ULUSLARARASI HUKUKTA MEŞRU MÜDAFAA ÜZERİNE İNCELEME VE GÜNCEL MESELELER

 

I. Giriş

 

Devletlerin egemen eşitliği ilkesi uluslararası hukukta kabul edilen bir kuraldır[1]. Bu kapsamda devletler; uluslararası ilişkilerde başka devletlerin toprak bütünlüğüne ya da siyasi bağımsızlığına karşı kuvvet kullanmaya veya kuvvet kullanma tehdidine başvurmaktan kaçınmalıdırlar. Kuvvet kullanımı Birleşmiş Milletler (BM) Antlaşması ile sınırlandırılmıştır ve kuvvet kullanmanın tek istisnası “meşru müdafaa” olarak kabul görmüştür. Uluslararası hukukun yanı sıra ülkeler kendi iç mevzuatlarında da kuvvet kullanımı yetkilerini düzenlemişlerdir[2].

 

 

Bu çalışma ile meşru müdafaa ve önleyici meşru müdafaa kavramları üzerinde durulacak ve güncel konulardan olan Türkiye- Yunanistan Doğu Akdeniz sorununda meşru müdafaa hakkının mümkün olup olmadığı incelenecektir.

 

 

II. Meşru Müdafaa Kavramı

 

 

BM Antlaşmasından önce Briand – Kellog Paktı (1928) ile meşru müdafaa durumu, uluslararası zorlama tedbiri, sözleşmeye taraf devletler ile taraf olmayan devletler arasında oluşabilecek muhtemel savaş durumu gibi sebeplerle savaş mümkün ve meşru sayılmıştır[3]. 1945’te BM Antlaşması imzalanana kadar söz konusu pakt meşru müdafaa konusunda etkili olmuştur. BM Antlaşması m.51 ile kuvvet kullanma yasağı kabul görmüş ve bu yasağın istisnası olan meşru müdafaa şu şekilde ifade edilmiştir:

 

 

İşbu Andlaşmanın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler Üyelerinden birinin silâhlı bir saldırmaya hedef olması halinde, Güvenlik Meclisi milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası için lüzumlu tedbirleri alıncaya kadar, tabu olan münferit veya müşterek meşru müdafaa hakkına halel getirmez. Bu meşru müdafaa hakkını kullanarak Üyelerin aldığı tedbirler derhal Güvenlik Meclisine bildirilir ve Meclisin, işbu Andlaşmaya dayanarak milletlerarası barış ve güvenliğin muhafaza veya iadesi için lüzumlu göreceği şekilde her an hareket etmek yetki ve ödevine hiçbir veçhile tesir etmez[4].

 

 

Bahsi geçen maddeden anlaşılacağı üzere kural olarak kuvvet kullanma yasağı (jus cogens) hâkim olan ilkedir, istisnai kapsamda kabul edilen meşru müdafaa eylemi için kümülatif olarak gerekli olan şartlar şu şekildedir:

 

 

1. Silahlı saldırının varlığı söz konusu olmalıdır.

 

2. Tedbirlerin Güvenlik Konseyine bildirilmesi gerekliliği ve Güvenlik Konseyinin gerekli tedbirleri almasına kadar geçen zamanla meşru müdafaa hakkının sınırlandırılmasıdır.

 

3. Meşru müdafaa hakkının tabii hak olarak kabul edilmesidir.

 

 

A. Silahlı Saldırı Kavramı

 

 

Meşru müdafaa hakkının ön şartı, ortada meşru müdafaa hakkının kullanıldığını iddia eden devlete yönelmiş bir silahlı saldırının varlığı gerektirir. Diğer bir deyişle, meşru müdafaa eylemiyle savunma hakkını kullanan devletin, bu eylemini meşrulaştıracak silahlı bir saldırının olması gerekmektedir[5].

 

 

14 Aralık 1974 tarihli ve 3314 sayılı BM Genel Kurulu tarafından verilen kararda detaylıca saldırının tanımı (definition of aggression) üzerinde durulmuştur. Bu kapsamda devletin bir başka devleti silahlı kuvvet yolu ile istila etmesi, bombardıman etmesi, kıyılarını ve limanlarını abluka altına alması, kara-hava- deniz kuvvetlerine saldırması gibi eylemler saldırı niteliğinde olan fiillerdir[6].

 

 

Nicaragua kararında[7], Nikaragua hükümeti, ABD’nin desteklediği kontralarla mücadelede başarısız olunca, Uluslararası Adalet Divanı’na ABD aleyhinde iç işlerine karıştığı ve kuvvet kullandığı gerekçesiyle askeri veya yarı askeri faaliyetleri üzerinden tazminat talebinde bulunmuştur[8]. Divan; ABD’nin “başka devletlere karşı kuvvet kullanmama” yükümlülüğünün ihlal edildiğini ve “devletin iç işlerine karışarak bağımsızlığına zarar verdiğini” tespit etmiştir. Vurgulamak gereken nokta ise, Divan tarafından bir devletin başka bir devlette eylem gerçekleştiren silahlı gruplara silah, lojistik veya başka türlü destekler sağlamasının silahlı saldırıya eş değer olamayacağıdır[9]. Bu sebeple bu tür saldırılar meşru müdafaa hakkını doğurmayacaktır.

 

 

B. Güvenlik Konseyine Bildirim

 

 

BM Antlaşması m.51’e göre meşru müdafaa hakkı BM’nin gerekli tedbirleri alana kadar geçen zamanla sınırlandırılmıştır. Alınan tedbirlerin de meşru müdafaa hakkını kullanan devletin mağduriyetinin giderileceği ölçüde olması gerekmektedir.

 

 

C. Tabii (Doğal) Hak Kavramı

 

 

Meşru müdafaa için bir şart olmaktan ziyade tabii (doğal) hak örf-adet hukuku kapsamında değerlendirilmektedir. Silahlı saldırının mevcudiyeti halinde, meşru müdafaanın “gerekliliği” (necessity) ve “orantısallığı” (proportionality) dikkate alınmalıdır. Uluslararası Adalet Divanı silahlı saldırı tanımını eylemlerin yoğunluk derecesine (degree of gravity) belirleneceğini ortaya koymuştur, buna göre söz konusu eylemin mutlaka “yoğunluk” eşiğine sahip olması gerekmektedir[10].

 

 

Uluslararası teamül hukuku kapsamında “Caroline İlkesi” üzerinde durmakta fayda vardır. 1837 yılında Kanada İsyanı esnasında meydana gelen olayda meşru müdafaa eyleminin “ani, güçlü, başka önlem seçenekleri ve düşünme imkânı bırakmayacak” şekilde gerçekleşmesi gerektiği belirtilmiş ve meşru müdafaa hakkının temelini teşkil edecek ilkeler saptanmıştır[11].

 

 

III. Meşru Müdafaa Hakkının Yorumlanması

 

 

A. Meşru Müdafaanın Geniş Yorumlanması: Önleyici Meşru Müdafaa

 

 

Meşru müdafaa eylemini gerçekleştirebilmek için BM Antlaşması m.51’e göre devlete karşı silahlı saldırının varlığı aranmaktadır. Önleyici meşru müdafaada ise silahlı saldırının mutlaka gerçekleşmesine gerek olmamasını, saldırının yakında gerçekleşeceğine dair ikna edici belirtilerin olmasının yeterli olacağı görüşü hakimdir.

 

 

Önleyici meşru müdafaa kapsamında Korfu Boğazı Davası icrai surette ve ihmal suretiyle uluslararası sorumluluğun doğması açısından önemli yer alır, bahsi geçen davada İngiliz savaş gemisi Arnavutluk tarafından döşendiği anlaşılan mayınlara çarparak hasara uğrar ve can kaybı sonucunu doğar, bu hadisenin ardından birkaç ay sonra kendisine ateş açılması tehlikesine karşı İngiliz savaş gemisi ile Korfu Boğazı’ndan geçiş yapılmıştır[12]. Divan; karasularına mayın yerleştiren Arnavutluk’un, bunu diğer devletlere bildirmemesini, uluslararası sorumluluk doğuran pasif nitelikli bir fiil olarak değerlendirmiş ve İngiltere’nin Arnavutluk karasularından bu mayınları izinsiz olarak toplamasını ise, Arnavutluk’un egemenliğine aykırı aktif bir fiil olarak nitelendirmiştir.

 

 

Önleyici meşru müdafaa kapsamında bir diğer görüş ise “Bush Doktrini”dir. Bush yönetiminde 11 Eylül saldırısı sonrasında izlenen iyicil hegemonya stratejisi yerini ABD’nin çıkarları etrafında şekillenen ve tek taraflılığı ön plana çıkaran küresel tek merkezli istikrara bırakmıştır[13]. Bush, dış politikada benimsediği tavrı “önleyici savaş” stratejisi olarak tanımlamıştır. ABD Irak’ın sahip olduğu kimyasal-biyolojik silahları ve balistik füzeleri yok etme bahanesiyle Irak’a müdahale etmiştir. 11 Eylül saldırılarından sonra yakaladığı meşruiyet ortamının kendisine fayda sağlayacağını inan Bush, 19 Mart 2003’te Irak’a yönelik operasyonlar başlatmış ve Irak rejiminin iktidardan düşmesinden iki gün sonra, 11 Nisan 2003’te, zaferini ilan etmiştir[14].

 

 

Belirtmek gerekir ki ABD’nin Irak’ı işgal ederken ileri sürdüğü sebepler ve izlediği yöntem uluslararası hukuka tamamen aykırıdır. Meşru müdafaa hakkı için gerçekleşmiş bir silahlı saldırının olması veya en azından muhtemel silahlı saldırı tehdidinin yakın olması gerekmektedir.

 

 

B. Doğu Akdeniz’de Türkiye- Yunanistan Arasında Meşru Müdafaa Hakkı Tartışması

 

 

Türkiye ile Yunanistan arasında Doğu Akdeniz paylaşımı yıllardır süregelen bir sorundur[15]. Atina Üniversitesi profesörlerinden Hristos Rozakis[16]’in Kathimerini gazetesinde yayınlanan “YUNANİSTAN’IN KIRMIZI ÇİZGİLERİ NELERDİR ?” başlıklı yazısında şu ifadeler yer almaktadır ve bu durum meşru müdafaa hakkı ile ilgili tartışmaları gündeme getirmektedir [17]:

 

 

Doğu Akdeniz’de Yunanistan’ın kendi kıta sahanlığı olduğunu iddia ettiği alanlarda Türkiye’nin yeni NAVTEX ilan etmesi, ülkemizin “kırmızı çizgiler” sorusunu yeniden gündeme getirdi. Ortaya çıkan soru şu şekildedir: Aşılması durumunda, Yunanistan’ı Türk provokasyonuna silahlı bir şekilde yanıt vermeye mecbur bırakacak olan “kırmızı çizgiler” nelerdir?

 

 

Cevap oldukça tarafsızdır: Eğer Türkiye ulusal egemenliğimizi ihlal ederse, BM Şartı’nın 51. maddesinde belirtilen yasal savunma hakkımızı kullanmaktan başka seçeneğimiz yoktur. Bu hakkın kullanılması, örgütün Güvenlik Konseyi’ne bildirilmelidir. Bu maddeye göre bu hakkın kullanılması durumunda önceden örgütün Güvenlik Konseyi’ne bildirilmesi gerekmektedir. Ancak bu eylemden önce, son barışçıl bir çaba olarak, Oruç Reis’i Yunanistan sahilinde bulunduğu, ve bu bölgede yaptığı araştırmaların yasa dışı olduğu konusunda uyarılmalı ve beraberindeki savaş gemileriyle birlikte uzaklaştırılması için maddi çabalar gösterilmelidir. Aslında şunu söyleyebilirim ki, bu hakkın kullanılmasından önce, uluslararası barış ve güvenliğe yönelik tehdit konusunda Güvenlik Konseyi’ne başvurulmalı ve bu şekilde ihlal konusu hakkında karar alması sağlanmalı. Bu itirazların görece etkisizliği gerçeğine rağmen, bu kanun Yunanistan’ı Türkiye’nin herhangi bir bahanesine karşı tamamen güvence altına almaktadır.

 

 

Bu bağlamda iki noktayı belirtmek gerekir: Birincisi, kıyı bölgesi devletin toprağıdır ve dolayısıyla zararsız bir geçiş olmayan herhangi bir eylem (kıyı ile kara arasındaki tek fark, birincisinde bir geminin bir varış noktasına barışçıl yollarla yönlendirilmesi ve kıyı Devletini tehdit etmemesi kaydıyla serbestçe dolaşma hakkı vardır) kıyı devletinin egemenliğinin ihlali anlamına gelir ve yasal savunma hakkının kullanılmasını haklı çıkarır. İkinci olarak, hidrokarbon arama amacıyla Oruç Reisi’n Yunan kıyılarına savaş gemileri eşliğinde girişi zararsız geçiş koşullarını karşılamamakta çünkü araştırma bu durumda egemen devlet olan Yunanistan’ın münhasır haklarına aittir.

 

 

Türkiye’nin Kızılhisar (Kastellorizo) adasından 9-10 deniz miline ulaşarak potansiyel karasuları 12 deniz mili olan Yunan toprağını ihlal edip etmediği konusunda birçok tartışma dile getirildi. Bu sorunun cevabı açıkça nettir: Yunanistan şu anda 6 deniz miline sahiptir ve bu nedenle Türkiye, toprak egemenliğine ilişkin uluslararası hukukun üstünlüğünü ihlal etmemiştir. Potansiyel genişleme (Kızılhisar -Kastellorizo için mümkün görünüyor, çünkü bu komplekste bulunan adalarda Ege adalarında olduğu gibi bir yakınlık söz konusu değildir) mevcut durumu etkilememekte ve iç hukukla usulüne uygun bir şekilde kurumsallaştırılmadığından bizim meşru hakkımız sayılmaz.

 

 

Kuşkusuz, Türkiye ile ilgili karasuları ihlalinden daha geçerli görünen ikinci bir ihlal sorunu var. Deniz Hukuku Sözleşmesinin 77. maddesine ve ilgili örf ve âdet hukukuna göre, “Kıyı Devleti, kaynaklarını keşfetmek ve kullanmak amacıyla kıta sahanlığı üzerinde egemenlik haklarını kullanacaktır”. Türkiye’nin kendi kıta sahanlığını araştırdığını iddia ettiği düşünüldüğünde, Türkiye’nin Yunanistan’a ait deniz kesimlerinde- Yunan ada kıyılarına çok yakın oldukları için- araştırma yaptığını düşünürsek, ülkemizi ilgilendiren bir konu var.

 

 

Kıta sahanlığı aslında, doğal bir haktır ipso facto ve ab initio olarak komşu kıyı devleti tarafından sınırlandırılmış olmasından bağımsız olarak vardır. Ancak bu nitelikler, açık okyanuslarda bulunma ayrıcalığına sahip olan ve hakkın tam olarak kullanılmasını engelleyen doğal engelleri olmayan kıyı devletleriyle ilgilidir. Dar deniz alanlarında bulunan devletler için (devletler arasındaki mesafelerin 400 deniz milinden daha az olduğu, yani kıyı devletine ait izin verilen maksimum alanın iki katı), kıta sahanlığındaki hakkı sınırlandırma ile kullanılır. Bu, ilgili tarafların mutabakatı ile veya bir yargı organı tarafından konulan deniz yetki alanı sınırlandırması ile yapılabilir. Bu gerçekleşene kadar, muhalif tarafların her biri, Deniz Hukuku Sözleşmesinin 77. Maddesinde sunulan haklara sahip değildir. Sadece iddiaları bulunmaktadır. Hakkın tek taraflı kullanımı sözleşme ve teamül hukuku tarafından hariç tutulmuştur.

 

 

Türkiye, kötü niyetle, araştırma yürütmeden önce bir anlaşma gereğini görmezden geldi. Ve tek taraflı hareket etti. Yukarıda söylediğimiz gibi, uluslararası hukuk tarafından açıkça yasaklanan bir durumdur. Ve aslında, Yunanistan’a ait olan Yunan adası kıyılarına yakın bölgeler söz konusudur. Elbette bu, Yunan “kırmızı çizgisini” ihlal etmiyor. Adalarımızın kıta sahanlığı olmadığını düşünerek iddialarımızı görmezden gelen Türk kötü niyet ve provokasyonu adeta bir yasadışı tek yanlılık, kötü komşuluk ve kötü uluslararası uygulama abidesi teşkil etmelerine rağmen Yunan hükümeti akıllıca davranarak, Türkiye’nin eylemlerini dikkatli bir şekilde izlemekle yetiniyor.”

 

 

İlgili haber yazısının meşru müdafaa açısından değerlendirmesinde şu açıklamaları yapmak yerinde olacaktır:

 

 

1. Ege’ de sorunlar Yunanistan 1936 yılında karasularını 6 mile çıkarması, 1952 yılında belirlenen Uçuş Malumat Bölgesi (FIR)’ni egemenlik alanı gibi kullanma girişimleri, 1960’lardan sonra Ege’de Gayri Askeri Statüdeki Adalar’ı silahlandırması, 1973 ve 1987 yıllarında gündeme getirdiği ve Türkiye’nin çıkarlarını hiçe sayan kıta sahanlığı sorunu, 1987 yılında IMO’ya deklere ettiği arama- kurtarma sahasını FIR ile kesiştirme isteği, Ege’deki sorun alanları oluşturmaktadır[18].

 

2. Uluslararası hukuk, adalarda Kıta Sahanlığına sahip olma hakkını tanımaktadır. Ancak bu tanımlama, adaların sınırlandırma esnasında anakara ülkeleri ile aynı statüde oldukları anlamına gelmemektedir. Sonuçta adalar; ancak coğrafi konumları, ekonomik ve sosyal nitelikleri gibi faktörler çerçevesinde sınırlandırma çizgisini etkilemektedir[19]. 1969 tarihli Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı Davası[20] göz önüne alınırsa, Hollanda ve Danimarka eşit uzaklık metodunu savunurken, mahkeme eşit uzaklık prensibinin zorunlu bir hukuk kuralı olmadığını ve Almanya’nın daha fazla sınırlandırmada hak kazanacağını tanımıştır. 1958 Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi m. 6’da yer alan eşit uzaklık ilkesinin teamül kuralı oluşturabilmesi için hukuki yükümlülük bilinci ile menfaatleri özellikle etkilenen devletlerin tekdüze ve makul sonuca ulaşması gerekmektedir.

 

3. 1977 tarihli İngiltere- Fransa, 1983 tarihli Gine- Gine Bissau, 1984 tarihli Libya- Malta, 1984 tarihli Libya- Tunus, 1992 tarihli Kanada- Fransa Saint Pierre & Miquelon, 1999 tarihli Eritre- Yemen ,2009 tarihli Romanya- Ukrayna, 2012 tarihli Bangladeş- Myanmar, 2012 tarihli Nikaragua- Kolombiya, 2018 tarihli Nikaragua- Kostarika Davalarında da benzer sonuçlar elde edilmiştir[21].

 

4. 1936’da Lozan dengesini bozarak karasularının genişliğini 6 mile çıkaran Yunanistan, söz konusu genişliği 12 mile çıkararak Ege’yi bir Yunan gölü haline dönüştürmek istemektedir. 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS) m.3’e göre devletlere 12 mile kadar karasuyu genişleme hakkı tanınmıştır. Dikkat edilmesi gereken husus ise, aynı sözleşmenin m.123’ göre yarı kapalı deniz statüsünde olan Ege Denizi için söz konusu genel kuralın işletilemeyeceğidir. BMDHS m. 300’e göre ise de devletlerin yükümlülüklerini iyi niyet ile yerine getirmeleri ve haklarını kötüye kullanmamaları yükümlülüğü getirilmiştir. Türkiye sözleşmeye taraf değildir ve 12 mil kuralının ve eşit mesafe ilkesinin Ege Denizinde uygulanması konusunda güçlü çekinceleri vardır. Ege yarı kapalı bir denizdir ve burada yapılacak antlaşmaların da karşılıklı hakları gözetecek şekilde yapılması gerekmektedir.

 

5. Oruç Reis sismik araştırma gemisi kıta sahanlığı ve doğal kaynaklar başta olmak üzere her türlü jeolojik, jeofizik, hidrografik ve oşinografik araştırmaları gerçekleştirmektedir. BMDHS m. 77’ e göre sahildar devlet kıta sahanlığı üzerinde araştırmada bulunmak ve buranın doğal kaynaklarını işletmek amacıyla egemen haklarını kullanabileceği düzenlenmiştir. Ege’de hem Türkiye’nin ve hem de Yunanistan’ın belirli bir sınırlandırılmış deniz yetki alanı bulunmamaktadır[22]. Türkiye’nin araştırmalarında, Yunanistan’ın egemenlik hakkını ihlal ettiği herhangi bir durum söz konusu değildir.

 

6. Kabul anlamına gelmemekle beraber, Türkiye Yunanistan’ın egemenlik hakkında olan bir deniz alanında araştırma yapsa bile bu durum meşru müdafaa hakkını doğurmayacaktır. Meşru müdafaa hakkından bahsedebilmek için ön koşul olarak bir devletin başka bir devlete karşı silahlı saldırısının varlığı aranmalıdır. Önleyici meşru müdafaa kavramı kabul edilse bile- bu görüş uluslararası hukukta tartışmalıdır- yakın ve ciddi bir tehlikenin varlığı gerekmektedir. Türkiye’nin araştırma gemisi, Yunanistan’ın egemenlik hakları olan kara sularında araştırma yapmamaktadır ve meşru müdafaa için gerekli olan başka bir devletin egemenliğine silahlı müdahale de söz konusu değildir. Bu kapsamda ne meşru müdafaa ne de önleyici meşru müdafaa adı altında silahlı eylemlerin gerçekleştirilmesi yasal ve kabul edilebilir olmayacaktır.

 

 

IV. Sonuç

 

 

Uluslararası hukukta meşru müdafaa hakkı üzerinde tartışmalar yıllardır devam etmektedir. Kabul gören görüşe göre BM Antlaşması m. 51’ e göre devletin egemenlik hakkının başka bir devletçe silahlı saldırıya uğraması halinde, BM Güvenlik Konseyi’ne bildirilmelidir, bu zaman aralığında ise meşru müdafaa hakkının kullanılması gündemde olmaktadır. Uluslararası teamül kuralları gereğince devletlerin siyasi, ekonomik ve hukuki sorunlarını dostane çözümlerle nihayete erdirmesi beklenmektedir. Barışçıl yollarla çözüm bulmak devletlerce istenen yöntemdir. Meşru müdafaa kavramı altında silahlı bir saldırının dile getirilmesi bile devletler arasındaki ilişkileri iyice germektedir. Bu kapsamda, Yunanistan ve Türkiye arasında Ege Denizinde araştırmaların meşru müdafaa adı altında engellenmesi doğru olmayacaktır.

 

Betül Girgin

 

BAU DEGS Araştırmacısı

 

 

[1] Birleşmiş Milletler (BM) Antlaşması 26 Haziran 1945 tarihinde San Francisco’da imzalanmış ve 110. maddeye uygun olarak 24 Ekim 1945’de yürürlüğe girmiştir. Türkiye Antlaşmayı Milletlerarası Adalet Divanı Statüsüyle birlikte 15 Ağustos 1945’te onaylamıştır. 4801 Sayılı Onay Kanunu 24 Ağustos 1945 gün ve 6902 Sayılı Resmî Gazete’de yayınlanmıştır. BM Antlaşması m. 2/1’e göre “Örgüt, tüm üyelerinin egemen eşitliği ilkesi üzerine kurulmuştur.

 

 

[2] Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m.92’de “Savaş hali ilanı ve silahlı kuvvet kullanılmasına izin verme” hükmü yer almaktadır:

 

“Milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde savaş hali ilanına ve Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası andlaşmaların veya milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği haller dışında, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde veya ara vermede iken ülkenin ani bir silahlı saldırıya uğraması ve bu sebeple silahlı kuvvet kullanılmasına derhal karar verilmesinin kaçınılmaz olması halinde Cumhurbaşkanı da, Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar verebilir.”

 

 

[3] Dilek, Mehmet Sait, “Büyük Güçlerin Politikaları ve Briand-Kellogg Paktı”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 10, Sayı 37 (Bahar 2013), s. 150.

 

Briand- Kellog Paktı m.1’e göre: “Yüksek Akit taraflar milletlerarası uyuşmazlıkların çözümü için savaşa başvurmayı red ve takbih ettiklerini ve birbirleriyle ilişkilerinde savaşı milli siyasetin bir aracı olarak görmekten vazgeçtiklerini milletleri adına resmi suretle beyan ederler.”

 

Aslan Gündüz, Milletlerarası Hukuk, İstanbul: Beta Yayınları, 2015, s.105.

 

[4] 24 AĞUSTOS 1945 tarihli ve 6092 sayılı Resmi Gazete, Birleşmiş Milletler Andlaşması

https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/insanhaklari/pdf01/3-30.pdf (erişim: 26.11.2020)

 

[5] Karadağ, Ulaş. Birleşmiş Milletler Antlaşması’na Göre Meşru Müdafaa Hakkı, İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi Cilt:7 Sayı:2, 2016, s. 175

 

[6] Wilmshurst Elizabeth, Definition of Aggression, United Nations, 2008. www.un.org/law/avl (erişim: 26.11.2020)

 

[7] Nicaragua v. United States of America, Merits, Judgement, I.C.J. Reports 1986

 

[8] Yılmaz, Eren Alper ve Irk, Orhan. Nikaragua Divan Kararları Işuğında Kuvvet Kullanma ve Meşru Müdafaa Sorunu, Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 13, Sayı 2, Haziran 2015, s.156

 

[9] Karadağ, s.177

 

[10] Albercht Randelzhofer ve Brono Simma, The Charter of the United Nations: A Commentary, Oxford, Oxford University Press, 2002 s.796.

 

[11] Gündüz, Milletlerarası Hukuk, s. 155

 

[12] Karar hakkında bkz.

 

Milletlerarası Adalet Divanının Korfu Boğazı Davası (İlk itiraz) 28 Mart 1948, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/37857 (erişim:27.11.2020)

 

International Court of Justice, Corfu Channel Case (United Kingdom of Great Britain and Northern Ireland v. Albania), Judgment of 4 April 1949 <cj-cij.org/en/case/1> (erişim):27.11.2020

 

[13] Ağır, Bülent Sarper, “Bush Doktrini: Küresel Bir Hegemonik İstikrar Arayışı mı?”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 3, Sayı 12 (Kış 2006- 2007), s.72.

 

[14] Aksoy, Merve “Önleyici Meşru Müdafaa Hakkı Bağlamında Bush Doktrini ve ABD’nin Irak’ı İşgali”, İHH İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi, İstanbul: Ocak 2016, s.7

 

http://www.ihhakademi.com/wp-content/uploads/2016/01/Önleyici-Meşru-Müdafaa-Hakkı-Bağlamında-Bush-Doktrini-ve-ABD’nin-Irak’ı-İşgali-.pdf (erişim):27.11.2020

 

[15] Yaycı, Cihat. Doğu Akdeniz’in Paylaşım Mücadelesi ve Türkiye, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul,2020, s. 57

 

Cihat Yaycı tarafından açıklanan Doğu Akdeniz’deki Yunanistan’ın tutumu şu şekildedir:

 

 

“Yunanistan; Girit, Kaşot, Çoban, Rodos, Meis hattını ilgili kıyı kabul ederek Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den dışlamaya çalışmakta, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile birlikte ortay hatları esas alıp bunları hakkaniyete uygun hale getirmekten kaçınarak Türkiye’ye sadece Antalya Körfezi ile sınırlı çok az bir kıta sahanlığı ve MEB alanı bırakmaya yönelik hareket etmektedir. Bu tutum ilgili uluslararası hukuk normları ile bağdaşmamaktadır ve hukuki mesnetten yoksundur.”

 

 

[16] Atina Üniversitesi Profesörü Yunanistan’da katıldığı bir programda Meis Adası’nın Türk sahiline daha yakın olduğunu söylemesi sebebi ile üyesi olduğu Yüksek Bilim Konseyi’nden ihraç edilmesi ile gündeme gelmişti.

 

Haberler için bkz.

 

Yunan profesör Hristos Rozakis, ‘Meis Türkiye’ye daha yakın’ deyince Yüksek Bilim Konseyi’nden ihraç edildi,” Takvim, 27.07.2020 https://www.takvim.com.tr/dunya/2020/07/23/yunan-profesor-hristos-rozakis-meis-turkiyeye-daha-yakin-deyince-yuksek-bilim-konseyinden-ihrac-edildi (erişim:27.11.2020)

 

Doğu Akdeniz: Türkiye ve Yunanistan’ın pozisyonları ne, sıcak çatışma riski var mı?” BBC, 11 Ağustos 2020 https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-53727232 (erişim:27.11.2020)

 

[17]Yunanistan’ın Kırmızı Çizgileri Nelerdir? Bahçeşehir Üniversitesi Denizcilik ve Global Stratejiler Merkezi https://baudegs.com/yunanistanin-kirmizi-cizgileri-nelerdir/ (erişim:28.11.2020)

 

[18] Yaycı, Cihat. Yunanistan Talepleri (Ege Sorunları) Soru ve Cevaplarla, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Ankara, 2020, s. 2-3.

 

[19] Cihat, Yaycı. Sorular ve Cevaplar ile Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Kavramı, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Yayınevi Sertifika No: 29993. İstanbul, 2019. s. 42.

 

[20] North Sea Continental Shelf, Judgement, I.C.J. Reports, 1969 (Almanya Federal Cumhuriyeti, Danimarka, Hollanda)

 

[21] Yaycı, MEB Kavramı, s. 44-54.

 

[22] Başlıca Ege Denizi Sorunları, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı resmi web sitesi (Erişim:28.11. 2020)

http://www.mfa.gov.tr/baslica-ege-denizi-sorunlari.tr.mfa