimdi bunun üzerinden siz gideceksiniz ondan sonra laylaylom, iki sirtaki oynanayacak, ondan sonra Yorga ile aramız çok iyi denilecek falan onun üzerinden siz bir şey bekleyeceksiniz. Yunanistan’ı tanımamakla eşdeğerdir. Şimdi İstikşafi görüşmelere gelirsek, İstikşafi görüşmeler ile ilgili söyleyeceğim şey şudur: Bu benim Yunanistan Kıbrıs daire başkanlığı dönemimde başlayan bir fikirdir. Neden başladı? Biz bu daireyi kurduktan sonra çok aktif olarak Yunanistan’la yapılması gereken şöyle söyleyeyim gerektiğinde güç kullanmak dahil çıkarlarımızdan asla taviz vermeme üzerine politikanın benimsenmesi şeklinde yoğunlaştık. Ama o dönemdeki siyasi karar vericiler bu konudan fazla mutlu olmadıkları için Yunanistan’la kendi aralarında Dışişleri Bakanlığı olarak İstikşafi görüşmeleri yapıp Genelkurmay Başkanlığının da bu toplantılarda bulunmayacağı bir format üzerinden ilerleme kararı aldılar. Aradan geçen zaman diliminde 60 küsur görüşme oldu. Sonunda nereye varıldı? Sıfıra Sıfır elde var sıfır. Bu arada Yunanistan ne yaptı? Hem Kıbrıs’ta çok güvenli bir şekilde Kıbrıs’ı bağışlansın tabir tam Avrupa Birliği içine alıp sizin elinizdeki kozları orada eritti. Annan Planı ile siz orada destek verdiniz hem de adalar ile ilgili konularda bununla ilgili tüm çabalarını gösterdiniz. Yani özetle şunu bilsin değerli öğrenciler. Yunanistan’la görüşerek hiçbir şeyin yapılmayacağı bir noktada o zaman onu caydırarak bazı şeyleri yapabilirsiniz. Caydırmanın da olmazsa olmazı, ondan daha güçlü olmaktır. Çünkü Yunanistan’ın işte şu anda beklemeyin ondan, bugün öğrencilere ben vereyim Yunanistan şapkasının bizde vardır harp oyunlarında kırmızı ve mavi olarak bölünürüz. İşte ona göre hareket edilir. Yunanistan’a verin sizin öğrencilerin arasından Doğu Akdeniz’de nasıl hak iddia edeceksiniz şunu bana anlatın deyin. Çocuklar utancından bir şey isteyemez oradan. Yani Meis Adası dahil hiçbir şey isteyemez. Ama Yunanlı ister. Çünkü yani biz o kırmızı role geçsek bile onu istemeyecek kadar dürüst genleri olan bir toplumuz. Ama Yunanistan için aynı şey söz konusu değil. Tek hedefi vardır. Şunu asla unutmayın. O kimse demesin. Efendim işte Avrupa Birliği de sonunda ağzından hafif böyle kaçırır gibi söyledi ama asla inandırıcı değil: “Sevilla haritası resmi haritamız değildir.” Afedersiniz ama söylemek zorundayım. Seville Haritası neden o arkanızda duran Mavi Vatan Haritasına, ki ker bir noktası metresi hakça işlenmiş haritaya karşı bir şeyler söylüyorsunuz? Karşınızda artık tavizle bir yere gelemeyeceğiniz bir farklı yapı var. O zaman bizim taviz üzerinden değil caydırıcılık, kararlılık ve gerekirse 100 yıl sonraya bırakalım, yani sonunda bugün çözülmüyorsa, acilen bugün onunla ilgili tavizler vererek çözmek gibi asla çözümü almayacak sadece sizden aldığını cebine koyan bir yaklaşımı benimseyerek bir yere gitmemiz imkansızdır. İstikşafi görüşmeler bir hayaldir. Hiçbir şekilde bu konuda herhangi bir şey çıkması söz konusu değildir. Neden bunu söylüyorum? İstikşafi görüşmelerde olması gereken bir numaralı madde nedir? Silahlanmış adaları gayri-askeri statüye geçirecek misiniz geçirmeyecek misiniz? Bunun bir tane kelimesini siz onlarla tartışa bilir misiniz? Adam bununla ilgili olarak sizinle konuştuğu zaman 6 milden 12 mile çıkarıp-çıkarmama konusu sizinle bunu tartışır mı? Bu egemenlik meselem diyor. Bunu hani nereye getireceksiniz, ne yapacaksınız? Dolayısıyla ben şuna getireceğim. Arada sırada işte şimdi olduğu gibi İstikşafi görüşmeler, bağışlansın tabir, buna eğer cidden hani siz söyleminizde dediğiniz gibi bir kısmıyla tarafların bazıları da iyi niyetle bunu görüşelim. Bakın tekrar söylüyorum. Bana bir kişi bunun sonunda ne çıkarımız olacağını söylesin. 61 görüşme yapmışız. 62., 65. Ve hatta  265. Olsun… Bunun sonunda biz nasıl bir denklem üzerinden ilerleyeceğiz? Ben prensipte karşı değilim ama diyalog iki tane, adil paylaşım konusunda iradesi olan taraflar arasında yapılır. Siz eğer Yunanistan’ın hala Ege’de bir emeli olduğunu, hala İzmir’de emeli olduğunu, hala Pontus’da bir emeli olduğunu eğer bilmiyorsanız bunun üzerinden ilerlemeniz söz konusu değildir. Şimdi bakın Kıbrıs. Kıbrıs’ın içinde onu belki başka bir konuşmada şey yapacağız. Kuzeydeki KKTC’nin varlığını bir tek insana kabul ettiremezsiniz siz. Ne Yunanistan’da, ne de Güney Kıbrıs’ta. Orası onlar için işgal edilmiş bölgedir. Her Güney Kıbrıs’ta seçim yapıldığında şu anda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bulunan yerleşim yerleri ile ilgili belediye başkanları seçilir. Düşüne biliyor musunuz? Mamaso belediye başkanı var onlarda. Girne belediye başkanı var. Aman yani hayal olduğunu bile bile bunu yaşatır. Çünkü orada der ben “orası bana ait”. Şimdi o nedenle Yunanistan’la Güney Kıbrıs haydut devletini düşünürsen lütfen onu o genetik kodları ile beraber düşünün yoksa çok büyük yanılgı olur. Ama bizim siyasetimiz çok büyük sıklıkla taa Yunanistan kurulduğundan beri yanılgılarla bu kadar zemin kaybetti. Bunu genç arkadaşlar tarihi çok iyi okuyarak hatırlaması çok büyük yarar var.

 

 

S.A. : Şimdi tekrar bir önceki konuya döneceğim. Adalar Denizinde sizce temel sorun EGEAYDAAK mıdır? Nedenini anlatır mısınız? İstikşafi görüşmeler için EGEAYDAAK neden çok önemli?

 

 

M.Ö. : Kesinlikle değildir. Adalar denizindeki temel sorun Lozan Antlaşması ile kurulan dengenin ki 3 mildir orada ve adaların statüsü ile çok koşullu verilmiş olmanın yarattığı ve o koşulun da gayri-askeri statünün olduğunu belirleyen temel ilkeleri bugün ortadan tamamen kaldırılmıştır ve dolayısıyla şu anda siz EGEAYDAAK dediğimiz konuyu temel konu görürseniz özden çok şey kaybetmiş olursunuz. Ege’de denge ileride bir şekilde kurulacaksa Lozan’daki statünün yeniden ihyası üzerine kurulmalıdır. Çünkü bunun dışında ola bilecek her türlü şey Türkiye için asla telafisi mümkün olmayacak bir zemin kaybıdır. Bunu bilelim. Dolayısıyla Ege’nin sorunu Lozan statüsünün her bir fırsatta Yunanistan ve tabi ki onu destekleyen ülkeler tarafından tam aşındırılmış olmasıdır. Türkiye bunu daha bizim gibi amiral arkadaşların emekli olduktan sonra çok yüksek sesle söylemesi, Mavi Vatan kavramını ortaya koyması ve bunları ki sizin üniversiteleriniz ve sevgili Cihat Amiralin uğraşları duyuruyor, o nedenle de ben teşekkürlerimi buradan  gönderiyorum. Bunun sonunda biz çok geçte olsa bir veriye dayalı, tarihe dayalı bir toplumsal çıkar ve bilinç tanımlanmasını maalesef şimdilerde yapar hale geldik. Düşüne biliyor musunuz? Mavi Vatan, işte arkanızdaki harita, dönüp devamlı bakın oraya. Şimdi bunun için o mavi kısmın Ege ve Doğu Akdeniz’deki yerlerinde ne kadar çok zemin kaybettiğimizi, asla bunları ben kesin kayıp olarak görmüyorum ama, bir yerde geriden başlayıp enerjimizi bu sanal kayıpları yeniden elde etmek için yaptığımız zaman o zaman bunun maliyeti çok  fazla oluyor. Biz bunlardan asla taviz vermeyeceğiz ama bunu elde etmek için de maalesef o yüksek maliyeti karşılayacak bir emek ve farklı çalışmalara ihtiyaç var. Türkiye bunu yapar çok açık söyleyeyim. Bu gücü de var. Bu arada şunu da söyleyeyim Yunanistan aslında bu hayal üzerinden kurduğu yapı ile kendi geleceğini de yok ediyor bunun farkında değil. Çünkü Yunanistan’ın Türkiye ile arkasında Avrupa Birliği de olsa, Amerika da olsa böyle bir çatışma ortamını sürdüre bilecek hiçbir milli güç unsuru yok. Desteklerle bir yere kadar gelir ama kendisini şu anda tüketiyor. Şu anda Avrupa Birliği içinde yine tabirim bağışlansın, avcunu Merkez Bankasına Almanya’ya Fransaya açmış bir dilenci Avrupa Birliği üyesi halinden başka bir şey değil. Güney Kıbrıs da aynı şekilde kara para aklamadan önünü göremeyen konumda. Bir tercih meselesi. Bunun yerine Türkiye ile barış ve istikrarı benimseselerdi çok daha farklı bir Yunanistan ve Güney Kıbrıs olurdu. Ama onlar bu çatışma ortamını tercih ettikleri için onların da bedeli çok çok ciddi olacak. Bir yerde tükenmiş her şeyi ile tamamen soyulmuş, hiçbir varlığı kendisine ait olmayan bir ülke iskeleti kadavrası var aslında o ikisi içinde. Ama bu bir tercih meselesidir. Tercih de onlarındır.

 

 

S.A. : Teşekkür ederim. Amiralim Kardak Krizi esnasında şahit olduğunuz olaylar var mıdır? Anlatır mısınız? Siz o süreçte de görevdeydiniz.

 

 

M.Ö. : Şöyle söyleyeyim. O önemli bir konu. Tabi ki bunun çeşitli yerleri var. İşte denizde geçen safhası var. Ben o zaman hücumbot filosu komutanıydım ve benim botlarım çok aktif bir şekilde o  dönemde Kardak ve çevresinde konumlandılar. O nedenle onun içinde benim askeri sorumluluğu da oldu. Ama şunu ifade edeyim, bununla ilgili esas işin mutfağı Ankara’da, rahmetli Deniz Kuvvet Komutanı Güven Erkaya Amiralin liderliğinde Genelkurmayın çok ciddi şekilde Genelkurmayın aktive edilmesi ile çünkü konuyu bir Genelkurmay meselesi olarak değil Güven Erkaya’nın sunduğu bir mesele olarak benimsedi Genelkurmay Başkanlığı ve onun üzerinden de konu süratle Hükumete intikal ettirilerek o malum süreç yaşandı.

Bir konu var onunla ilgili çeşitli yorumlar yapıldı içinde olmadığım için ben de tam emin konuşmayayım ama, dün bununla ilgili benim içinde bulunduğum gruplar arasında, o dönemde o döneme şahit olan kişilerin yazışmalarından ben bir kere daha ikna oldum. Hani ilk adaya Kardak’ta kayalığa daha doğrusu Yunan Özel Kuvvetleri çıktıktan sonra ikinci kayalığa çıkma emri nasıl oluştu diye, onu da Güven Erkaya Amiralin hem Genelkurmayı hem de Hükumeti ikna ederek bu kararın alınmasını sağladığını bir kere daha arkadaşlarıma söyleşi ve sohbetlerde teyiden öğrenmiş oldum. Dolayısıyla o konuda saha ve Ankara’da olmadığım için doğrudan faaliyetlerle ilgili ayrıntılı yorum yapmayacağım. Önemli bir karşı çıkıştır. Bu sayede en azından biz Ege’ye bakışımızda normalde hani bakıp göremediğimiz bazı şeyleri işte sonunda benim başkanlığımdan sonra da somutlaştıracak şekilde yaptık. Peki bu EGEAYDAAK dediğimiz coğrafi formasyonların…birlikte mevcut 6 millik yapıya göre %8-8,5 civarında bir kazanca eşdeğer. Bu az kabul edilmeyecek önemde bir kazanç. Dolayısıyla bence Türkiye bunla ilgili yapabileceği hala bazı faaliyetler var. Bunu yapmak tabi ki siyasi kararı gerektirir. Ben şunu söyleyeyim. Rahmetle anıyorum Güven Erkaya başta olmak üzere bu dönemde böyle bir kararın alınmasına hem katkı sağlayan hem de emeği geçenleri. Ege’ye bakışımızda yeni bir dinamizm getirmiştir. Antlaşmaları daha bir altını çizerek satır aralığı ile okuma ve işte dünya çapında bununla ilgili araştırma yapmamızı sağlamıştır. O dönemde kulaklarını çınlatayım, İlber Ortaylı bizim adımıza Genelkurmay adına bazı arşivlerde araştırma yaparak bize oradaki verileri sunmuştur. Bunu da bilgi olarak paylaşmam da yarar var.

 

 

S.A. : Teşekkür ederiz. Amiralim Doğu Akdeniz ve Adalar Denizi’nde Türkiye’nin izlemesi gereken tutum sizce nedir?

 

 

M.Ö. : Şöyle söyleyeyim. Şimdi aslında hani bunun aslında önemli bir kısmını az önce cevap verdim. Arkanızdaki Mavi Harita benim Twitter üzerinden bir kampanyam oldu, “Mavi Vatan müfredata girmelidir” diye. Şimdi şu arkanızdaki harita eğer Türkiye’nin liselerinde, orta okullarında, coğrafya derslerinde “bakın sevgili gençler, sevgili çocuklar  şu gördüğünüz ana vatan sınırları şurada başlar şurada biter. Bu size Atatürk’ün Cumhuriyeti’ni kurup emanet ettiği mirastır. Bir de denizde bizim Mavi Vatan dediğimiz ve geleceğimizin varlığımın orada yattığı bir yeni vatan kavramı var. Buna siz de sahip çıkmanız ve bunun üzerinden de sonsuza kadar taviz vermeden bu çıkarlarınızı korumanız gerekir. Karadeniz’de bunun sınırları belli oldu. Ege’de ve Doğu Akdeniz’de ise henüz daha tartışmalı. Ama şu mavi çizgileri gördüğünüz zaman muhakkak bundan taviz veren siyasetçi olursa bunun sizin ve sizin torunlarınızın geleceğinden taviz verdiğini onlara söyleyin” diye bir bunu coğrafya kitaplarında herkesin kafasına, nasıl bir çakıl taş hani düşman toprağa ayağı değmesin diyoruz işte sonunda bunun mücadelesinde bizim gençlere böyle emanet etmemiz lazım. Şimdi çok açık söyleyeyim. Türkiye bir büyük travma yaşadı. Ne idi bu travma denilirse Türkiye’nin yaşadığı travmada FETÖ dediğimiz bir hain örgüt içimize sızdı ve bunun sonunda da tam anlamıyla Silahlı Kuvvetler recmedildi, mahvedildi, canına okundu. Peki bunun içinde en fazla zayiatı neden Deniz Kuvvetleri hem Amiraller, hem de pırıl-pırıl geleceğin kuvvet komutanlığına aday o kadar kurmay subayı kaybederek yaşadı. Şimdi bu sıradan bir olay değil. Sevr antlaşmasıyla nasıl Türkiye küçültülüp tam anlamıyla Anadolu’ya sıkıştırılmış bir sıradan, Türklerin adeta hapsedildiği zemin üzerinden hayal edildiyse, Sevilla haritası da aynı şekilde Türkiye’yi kendi karasularına hapsedip boğan bir evrensel, emperyalist Batı iradesinin malzemesidir. Dolayısıyla sizin bu haritalara vereceğiniz her türlü taviz ve Kıbrıs’ta vereceğiniz her türlü taviz tamamen sizin torunlarınızın size emanet ettiği benim denizlerdeki varlığımı koru diye bıraktığı emanete ihanet etmekle eş değerdir. Şimdi birileri diyor ki efendim … hakkınız olmayan yerler hakkında sulandırma yapıyorsunuz. Aslında karasuların karanın kendisidir anavatanla bununla ilgili tam sizin hükümranlık alanınız, diğerleri değildir. Hayır efendim. Bundan önce, yüz yıl önce karasuları 3 mildi. Şimdi kaça çıktı? 12 bazı yerlerde 100 mile kadar çıkıyor açık denize bakıyorsun. Peki daha önce bununla ilgili ekonomik bölge, bitişik bölge kavramı var mıydı? Denizin dibinde maden çıkarma var mıydı? Şimdi biz 100 yıl sonra, 300 yıl sonra hangi değerli madenlerin nerelerden çıkartılacağı ile ilgili öngörü sahibi miyiz? Oralarda gelecek tam anlamıyla denizler ve denizlerin dibindeki varlıklarla ilgilidir. Bunun sonunda mücadelesi aynen sizin Hatay mücadeleniz gibidir. Doğu ve Güney-Doğu Anadolu’da yaptığınız mücadele gibidir. Asla taviz verilmemeli. Bir de şunu lütfen unutmayalım. Ne olacak canım hani işte 5 mil 10 mil verelim sonunda. Hayır. Bir tek kaya parçası için mücadele eden Yunanistan var. Bunun karşılığında sizin vereceğiniz tavizin karşılığı asla olmayacaktır. O nedenle bizim Mavi Vatana bakışımız bu konu bize torunlarımızın emanetidir Sevr’in ikinci sürümünü kabul etmektir burada vereceğimiz taviz. Böyle baktığımız takdirde de bence hiç acele etmeyin. 2020 şu açıdan önemli 2020’de Türkiye tam anlamıyla “bir dakika” dedi birilerine. Çok böyle masum, küçük, hani karşı çıkışlar içinde görülen Türkiye, 2020 yılının ilk yarısında muhteşem bir kontrollü tırmanma denilen süreci yönetti. Birileri şunu bile söyledi Avrupa Birliği içinde “ya bu ülkeye ne oldu? 5 yıl önce bunlara itiraz etmeyen Türkiye şimdi tam anlamıyla farklı bir yere geldi.’ Şimdi o nedenle önümüzdeki dönem daha zor olacak arkadaşlar. Bunun bilinmesi lazım. Çünkü Türkiye’nin gücünün ve caydırıcılığının farkına varan bir Avrupa Birliği var. Amerika Birleşik Devletleri var. Amerika Birleşik Devletleri’nin tam anlamı ile şu son dönemlerde yaptığı hiç abartmadan söylüyorum asla müttefik ilişkiler formatında değil düşmanca ilişkiler formatındadır. İşte Suriye’de PKK’yı orada devlet olarak kurması: Yunanistan’ı tam anlamıyla Dedeağaç dahil gidip orada yığınak yapması, adalar ile ilgili Girit’te tam anlamıyla üssünü kurması ve bununla ilgili işlemler yapması. Güney Kıbrıs ile yaptığı antlaşmalar, bunun arkasından  Doğu Akdeniz Gaz Formuna daimi bir üye olmak için başvuru yapması. Şimdi tüm bunlara baktığımız zaman Türkiye’ye burada deniyor ki çok açık söylüyorum, kulaklarda kalsın diye söylüyorum, Batı emperyalizminin nasıl sinsi şeytani bir planı Türkiye ile ilgili kurguladığı, 2020 yılındaki Türkiye’nin bu başkaldırısı ile “Mavi Vatan” başkaldırısı ile ortaya çıktı. Çok basit bir şekilde arkadaşların aklına kalması gerekenler şu: Batı emperyalizmi Türkiye ’siz bir Doğu Akdeniz ve Türk ’süz bir Kıbrıs istiyor. Nokta. Bunu siz kocaman bir kenara kocaman yazarsanız artık onun üzerinden bakarsanız o zaman onların yaptığı her bir davranışı çok daha kolay okursunuz. Bunun sonucunda da şimdi gelin tarihten bakalım. Doğu Akdeniz Gaz Forum’unda o çok desteklediğiniz onun için güzellemeler yaptığınız Filistin bile Gaz Forumu’nda var… Bunların hepsi  neye karşı? Türkiye’ye karşı. Şimdi burada tabloya basit bir cümle ile her şeyi sıkıştırın. Emperyalizmin bu coğrafyada tek bir hedefi var: Türkiye ’siz bir Doğu Akdeniz ve Türk ’süz bir Kıbrıs. Bunun üzerinden okuduğunuz zaman her şey çok net hepinizin aklında kalacak. Ona göre de siz ulusal çıkarınızın nerede olduğunu daha iyi tanımlayıp hareket edeceksiniz. Ama lütfen bu Mavi Vatan konusunu müfredatlara girmesini çok iyi çalışmalar yapan Bahçeşehir Üniversitesi bir akademik hedef haline getirsin. Gerekirse müfredat taslağının hazırlanması dahil. Onun üzerinden biz bunu ısrarla gençlerin aklına, hedefine yerleştirelim. Benim söyleşimdeki en büyük kazancım bunun sizler tarafından bir bayrak olarak ele alınıp, Milli Eğitim bunun sonucunu görecek noktaya getirmenizdir.

 

 

S.A. : Teşekkür ederiz. Amiralim son olarak MİLGEM projesini sormak istiyorum. MİLGEM projesi ne zaman başlamıştır? Zamanın Kuvvet Komutanı Vural Beyazıt’ın rolü ve etkisi bu projede nedir? MİLGEM projesi bu günlere nasıl ulaşmıştır?

 

 

M.Ö. : Evet bir milyon dolarlık soru bu işte. Şöyle söyleyeyim bu çok önemli bir konu. Şimdi az önce de söylediğim gibi bu gün neden Türk Deniz Kuvvetleri’ne saldırı oldu ve o FETÖ süreçleri içinde Deniz Kuvvetleri beyin kadroları telef edinmek istendi? Bunun iki tane nedeni var. Bir tanesi gerçekten MİLGEM projesi ile ilgili. Çünkü MİLGEM projesi olmasaydı bizim 2020 yılındaki bu Kutsal Mavi Vatan başkaldırısı yapacak gücümüz olmayacaktı. Güç dengesi her zaman için Türkiye’nin çevresindeki ülkelere karşı, NATO’nun çizdiği çizgi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin benimsediği çizgisinin ötesinde olmayacak kadar güçlü olmasını sağlamıştır. Şimdi dolayısıyla meşhur Yunanistan ile Türkiye arasında 7’ye 10 silah dengesi, iki tarafın birbirine saldırmayacağı bir denge, ama Türkiye bir yere kadar sabretmiştir. Kıbrıs’ta bu oyunu bozmuştur. Neden? 1974 yılında darbe olduktan sonra Türkiye bununla ilgili olarak müdahalesini yaptı. Türkiye o nedenle her zaman için o geçmişten kalan şartlanmıştık nedeni ile Türkiye’nin kendi özgün silahlı gücüne sahip olmaması, verilenlerle yetinmesi dediğimiz bir Batı’nın Türkiye ile ilgili bir şablonu var. Bunun içinde tutulmak istenir. İşte MİLGEM Projesi bu şablonun kırıldığı projedir. Çünkü evet bundan önce biz gemi yapıyorduk ama bununla ilgili iki şeyi eksik yapıyorduk. Bir tanesi kendi özgün tasarımımız, o ana kadar tam anlamıyla yoktu, ikincisi ise bence en önemlisi yazılım konusunda Türkiye bu konuda kendi milli yazılımını ve bununla ilgili alt sistemlerini üretecek iradeye sahip değildi. Şimdi bununla ilgili olarak NATO’daki 1984-87 yılları arasındaki görev yaptığım zaman kuvvet planlama ile ilgili bir uluslararası karargâhta görev yaptım. Uluslararası karargâhtaki o görevin bana verdiği en önemli şey ülkelerin kendi silah sistemlerini üretme konusundaki çalışmaları sizin önünüzde tam anlamıyla bir blueprint gibi açık bir şekilde durur. İkincisi ise NATO’nun 3 şapkası vardır malum. Birincisi askeri,  biri siyasi, diğeri ise görünmeyen şapkasıdır. O da teknik bilgi havuzu şapkası. Orada teknolojiye sahip ülkeler çalışma grupları içine tüm bilgileri aktarırlar orada  ortak silah pazarı, NATO silah pazarı diyeceğimiz bir yapı ortaya çıkar. Türkiye maalesef o ortak pazarda ki çalışma grubunda neredeyse hiç bulunmuyordu. Çünkü biz hazır alımcıyız birileri bize veriyor sağ ol diyerek alıyoruz. Şimdi MİLGEM Projesi ile birlikte Türkiye aslında Türkiye’nin Savunma Sanayisindeki yapısını değiştirdi. Ben şunu bir anı olarak paylaşayım. Vural Amiral, benim o NATO deneyimim ve ondan sonrada geldikten sonra Genelkurmayda 3 yıl boyunca Kuvvet Plan Program Şube müdürlüğü yapmış olmamdan dolayı kaynaklanan birikimimde… beni Deniz Kuvvetler Prensip Başkanlığı’na atadı. Bana da verdiği talimat şudur. Türkiye mevcut yapısı ile gelecekte kendi ulusal özgün deniz çıkarlarını koruyamaz o nedenle biz muhakkak kendi gemimizi yapacak bir dönüşümü benim kuvvet komutanlığımda sağlayacak bir hazırlık içinde ol. Talimatı bana budur. Onun sonunda biz olağanüstü süreç yaşayarak belki bunu bir konu uzun olduğu için bu kadar da ilk söyleşişi yapmayalım ele alalım ama şurada bağlayalım. Deniz Kuvvetlerinin MİLGEM Projesine hem çok büyük engeller konulmak istendi. Bunun çünkü sistemi ortadan kaldırmak isteyenlerin böyle bir projenin sonunda Deniz Kuvvetlerinin nereye gideceğini bildikleri için Vural Paşa’nın en büyük emeği ki başından-sonuna kadar tamamen ona aittir bu düşünce 3 yıl boyunca hiç taviz vermeden bu projenin somutlaşması ile ilgili çalışmalar yaptı. 3 yıl boyunca hiç taviz vermeden bu projenin somutlaşması ile ilgili çalışmalar yaptı. Hükumeti de ikna ettik. Hükumeti de bu konuda ayrıntıları bir sonraki söyleyişte konuşuruz. Bunun sonunda bu proje benimsendi. Ama şunu söyleyelim bizden sonra gelenlerin içinde bazı aksaklıklar noksanlıklar olsa da sonunda Özden Örnek Amiral de kendi dönemine geldiğinde de bunun ikinci hamlesini yani ete kemiğe bürünme dediğimiz, kağıt üzerindekinin somut proje olarak kızak üzerinde şekillenmesini sağlayacak kısmı yaptı. İki şeyi gördük burada. Birileri dedi ki “umut kesilince böyle olur. Yapsınlar başarı şansları olmayacaktır. Çünkü bunların ilk prototipi muhakkak sorunlu olacaktır. Ondan sonra da bununla ilgili sorumlular muhakkak sistem tarafından ‘yüzlerine gözlerine bulaştırdılar’ diyerek tekrar eski dışarıdan alıma döneceklerdir.” Hayır öyle olmadı. İlk gemi “Heybeliada” muhteşem bir performans gösterdi. İlk tekne, ilk gemi olmasına rağmen her şeyi ile. Bunu gururlar ifade edelim ki Türk Savunma Sanayi MİLGEM Projesi sayesinde hem Savunma Sanayii, kendi AR-GE projelerinin nasıl yöneteceğini öğrendi. STM’ler kuruldu, buna benzer işte diğer örgütlenmeler yapıldı. Bunun sonunda Türkiye’de Türk Deniz Kuvvetleri bir tek teknesini bile artık yurtdışından almıyor. Tamamını biz her boydaki işte Anadolu gibi dev bir projeyi de altından kalkarak yapar hale geldik. Bu muhteşem bir başarıdır. İkincisi bunun içindeki kullanılan malzemeler gerçekten %75-80’lerde yazılım-tasarım olarak bambaşka bir şekilde yerlileştirilmiştir. Yine gururla ifade edeyim, o konudaki emeğimin en çok olduğu konu, şu sloganla yola çıktık: “Yazılıma kumanda edemeyen, donanmaya kumanda edemez”. Bunun sonunda yazılımı millileştiren ilk kuvvet olduk. Bugün gururlar ifade edeyim gemilerdeki o ARMERCOM dediğimiz araştırma merkez komutanlığı pırıl-pırıl mühendislerimizle artık kendi özgün tasarımlarını yapıp, kendi özgün yazılımlarını monte ediyorlar. Denizde dolaşan gemiler için en büyük sorun entegrasyondur. Yani sistem kendi gemi kadroları içinde tüm birbiri ile iletişimi kuracağı sistemdir. Türk Deniz Kuvvetleri artık bunu tamamladığı gibi diğer tüm gemilerle de entegrasyonunu tamamlayıp adeta 4-5 gemi tek bir organizma gibi hareket ettirir hale geldi. Şimdi dönüp son söz olarak bunu söyleyelim bunun üzerine belki ileride bir sohbet daha yaparız. Neden Deniz Kuvvetlerine böyle saldırıldı? Siz ister misiniz kontrolden Türkiye’nin çıkmasını? İstemeyeceğiniz zaman siz Deniz Kuvvetleri ile başlayan ulusallaşma mücadelesini ve kuantum sıçramasını dediğimiz bu kendi silahlı gücünü kendin yaratma sistemini yok etmek istersiniz. İşte bunun iki ucu var. Bir tanesi Yunanistan Kıbrıs dairesinin içinde yer alanların tamamına yakını muhakkak FETÖ tarafından sistemin dışına çıkartılacak … unutmayın. Yani Ege ve Doğu Akdeniz ile ilgili Yunanistan Kıbrıs dairesinde emek verenlerin çoğu işte FETÖ darbelerinden hapislerde yatarak bunun bedelini ödediler. İkinci bedel ise MİLGEM Projesi ile başlayan süreçte emeği geçenlerin çoğu da tasfiye edilmek istendi. Bunun yapanlar kimlerdir diye sorarsınız, çok açık FETÖ nerede istirahat buyuruyorsa onu himaye edenlerin Türkiye’yi belli bir yerlere getirmemesi. Son söz şu akılda kalsın diye söylüyorum. Pompeo 4 yıl boyunca Trump ile birlikte NATO ülkelerini taciz etti. Neden? Sizin Savunma harcamaların %1-1,5’u geçmiyor. Muhakkak bunu artırmanız lazım. Haklı veya haksız o kısmı demiyorum. Ama ayrılırken Pompeo son söz olarak ne dedi biliyor musunuz? Türkiye Silahlı Kuvvetlerinin güçlenmesinden rahatsızız dedi. Şimdi NATO’nun sözde lideri diye geçinen bir ülke düşünün, tüm ülkelere NATO’daki silahla gücünüzü arttırın diyor, ama ondan sonra dönüyor gider ayak ‘Türkiye’nin Silahlı Güçlerinin bu kadar güçlenmesinden rahatsızız’ diyor. Şimdi bunun nasıl açıklanmasını yapacaksınız? O nedenle biz iki konuda çok haklıyız: 1) ‘Mavi Vatan’ kavramını yaratıp, onun savunması ile ilgili temel hukuki argümanları ortaya çıkarmak, 2) Onu koruyacak MİLGEM ile başlayan, bizim ulusal olarak kimsenin eline fazla muhtaç olmayacağımız bir Ulusal Savuma Sanayi’yi devreye sokarak, onun caydırıcılığını bir ulusal caydırıcılık haline getirmek. Neden bu önemli? Son söz budur: eğer sizin ulusal savunma sanayiniz yoksa, Johnson mektubu gibi size dayatırlar, Kıbrıs’ta bizim 1964’te çıkamadığımız gibi. Derler ki “benim gemimle orya çıkamazsın arkadaş”,  “Benim tankımı Güney Doğu’da kullanamazsın” dedikleri gibi… Dolayısıyla MİLGEM ve Mavi Vatan Türkiye’nin 10, 15, 20 yılda yarattığı ulusal kimliğinin ayrılmaz parçası olan bir tarihi sıçrama noktasıdır. Quantum sıçraması diyorum ben buna diğer arkadaşların da kullanmasından çok mutluyum. Dolayısıyla şu anda yeni dönemde nasıl kontrol ederiz, bastırırız, ve tekrar o süngüsü düşük Türkiye haline sokarız diye bir dönem başlıyor. İstikşafi görüşmeler Kıbrıs ile ilgili yaşanan iki egemen devletli çözüm dediğimiz, yeni başkaldırıda tabi ki törpülenmek istiyor. Son söz şöyle bağlayalım. Uzun oldu kusura bakmayın. İlk söyleyişi belki bu kadar uzun olmaması gerekirdi.

 

 

Son söz şöyle bağlayalım, önümüzdeki dönemde Türkiye ile ilgili kendi kafalarındaki sinsi plan, daha agresif hale gelecek. Çünkü Türkiye buradan da kontrolden çıkarsa bir daha bu coğrafyada tamamen bölgesel güç olarak artık etkilenemez hale gelir. İşimiz zor ama asla eskisinden daha zor değil. Şimdi daha çok güçlüyüz ama yapmamız gereken şey bunun farkında olmak. Dolayısıyla genç arkadaşlar asla ülkenin geleceğinden kuşku duymasınlar ama hepsinin bu heyecanların ve bu bilincin kendi içsel bir varlıkları haline getirerek bu ülkenin onlara olan ihtiyacını çok önemli bir “ben de varım” diyecekleri bir kimlik haline soksunlar. Mavi Vatan Türk Milli Eğitim Bakanlığı Müfredatına girmelidir. Bunu da ben size emanet ediyorum. Dilerim bu konuyu da projeleştirirsiniz. Çok teşekkür ediyorum.

 

 

S.A. : Amiralim bu müthiş aydınlatıcı sohbet için teşekkür ederiz.

 

 

M.Ö. : Ben iyilikler diliyorum. Tüm arkadaşlara başarılar diliyorum. Kolaylıklar, sağolun.

 

 

S.A. : Sağ olun.