VEKALET SAVAŞLARI GÖLGESİNDE İRAN’IN VEKİL GÜÇLERİ VE TÜRKİYE-İRAN İLİŞKİLERİ

 

 

  

GİRİŞ

 

İran ve Türkiye, Orta Doğu’nun bölgesel güçler olarak asırlar boyunca, birbirleriyle güç mücadelesi içerisinde olmuşlardır. Aralarındaki çekişme Osmanlı ve Safevi dönemlerine kadar gitmektedir. 1501 yılında Safevi Devleti’ni kurup Anadolu’da Şiilik propagandası yaparak yerel halkı ayaklandıran Şah İsmail, yüzyıllar sürecek Türk- Fars mücadelesinin de fitilini ateşlemiştir. Dönemin Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim, gelişmeler karşısında gerekeni yapmış ve isyanları bastırmasından sonra Safevi Devleti üzerine sefer gerçekleştirerek Şah İsmail’i Çaldıran’da bozguna uğratmıştır. İki devlet arasında süregelen sıcak çatışma süreci IV.Murat’ın Bağdat’ı fethetmesine  müteakip imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması ile son bulmuştur.[1] Bu antlaşma aynı zamanda yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti – İran arasındaki sınıra da referans olmuştur.

 

 

Türk Kurtuluş Savaşı’nın ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti ilk zamanlarında İran ile sıcak, dostane ilişkilere sahiptir. Bunda Mustafa Kemal Atatürk ile İran Şahı Rıza Pehlevi arasındaki dostane ilişki etkili olmuştur. Şah’ın 1934’te ilk yurtdışı seyahatini Türkiye’ye yapması ve 1937 yılında imzalanan Sadabat Paktı[2] ve 1955’te imzalanan Bağdat Paktı (CENTO), iki ülke arasındaki iyi ilişkilerin ispatı niteliğindedir. Genel itibariyle İran’ın Pehlevi Hanedanlığı döneminde Türkiye- İran ilişkileri olumlu bir havada ilerlemiştir. Bu ılımlı hava 1979 tarihli İran İslam Devrimi ile birlikte son bulmuştur. Şah döneminde Amerika Birleşik Devletler(ABD) ve Birleşik Krallık gibi batılı güçlerle fazla samimiyet kurulması, ekonomik sıkıntılar ve yoksullaşma, halkın Şah’a olan desteğini kaybettirmiş, geçmişten beri güç peşinde olan mollalarla iş birliğine girişerek Şah Muhammed Rıza Pehlevi’yi devirmesine sebebiyet vermiştir. Devrim sonrası Paris’te sürgünde olan Ruhullah Humeyni ülkesine geri dönmüş ve iktidarı ele alarak şeriat temelli İran İslam Devleti’ni kurmuştur. Devrim sonrasındaki ilk yıllarda Türkiye ile İran arasında düşmanca bir tavır görmemekle birlikte eski sıcak, ılımlı hava kaybolmuştur.

 

 

Devrim sonrası Batılı devletler İran’a olan bakışı tamamıyla değişmiş, İran aleyhine hareket etmeye başlamışlardır. Bu durum, ABD uydusu İran’ı götürmüş yerine ABD ve Batı karşıtı bir İran getirmiştir. 1979 İran İslam Devrimi’nden günümüze kadar olan süreçte de ABD – İran ilişkileri hep gergin bir atmosferde seyretmiştir. Bu gelişme Afganistan ve İran üzerinden kuşatılan Sovyet Sosyalist Cumhriyetler Birliği(SSCB)’nin üzerindeki kuşatma hattının delinmesi ve bölgede yeni bir muhtemel müttefik çıkması bakımından da çıkarına olmuştur. Devrimi izleyen süreçte mevcut coğrafyadaki güç ve çıkar çatışmaları İran’ı batıdaki komuşusu ve rakibi Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak  ile karşı karşıya getirmiş ve İran – Irak Savaşı’nın cereyan etmesine neden olmuştur. Savaş süresince İran batılı güçlerden baskı ve ambargo görürken, düşmanı Irak ise bu güçlerce desteklenmiştir.  8 yıl süren bu savaş sonucunda üstün gelen bir taraf olmamıştır. Savaş sırasında ve sonrasında devam eden Batılı güçlerin tutumları, baskıları, ambargolar ve yaptırımlar İran toplumundaki Batı karşıtlığını körüklemiştir. Bunun sonucunda da bağımsız, Batı karşıtlığına ve Şii ideolojisi üzerinden yayılmacılığa dayanan İran dış politikası ortaya çıkmıştır. Ek olarak bölgede İngiliz – Amerikan desteğiyle kurulan, Arap coğrafyasının ortasında yer alan İsrail de devrim sonrası İran’nın hedefine yerleşmiş, İsrail karşıtlığı da İran’ın dış politikasındaki yerini almıştır.

 

İran’ın çevresindeki ABD üsleri[3]

 

 

İran, dış politikasını düşmanca tavır sergileyen, kendisini çeşitli oluşum ve askeri üslerle çevreleyen Batılı güçlere karşı  kendini koruma ve bulunduğu bölgede bir hakimiyet, manevra alanı oluşturma gibi olgulara temellendirmiştir. Barış Doster’in de belirttiği üzere “Bu bağlamda ülkenin savunma ve güvenlik planlarında 3 temel hedefin öne çıktığı söylenebilir. Birincisi, dışa bağımlılığı engellemek ve her alanda kendine yeten bir ülke haline gelmektir. İkincisi, İran’ın caydırıcılık kapasitesini artırmak, askeri açıdan çeşitli tehditlerle başa çıkabilecek duruma getirmektir. Üçüncüsü ise İran’ı değişen yeni stratejik ortama uygun olarak Ortadoğu ve Avrasya’da etkili, vazgeçilmez bir güç haline getirmektir.”[4] Alıntıda belirtilen hedefleri (özellikle ikinci olarak belirtilen hedefi)  gerçekleştirme doğrultusunda İran nükleer çalışmalar başlatarak nükleer bir güç olma yoluna girmiştir. Bu faaliyet, ülkede muhalif kesim de dahil olmak üzere halkın desteğini kazanıp bir nevi ulusal devlet politikası halini almıştır. Buna ek olarak, Orta Doğu genelinde kimi kaynaklarca “devlet dışı silahlı aktörler”, kimi ülkelerce “radikal terörist gruplar” olarak nitelendirilen “vekil (proxy) güçler” oluşturma yoluna gitmiştir. Bu bağlamda Orta Doğu genelinde bulunan İran destekli oluşumlar ve bölgedeki İran faaliyetleri dört Arap ülkesi (Irak, Lübnan, Yemen ve Suriye) çerçevesinde incelenecektir.

 

 

 

İran Devrim Muhafızları Ordusu Hava-Uzay Gücü Komutanı General Emir Ali Hacızade ve arkasında İran’ın vekil güçlerinin bayrakları yer almaktadır.[5]

 

IRAK

 

İran, Saddam Hüseyin yönetimi altındaki Irak ile geçmişte yaşadığı savaş, dini ve ideolojik sebepler nedeniyle kötü ilişkilere sahip olmuştur Irak bu dönemde İran için, deyim yerindeyse, Orta Doğu ile arasında bir duvar, engel olarak yer almıştır. Irak, İran’ın Orta Doğu’daki en büyük rakiplerinden biri olmuştur. Nitekim, 11 Eylül saldırıları ve akabinde ABD yönetiminin, ulusal güvenliğini koruma ve kendi demoktratik değerlerini yaymak amacıyla Irak’ı işgal etmesiyle Saddam Hüseyin rejimi devrilmiş ve sonrasında da 2006 yılında yargılanarak idam edilmiştir. Bu gelişmeler, sonrasında günümüze dek sürecek olan istikrarsızlık ortamı doğurarak çeşitli terör örgütlerinin Irak’ta yuvalanmalarına sebebiyet vermiştir. Bölgede etkileri hala sürmekte olan mezhepsel ve etnik sorunlar ortaya çıkmıştır. İşgal sonrası ülkedeki Amerikan hakimiyetiyle birlikte İran, ABD tarafından Afganistan’dan sonra Batı’dan da kuşatılmıştır. Bu bağlamda baktığımızda oluşan bu ortam her ne kadar İran’ı daha  zor duruma sokmuş gibi gözükse de aslında İran için birçok avantaj ortaya çıkarmıştır. İran’ın bölgedeki en büyük rakibi Saddam tehdidi ortadan kaldırılmış ve İran için Orta Doğu’nun kapıları da açılmıştır. Bu tehditin ortadan kalkmasıyla birlikte İran’ın vekil güçlerine lojistik destek verebilmesinin önü açılmış ve akabinde de kendine Orta Doğu’dak nüfuz alanını arttırmıştır. Böylece İran’ın Orta Doğu’daki faaliyetlerine güç katabilme imkanı doğmuştur. 2011 yılında ABD Başkanı Barrack Obama döneminde Irak Savaşı’nın resmen sona ermesinin ilan edilmesiyle Amerikan askerlerinin büyük kısmı ülkeden çekilerek kontrolü Iraklı yetkililere devretmiştir. Lakin bu çekilmenin Cumhuriyetçi kesim tarafından geride istikrarsız bir Irak bıraktığı gerekçesiyle eleştirilmesine rağmen Amerikalıların çoğunun bu durumu desteklediği görülmektedir.[6] Çekilme sonrası yaşanan otorite ve güç boşluğu güven ve huzur ortamının tesis edilmesine mani olmuş ve 2014 yılında radikal İslamcı bir terör örgütü olan Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) ya da yaygın kullanılan adıyla DAEŞ’in gün yüzüne çıkarak, bölgedeki huzursuzluğun tavan yapmasına neden olmuştur. Örgüt, Musul gibi Irak’ın önemli şehirlerini hakimiyeti altına almış ve bu örgütün savuşturulmasında Irak güçleri yetersiz kalmıştır. Bu noktada ise çoğunluğu Şii milislerden oluşan “Haşdi Şabi” (el-Haşdi el-Şabi) örgütü ipi göğüslemiştir. Örgüt, DAEŞ’e karşı savaşta önemli roller üstlenmiş, Musul’un geri alınmasında etkili olmuştur. Fakat günümüzde bu örgüt, Iraklı üst düzey yetkililerin de onayıyla resmi bir birlik olarak Irak Silahlı Güçleri bünyesine katılmış gibi gözükse de finansman anlamında Tahran yönetimine bağlı olduğu görülmektedir.[7] İran, ülkedeki istikrarsızlık ve terör ortamından yararlanarak buradaki etkisini  Haşdi Şabi eliyle gözle görülür bir şekilde artırmıştır. Şii mezhebine mensup olması, Iraklı Şiiler tarafından da destek görmelerine neden olmuştur. Bölgedeki Amerikan işgali sonrası oluşan otorite boşluğu, İran’ın ülkedeki nüfuzunu günden güne artırmasına yol açmıştır.

 

 

LÜBNAN

 

 

İran’ın burada Hizbullah üzerinden etkin olduğunu görülmektedir. Hizbullah geçmişten günümüze kadarki süreçte, Lübnan’daki en önemli siyasi ve askeri aktörlerden biri haline olmuştur. Hizbullah’ın günümüzdeki konumuna gelişinde, Lübnan’ın çalkantılı siyasi tarihi, yaşadığı iç karışıklıklar, birçok farklı inancı ve etnik kültürü barındıran kozmopolit demogojik yapısının rolü yadsınamaz. “… mezhepsel federalizmi andıran Lübnan’daki devlet yapısı büyük mezhep grup­ları (Maruni, Sünni, Şii ve Dürzi) arasındaki güç paylaşımı üzerine kuruludur.”[8] Bu paylaşımın, ülkenin siyasi tarihindeki çatışmacı atmosferin var olmasında başat unsurdur. İstikrarsızlık, otorite boşluğu veya güçlü bir otoritenin var olmayışı, özellikle Orta Doğu gibi bir coğrafyada, meydanın bir takım radikal veya terörist gruplara kalmasına neden olmuştur. Hizbullah yapılanması da bu duruma bir örnek teşkil etmektedir.

 

 

Kuruluşu, 1978’de yaşanan ilk İsrail işgaline uzansa da asıl örgütlenmesi ve bir aktör haline gelmesi 1980’li yılları bulmaktadır. Humeyni’nin desteğiyle İsrail işgaline karşı bir nevi direniş örgütü olarak kurulmuştur. Böylece İran, baş düşmanı olan İsrail’e karşı bölgede vekil bir kuvvet elde etmiştir. Kuruluşundaki başka bir neden de  EMEL hareketinin Suriye güdümüne girmeye başlaması ve akabinde Suriye’nin ülkedeki etkisini bir hayli arttırması gösterilebilir.[9] “Suriye’nin kendisiyle haklı bir rekabet içine girdiğini gören İran, müttefikinin bu çabalarını mümkün olduğu kadar siyasi olgunlukla karşılasa da bir noktadan sonra Şii hareketi üzerindeki hâkimiyetini paylaşmak istememiştir.”[10] Böylece Humeyni, Hizbullah’ın kurulması emrini vererek örgütün ortaya çıkmasını sağlamıştır.[11]

 

 

Zamanla ülkedeki EMEL hareketi gibi diğer Şii yapılanmaları da bünyesine katarak Şii nüfusunun temsilcisi konumuna yükselen Hizbullah, doğal olarak İran ile derin ilişkilere sahiptir. İran Devrimi’nin fikirleri ve Molla Gaffari gibi İranlı din adamlarının fikir ve düşüncelerinden etkilenen örgütün finansmanının büyük bölümünü de Tahran’dan sağlamaktadır. Bu bağlamda örgüt, maddi ve manevi olarak devrim sonrası İran’ına bağlı bir konumda olup İran Devrim’nin düşünce akımlarını bünyesinde sindirmiştir.

 

 

Genel Sekreterliğini Hasan Nasrallah’ın yürüttüğü Hizbullah, Lübnan İç Savaşı sonrası yapılan 1992 seçimlerinden beri  faaliyetlerini meşru bir siyasi parti olarak sürdürmekte ve  devlet yönetiminde bir hayli etkin  rol oynamaktadır. Lakin, Amerikan Yahudi Komitesi (AJC)’nin iddiasına göre, örgütün elinde çok sayıda insansız hava aracı (İHA) ve on binlerce adet füze, roketatar, uçaksavar ve gemisavar füzesi gibi ağır silahlar bulunmaktadır.[12] Sahip olduğu muhimmat çeşitliliği, miktarı ve personel sayısı ile asıl düşmanı İsrail için büyük bir tehdit niteliği taşımaktadır. Ayrıca örgüte bağlı yapılarca düzenlenen çeşitli saldırılarda da yüzlerce sivil ve asker yaşamını yitirmiştir.

 

 

Genel itibarıyla İran ile Hizbullah arasındaki ilişkilerin temeli İsrail’in Lübnan işgaline dayanmaktadır. İki tarafın da Şii mezhebine mensup olması ve bu temelle hareket etmeleri, Tahran yönetimi tarafından mali olarak desteklenmeleri günümüzde de bu ikilinin birbirlerine yakın ilişkiler gütmelerine neden olmuştur. Hizbullah bu yönüyle, Nazife Akgül’ün makalesinin başlığında belirttiği gibi, İran’ın Levant Havzası’ndaki izdüşümüdür.[13] Orta Doğu’da Şii nüfusunun bulunduğu bölgeleri tanımlamak için kullanılan bir terim olan Şii Hilali”nin en önemli ayağını oluşturan Hizbullah; İran’ın, İsrail’in hemen yanı başındaki ileri karakolu, İsrail üzerindeki en büyük baskı aracıdır. Kurulduğu dönem bakımından Lübnan’ın işgaline karşı direnişte önemli rol üstlenmiş ve bu sayede de Lübnan’ın İsrail’in uydusu olmasının önüne geçilmiştir. Örgütün Suriye İç Savaşı’nda Şam yönetiminin saflarında şavaşarak çok sayıda kayıp verdiği de bilinmektedir.

 

 

YEMEN

 

 

Kızıldeniz’in çıkış noktasında yer alan Yemen, Kuzey’de Suudi Arabistan Güney’de  Aden Körfezi arasında bulunmaktadır.  Babülmendep Boğazı’na hakim bir konumda yer almasıyla ve Afrika Boynuzu’na olan yakınlığıyla da jeopolitik olarak önemli bir konumdadır. Babülmendep Boğazı, dünya petrol ticaretinin yüzde sekizine ev sahipliği yapmaktadır.[14] Akdeniz ticaretinin, Hint Okyanusu’na ve buradan da Hindistan ve Güneydoğu Asya’ya açılan bir kapısı olması nedeniyle de önemli deniz yollarından biridir. Mevcut konumu, hem Arap ülkeleri hem de Akdeniz ülkeleri açısından Yemen’in stratejik önemini artırmaktadır.

 

 

Yemen’in siyasi tarihi çalkantılı ve gerilimli dönemler geçirmiştir. Cumhuriyet yanlıları askeri bir darbe yaparak Kral İmam Muhammed Bedir’i 1962’de tahttan indirerek cumhuriyet rejimini ülkeye getirmişlerdir. Bu gelişme sonrası devrik kral Suudi Arabistan sınırına, Kuzey Yemen’e kaçmış ve burada Şii mezhebinin bir kolu olan Zeydiler ile iş birliğine girişerek bir ayaklanma girişiminde bulunmuştur. Bu girişim 1967’ye kadar sürecek bir iç savaşa neden olmuştur. Savaş sonrasında Zeydiler ağır bir şekilde yenilmiş, tüm devlet kadrolarından ve yönetimden tasfiye edilmiştir.[15] Daha sonrasında “Husiler” adını alacak yapılanma bu noktadan sonra ortaya çıkmıştır. İç savaş sonrası Zeydilerin yenilgisiyle ülkede, özellikle Kuzey Yemen’de, Şafiilik ve Selefilik yayılmaya başlamıştır. Bunun önüne geçmek için Zeydi din alimlerinin öncülüğünde Genç Müminler Örgütü kurulmuştur. 1990’da Kuzey ve Güney Yemen’nin birleşmesiyle Yemen Cumhuriyeti kurulmuş ve ülke genelinde çok partili hayata da geçilmiştir. Bu tarihten sonra faaliyetlerini resmi bir şekilde yürüten örgüt, 2004 yılına kadar bir nevi kültürel faaliyetler yürüten bir dernek, oluşum olarak çalışmalarını sürdürmüştür. Bu zaman diliminde Yemen’de etkisini giderek arttırmış ve bünyesine kattığı kişilerle zaman içerisinde güçlenmiştir. Örgütün kırılma noktası 2004 yılıdır. Haziran 2004’te örgüt, kültürel faaliyetler yürüten bir dernek kılıfından sıyrılarak silahlı bir milis gücü halini almıştır. O tarihte örgütün başında Hüseyin Bedrettin Husi’nin bulunması nedeniyle örgüt, “Husiler” olarak anılmaya başlamıştır.

 

 

 

Yemen Ordusu’na karşı savaşan Husiler[16]

 

 

“Genelde Husilerin geleneksel düşmanı Selefi ideolojisidir. Bunun temel sebebi, Selefi inancının Husilerin mensubu olduğu Zeydiliğin Carudiye kolunu tamamen reddetmesidir.”[17] İran yönetimi tarafından sağlanan mühimmat ve finansal destekle birlikte Husiler, çatışacak güce gelmiş ve akabinde merkezi Sana yönetimiyle de çatışmaya başlamışlardır. “Husiler sahip olduğu bu güçle birlikte 2004 yılından 2011 yılına kadar Yemen ordusu ile yedi kez savaşmıştır.”[18] Arap Baharı’nın etkisiyle Yemen’de de halk hareketlerinin başlaması Husiler için bir fırsat niteliği taşımış ve örgüt de bu harekete katılmıştır. Gösteriler sonrası anlaşmalar neticesinde Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih koltuğu, yardımcısı Abid Rabbu Mansur Hadi’ye bırakmıştır. İlerleyen süreçte Hadi, yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimiyle tekrardan göreve gelerek geçiş hükümeti kurulmuş ve Birleşmiş Milletler(BM) gözetiminde ülkedeki gruplar arasında bir diyalog süreci başlatılmıştır. Bundan sonraki süreçte Yemen’de suların durulması beklenirken Husi güçleri tüm bu havayı bozmuş ve saldırılarına kaldığı yerden devam etmiştir. Başkent Sanaa’yı ele geçirerek, devlet erkanının konutlarını kuşatmasıyla Hadi yönetimini istifa ettirmiştir. Hadi’nin Yemen’in güneyindeki Aden’e kaçmasıyla istifasını geri çekmiş ve devletin geçici başkenti olarak Aden’i göstermiştir.

 

 

Husilerin  Yemen’de ilerlemeleri körfez ülkelerini ve özellikle de Suudi Arabistan’ı tedirgin etmiştir. Tüm bu yaşanan gelişmeler sonrasında Arap Yarımadası’ndaki Sünni devletler Riyad yönetiminin önderliğinde, hem Hadi yönetimini korumak hem de Husiler eliyle artan İran nüfuzunu kırmak amacıyla “Onlu Koalisyon”u kurmuştur. “25 Mart’ta Yemen Cumhurbaşkanı Hadi’nin ülkedeki Husi işgaline yönelik dış müdahale çağrısının ardından 26 Mart’ta Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan Onlu Koalisyon Yemen’de “Zafer Fırtınası Operasyonu” adı altında Husilerin kontrol ettiği stratejik bölgelere havadan saldırı düzenlemiştir.”[19]  Böylelikle İran’a karşı Sunni devletler de oyuna dahil olmuştur. Sonraki süreçte koalisyon saldırıları Husilere çeşitli zaiyatlar verdirmesine rağmen ülkedeki istikarsızlık ortamı hala vehametini ve güncelliğini korumaktadır. 2011 sonrasında yaşanan iç çatışmalar bölgedeki halkın temel gıdalara dahi erişimini kısıtlamış ve  yoksullukla boğuşmasına sebebiyet vermiştir. Ayrıca gerek Husiler tarafından gerekse koalisyon saldırıları sonucunda birçok sivil hayatını kaybetmiştir.

 

 

Bu bağlamdan bakıldığında Sunni devletlerin İran’ın aksine ilk defa böylesine açıktan gelişen olaylara müdahil olduğu görülmektedir. İran’ın Orta Doğu’da giderek güçlenmesi ve son olarak da Sunni devletlerle çevrili Yemen’de nüfuzunu artırmaya yönelik politikalara gitmesi en azından Riyad yönetimi için bardağı taşıran son damla olduğu söylenebilir. Hemen yanı başlarında İran destekli bir Şii yönetiminin olması düşüncesi bile Riyad yönetiminin kabuslar görmesine yeteceğinden, Suudi Arabistan’ın Husi karşıtı bir koalisyon oluşturması ve Yemen’de ön plana çıkması gayet doğaldır. Suudi Arabistan sınırındaki bölgelere yapmış oldukları çok sayıda roketatar ve SİHA saldırılarıyla Husiler, ulusal güvenlikleri açısından, Suudi Arabistan’a büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Bu saldırıların en bilineni, 14 Eylül 2019 tarihinde gerçekleşen Riyad’ın petrol devi Aramco’ya ait tesise yapılan İHA saldırısıdır.[20] Saldırı sonrasında can kaybı yaşanmazken maddi hasar oluşmuştur.

 

 

Genel itibarıyla İran nüfuzu Yemen’de Husiler aracılığıyla görülmektedir. Orta Doğu’daki diğer vekil güçleri gibi Tahran yönetimi, bu örgüte de gerekli lojistik desteğini yapmakta ve koalisyon saldırılarına rağmen günümüzde hala gücünü korumasında başat aktör olarak yerini almaktadır. Böylece İran, Orta Doğu’nun kuzeyinin yanı sıra güneyinde de kendine manevra alanı oluşturmuştur. Buradaki mevcudiyeti uluslararası toplum tarafından da bilinmektedir. BM Güvenlik Konseyindeki Yemen özelinde gerçekleştirilen oturumlarda daimi ve geçici üyeler de dahil olmak üzere  Husilerden “İran destekli” olarak açıkça belirtmeleri bu durumun bir göstergesidir. İran’ın buradaki milis güçleri, Yemen’in konumu nedeniyle, etkin olduğu diğer ülkelere nazaran daha kritiktir. Çünkü İran, en büyük rakiplerinden birisi olan Suudi Arabistan’a karşı Yemen üzerinden caydırıcı bir güç elde etmiş ve Riyad yönetimini güneyden sarmıştır.

 

 

Hürmüz Boğazı’ndaki gücüyle körfez ülkeleri için her zaman büyük bir tehdit olan İran, Arap Yarımadası’nın batıdaki önemli lokasyonu olan Babülmendep Boğazı’nda da söz sahibi olmasıyla bu boğazı kapatması, körfez ülkeleri ve gerçekleştirdikleri petrol ticaretinin büyük oranda sekteye uğratması bakımından korkunç bir senaryo olacaktır.

 

 

Tam olarak bu nedenlerden ötürü Sunni devletler, İran’ı durdurmak amacıyla karşı bir koalisyon oluşturmuşlardır. Böylelikle Şii – Sünni tabanında bir mezhep çatışmasının da Yemen’de yaşandığını söylemek mümkündür. Orta Doğu’nun genelinde yaşanan mezhepsel çatışmalar tam anlamıyla sıcak çatışmalara neden olmamasına rağmen Yemen haritasında bu durum yerini sıcak çatışmaya bırakmıştır.

 

 

SURİYE

 

 

Suriye, Tunus’ta başlayan ve bir domino etkisiyle Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın otoriter rejimlerini birer birer yıkan kitlesel halk hareketleri olarak nitelendirilen Arap Baharı’nın son durağı olmuştur. Arap halklarının demokrasi arayışı olarak ortaya çıkan Arap Baharı, Tunus’ta Zeynel Abidin Bin Ali, Libya’da Muammer Kaddafi ve Mısır’da Hüsnü Mübarek’in devrilmesiyle sonuçlanmıştır. Tunus’ta alevlenen kıvılcım, kilometrelerce ötedeki Suriye’nin yanmasına sebebiyet vermiştir. Dalga dalga yayılan bu toplumsal gösteriler nihayetinde Mart 2011’de Suriye’de de kendini göstermiştir. Gösterilerin hedefinde olanlar Devlet Başkanı Beşar Esad ve onlarca yıldır ülkenin başında bulunan Baas Partisi’dir. Esad’ın gösterileri kanlı biçimde  bastırmaya çalışması, olayları rayından çıkarmış ve gösterilerin uzunca bir süre devam edecek olan iç savaşa dönüşmesine yol açmıştır. Suriye Ordusu’nun bölünmesi Esad’ın gücünü büyük ölçüde azaltmış ve savaşın başlarında mağlubiyetler almasına neden olmuştur. Tam bu noktada Tahran yönetimi olaylara müdahil olmuştur. İran’ın Suriye’de kendi güçleri ve milis güçleriyle yer alması da bu tarihten sonra olmuştur.

 

 

İran ile Suriye yönetimleri özellikle İran İslam Devrimi sonrasında oldukça iyi ilişkilere sahip olmuştur. Baas yönetiminin, Şiiliğin bir kolu olan ve ülkede azınlık konumunda olan Nusayri inancını benimsemesi ilişkilere pozitif yönde etki etmiştir. Fakat Şiilik iki devleti yakınlaştıran tek unsur değildir. “İran İslamcı ideolojisi ile Suriye sosyalist-milliyetçi Baas ideolojisini yakınlaştıran etkenler ise Amerikan karşıtlığı ve İsrail’in bölgedeki varlığıdır diyebiliriz. Bakıldığında İran rejimi dini ön plana çıkarırken; Suriye’deki Baas rejimi ise laik bir devlet yapısına sahiptir.”[21]  İki ülkenin Batı ve özelikle İsrail karşıtı politikalar benimsemesi  bu iki devleti birçok kez iş birliğine teşvik etmiştir. Lübnan’da, İsrail işgali sonrası Hizbullah’ın kurulması ve desteklenmesi bu iş birliğine örnek olarak verilebilir.

 

 

1980’de İran – Irak Savaşı’nın patlak vermesiyle Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad, Irak yerine İran’ı desteklemiş, yapmış olduğu diplomatik ve askeri yardımlarla da İran’ın savaşta ayakta kalmasına yardımcı olmuştur. Aynı zamanda Suriye’nin İran’a desteğiyle de Saddam Hüseyin’in bu savaşı Arap – Pers savaşı olarak nitelendirerek milliyetçi bir zemine oturtmasının da önüne geçmiştir. Böylelikle Suriye, bölgesel rakibi Irak’ın güçlenmesinin önüne geçmiştir. 1982’de İran İslam Devrimi’nden esinlenerek Suriye’de de benzer bir devlet yapısı kurmayı amaçlayan Müslüman Kardeşler’in Hama’daki ayaklanması (Hama Katliamı) sırasında İran Şam’daki merkezi yönetime destek olmuştur.[22] Tüm bu karşılıklı destekler, iki ülke arasındaki bağların mezhepçiliğin yanı sıra bölgesel çıkarlara da dayandığını göstermektedir.  İki devlet, bir dönem Hizbullah üzerindeki nüfuzları bakımından karşı karşıya gelmiş olsalar da 1980’lerden günümüze kadar olan süreçte birbirleriyle yakın ilişkiler içerisinde olmuşlardır.

 

 

Suriye’de iç savaşın patlak vermesinin ardından bölgesel ve küresel aktörler kendi askeri güçleriyle ve destekledikleri milis güçlerle birlikte Suriye’nin çeşitli bölgelerinde yerini almıştır. ABD, Türkiye, Fransa, Rusya ve İran gibi aktörlerin de Suriye haritasına dahil olmasıyla iç savaş, küresel ve bölgesel rakiplerin çarpıştığı bir vekalet savaşına evrilmiştir.

 

 

 

Suriye’deki İran destekli Şii milisler

 

 

İran, Şam yönetiminden gelen yardım açıklamalarının ardından, 2012 dolaylarında, kendi güçleri ve Irak, Lübnan gibi ülkelerden buraya kaydırdığı vekil güçleriyle birlikte Suriye İç Savaşı’nda rejim saflarındaki yerini almıştır. Rejim güçleriyle birlikte başta Suriye Ordusu’ndan ayrılan subayların kurduğu Özgür Suriye Ordusu (Türkiye  tarafından da desteklenmektedir) ve diğer çeşitli muhalif gruplarla savaşmaya başlamıştır. Tahran’ın buradaki varlığı İran Devrim Muhafızları ve Hizbullah’ın yanı sıra birçok milis kuvvetle de gösterilir. Suriye’nin dört bir yanında savaşan bu kuvvetlerin sayısının 15 bin ile 25 bin arasında olduğu öngörülmektedir.[23] Devrim Muhafızları ve Hizbullah dışında, öne çıkan İran destekli milis gruplar şunlardır: Harekat Nuceba, Zülfikar Tugayı, Ebul Fazlu’l- Abbas Tugayı, Ketaib Seyyidu’ş- Şüheda, Fatımiler Tugayı ve Zeynebiler Tugayı’dır. Tüm bu gruplara bakıldığında, Harekat Nuceba Suriyeli muhaliflere karşı savaşan Iraklı bir milis gruptur. Örgütün finansman ve lojistik desteği Tahran tarafından sağlanmaktadır. Şam başta olmak üzere Halep gibi çeşitli cephelerde savaşmaktadırlar. Bu bakımdan Suriye’de bulunan en etkin Iraklı milis gruptur. Yaptıkları eylem ve söylemleriyle zaman zaman bölgede mezhepsel gerilimi artırmaktadırlar. Zülfikar Tugayı ise, 2013 yılında Suriye’de kurulmuş ikinci örgüttür.[24] Suriye İç Savaşı’nda çeşitli cephelerde yerini alan örgütün, eylem ve saldırılarıyla savaş suçları işlediği iddiası da mevcuttur. “…Ebul Fazlu’l-Abbas Tugayı, bünyesinden çok sayıda farklı milis gücü çıkarmasıyla bir “üretim teşkilatı” vasfına sahiptir.”[25] Diğer milis kuvvetlerin aksine örgüt, mezhepsel gerilimi tırmandırmak yerinde daha yumuşak bir dil kullanmayı tercih etmiştir. Fakat söylem ve propagandalarında da dinsel ve mezhepsel kimliklerini de ortaya koymaktan geri durmamışlardır. Bünyesinde İran’ın nüfuz alanındaki diğer coğrafyalardan milisler bulunduran örgüt, savaşın başlarında oynadığı “eğitici ve üretici teşkilat” rolüyle Suriye’deki Şii milislerin çeşitliliğinde ve konumunda büyük pay sahibidir.[26] Suriye’nin yanı sıra Irak’ta da faaliyet gösteren Ketaib Seyyidu’ş- Şuheda, Şam ve Doğu Guta’da faaliyet göstermiş, aynı zaman 2015’te Suriye Ordusu ve İran güçleriyle birlikte Dera operasyonunda yerini alarak savaşın en zorlu dönemlerinde rejimin yanında aktif rol almıştır.

 

 

Diğer İran destekli Şii milislerin aksine Fatımiler Tugayı, Irak veya Yemen’den gelen milisler yerine Afgan milislerden oluşmaktadır. Devrim Muhafızları tarafından oluşturulan bu örgüt, çeşitli sebep ve vaatlerle Afgan göçmenleri bünyesine katmıştır. İdeolojik sebepler ve İran’ın, örgüte katılan milislere ve ailelerine sağlamış olduğu sosyal yardım ve maaşlar bu örgütün binlerce kişiyi bünyesine katabilmesine olanak sağlamıştır. Şii teolojisi ve kutsal mekanları korumak üzerine yapılan mezhepsel propagandalar sayesinde örgüte Afganistan’dan da büyük katılımlar sağlanmıştır. “Devrim Muhafızları komutasında ilk olarak Halep, Hama ve Şam’da faaliyete geçen Fatımiler Tugayı ilerleyen süreçte Humus ve Dera’da boy göstermiştir.”[27] Sayılarının 12 bin ile 14 bin arasında olduğu düşünülen tugay savaş boyunca 2 bin kaybı ve 8 bin dolaylarında yaralısı olduğu iddia edilmektedir. Ayrıca örgüt, Palmira’nın DAEŞ’ten geri alınmasında da önemli bir rol oynamıştır.[28] Yine Devrim Muhafızları eliyle Pakistanlı Şiilerden oluşturulan Zeynebiler Tugayı da Fatımiler Tugayı ile çoğunlukla aynı cephelerde savaşmaktadırlar.

 

 

Tüm bu milis kuvvetler vasıtasıyla İran, yapmış olduğu Şii zeminli propagandasıyla geniş bir coğrafyadan binlerce kişiyi milis kuvvetleri bünyesine katmıştır. Fakat İran, gerek Devrim Muhafızları gerekse vekil güçleri bakımından ağır yaralar almıştır. Özellikle Hizbullah, muhaliflerle olan çatışmalar ve İsrail’in Şam ve çevresindeki stratejik noktalara belirli aralıklarla yapmış olduğu hava saldırıları sebebiyle çok ağır kayıplar vermiş ve yaralar almasına sebep olmuştur. Bütün bu kayıplara ve Esad’ı ayakta tutmak amacıyla akıtılan milyarca dolara rağmen onuncu senesine giren Suriye İç Savaşı sayesinde Tahran yönetimi bölgedeki vekil güçleri aracılığıyla günümüzde Suriye’nin büyük bir bölümünü kontrol etmektedir. Uzun dönemde Şam yönetiminin,  Suriye Ordusu’nun  günden güne erimesinin de etkisiyle, bu vekil güçler üzerinde tam bir kontrol sağlayamayacağı hatta ileride bu oluşumların devlet kurumlarının otoritesine karşı bir tehdit unsuru olabileceği öngörülmektedir.[29] Bu vasıtayla Tahran Yönetimi’nin yakın gelecekte bu vekil güçlerini bulundukları ülkelerin yönetimleri için bir ıslah aracı olarak kullanma ihtimali bulunmaktadır.[30]

 

 

 

 

ORTA DOĞU ÜZERİNDEN İRAN’IN DIŞ POLİTİKASINA GENEL BAKIŞ

 

 

Devrim sonrasında Batılı devletlerin İran’a karşı düşmanca tutumları ve mütemadiyen düşmanlarına vermiş olduğu destekler, İran’ın bağımsız ve ulusal güvenliğini koruma temeline dayanan bir dış politika oluşturmasına neden olmuştur. Aynı zamanda ABD’nin de Afganistan ve Türkiye gibi ülkelerde askeri unsurlar bulundurarak İran’ı kuşatması Tahran’ı böyle bir dış politika benimsemesini gerekli kılmış ve önlemler almasına neden olmuştur. Bu bağlamda nükleer faaliyetlere girişmiştir. İran’ın nükleer faaliyetleri, rejim karşıtı olsun olmasın halkın genelinden destek görmesine rağmen kendisi de nükleer silahlara sahip bir güç olan ABD, İran’nın nükleer kapasitesini dünya barışı için bir tehdit olarak görmesi sebebiyle ambargo uygulama yoluna gitmiştir.

 

 

Dış politikada ise İran’ın, Mısır’daki Abdülnasır döneminden beri eksikliği hissedilen Orta Doğu’nun lideri olma rolüne soyunmaya çalıştığı görülmektedir. Dış politikasını da büyük çoğunlukla bu hedefe yönelik şekillendirmiştir. Bu doğrultuda İran, Arap dünyasında kendine popularite kazandırmak amacıyla ABD ve İsrail karşıtı söylemlerini ve bu ülkelere olan düşmanlığını dış politikasının başat unsurlarından biri yapmıştır. Bu söylemleri ABD karşıtı Çin, Kuzey Kore, Rusya ve Venezuela gibi ülkelerdeki  itibarını artırmıştır.

 

 

Şii teolojisi ve Şiilik üzerinden yayılmacılık da devletin dış politikasını temellendirdiği diğer bir olgu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu doğrultuda ideolojik tutumu ve radikal söylemleri dış politikasında ön plana çıkmıştır. Böylelikle bir nevi Şii toplulukların hamisi rolüne bürünebilmiştir. Lakin İran dış politikasında pragmatist bir tutum sergilemektedir. Bu nedenle Şiilik İran tarafından bir amaç değil araç olarak kullanılmaktadır. Hafız Esad döneminde görece laik olarak tanımlanabilen Baas yönetimiyle iş birliğine girişmesi veya yakın zamanda gerçekleşen Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ harekatı sırasında aynı dine mensup olan Azerbaycan Türklerinden ziyade Ermenistan’a destek vermesi, İran’ın pragmatist dış politika hamlelerinden bazılarıdır. Aynı durumu Arap Baharı sonrası Müslüman Kardeşler’in Cumhurbaşkanı adayı olarak seçilen Muhammed Mursi zamanında da görülmektedir. Camp David’den bu yana İsrail ile yakın ilişkiler sürdüren ve Arap dünyasının lideri sayılan Mısır, İsrail’den uzaklaşırken İran ile bu dönemde oldukça yakınlaşmıştır. Karşılıklı büyükelçiliklerin açılması ve Süveyş Kanalı’nın İran savaş gemilerine açılması bu yakınlaşmaya örnek teşkil etmektedir. Böylelikle İran, İsrail’in yanı başında bir müttefiğe sahip olurken ABD’nin  bölgedeki en önemli müttefiğini kaybetmesine ve ABD’nin İran’ı yalnızlaştırma  politikasına karşı İran’ın elini güçlendirmiştir.[31] Daha sonra Mısır’da yapılan darbe sonucu General Sisi’nin yönetime geçmesiyle Mısır tekrar rayına oturdu. Bu yakınlaşma Tahran yönetiminin Şiilik zeminine takılı kalmadığının, çıkarlarına göre Sunni bir yönetimle de yakınlaşabileceğinin göstergesidir. İslam aleminın lideri olmak için öncelikle Arap dünyasında güçlü olması gerektiğinin farkında olan İran, bu nedenden ötürü bu ülkelere karşı Şiilik vurgusu yapmaktan kaçınmaktadır.

 

 

ABD’nin İran’ı çevreleyerek baskı altında tutmaya çalışması, İran’ın nüfuz alanını genişleterek bu baskıyı kırma yoluna gitmesine neden olmuştur. Bu çerçevede İran, yazıda da detaylıca bahsedildiği üzere Orta Doğu’nun çeşitli bölgelerinde milis, vekil kuvvetler oluşturarak nüfuz alanını, manevra sahasını genişletmeye çalışmaktadır .İran’ın Şiilik faktörünü kullanması çeşitli ülkelerdeki Şii olan veya Şiiliğe bağlı kollardaki inançları benimseyen halktan karşılık görmesini sağlamıştır. Buna iç savaşlar , istikrarsızlık ve işgaller de eklenince İran’ın kendine bağlı, kukla güçler oluşturma gayesini  kolay ve sorunsuz bir şekilde hayata geçirmesinin önü açılmıştır. Böylelikle günümüzde İran, Yemen’de Husiler, Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta Haşdi Şabi ve Bedir Tugayları ve Suriye’de de kurmuş olduğu çeşitli vekil güçler ile nüfuz alanını Levant Havzası’ndan Babülmendep’e kadar genişletmeyi başarmıştır. Ayrıca Irak, Suriye ve Lübnan özelinde Şii Hilali”ni oluşturmuştur. Hatta Şam rejimini koruyup ayakta kalmasının en önemli sebeplerinden bir tanesi de bahsedilen Şii Hilali’ndeki devletler arasındaki kara bağlantısının korunmasıdır. Tahran yönetiminin Suriye’ye büyük destekler vermiştir.. Bundan 10-15 sene öncesine kadar, Tahran’dan Lübnan’daki Sur’a kadar İran’ın kara bağlantısının olması imkansız görülürken günümüzde bu durum İran’ın, Şii halkları üzerindeki etkisi ve oluşturduğu vekil güçlerini bölge geneline yayması sayesinde gerçeğe dönüşmüştür. Ayrıca bu milis güçler İran’ın mevcut veya muhtemel rakipleri üzerinde caydırıcı bir unsur, bir tehdit olarak kullanılmaktadır. Hizbullah’ın İran’ın ileri karakolu vazifesi görüp, İsrail üzerine çeşitli saldırılarda bulunması veya yine aynı şekilde Yemen’deki Husilerin Suudi Arabistan’a karşı çeşitli mühimmatlarla saldırı yapabilme kapasitesi bu duruma örnek teşkil etmekte, bu rakip ve hasım olan ülkelerin İran’ın gölgesini her an üzerlerinde hissetmesine sebebiyet vermektedir. Orta Doğu’daki bu karmaşık Şii milis ağı, İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü ve 2020’deki suikastine kadar bu birimin başında bulunan General Kasım Süleymani’nin eseridir. Özellikle Suriye ve Irak’taki örgütlerin kurulmasında büyük rol oynamış olan Süleymani, Tahran’ın nüfuz alanını genişletmesinde kilit bir isim olmuştur. Aynı zamanda tüm bu örgütler arasındaki iletişimi ve koordinasyonu yönetmiştir. 3 Ocak 2020 tarihinde, Bağdat’ta, ABD Başkanı Donald Trump’ın emriyle düzenlenen İHA saldırısı sonucu Kasım Süleymani vefat etmiştir. Süleymani’nin vefatı ve yerine geçecek onun kadar kabiliyetli ve karizmatik bir liderin bulunamayışı İran’ın kısa vadede Orta Doğu’da  yara almasına sebebiyet vermekle beraber bir bakıma güç kaybetmesine de neden olacaktır.

 

 

İran, konumu itibarıyla stratejik bir öneme sahiptir. Hürmüz Boğazı’na hakim olması, Körfez ülkeleri üzerinde tehdit oluşturmasını kolaylaştırmaktadır. Orta Doğu’daki petrolün yüzde 40’ının bu boğazdan dünyaya açılması, İran’ın Körfez ülkelerine karşı Hürmüz Boğazı’nı kapatma kartını oynamasının yolunu açmaktadır. Zaman zaman Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer körfez ülkelerinin İran aleyhine yapmış oldukları eylemler neticesinde İran’ın bu kartı oynadığı görülmektedir.

 

 

Doğal kaynaklar bakımından  önemli rezervlere sahip olan İran, Suudi Arabistan’dan sonra ikinci büyük petrol arzına sahipken, Rusya’dan sonra ikinci sırada doğalgaz üreticisi konumundadır. Dolayısıyla enerji, İran’ın yumuşak gücüdür fakat bunu enerjide kendi kendine yetebilen ülkelerde kullanması zordur.[32] Bu enerji faktörü, İran’ın dış politikada elini güçlendirmekte, ABD’nin yalnızlaştırma politikasına karşılık başka müttefikler, ortaklar bulabilmesinin yolunu açmaktadır. İran – Çin yakınlaşmasını bu bağlamda değerlendirmek mümkündür. Çin’i doğal kaynak bakımından dışa bağlı olması nedeniyle İran, zamanla Çin’in enerji tedariğinde önemli bir konumda yer almıştır. İran’ın Çin’i beslemesi, Çin’in uluslararası arenada İran’a destek çıkmasını beraberinde getirmiştir. BM Güvenlik Konseyinde ABD tarafından,  İran’a uygulanan ambargonun genişletilmesi yönündeki  teklifler her seferinde Çin ve Rusya vetosuyla reddedilmektedir.[33] Bu durumda Rusya ve Çin’in, ABD karşıtı tutumlarının da etkili olduğunu söylemek mümkündür. İran’ın diğer önemli müttefiği ise Rusya’dır. ABD’nin Irak işgali ile Rusya’yı sarmaya başlaması ve bunu Suriye’de de yapmaya çalışması üzerine Rusya, Suriye’de etkin bir şekile yer alarak Şam yönetimine açık bir şekilde destek vermektedir. Bu kapsamda Rusya, Suriye’de çeşitli askeri üsleri ve Tartus’ta elde ettiği deniz üssüyle Suriye’ye yerleşmiş vaziyettedir. Bölgede ABD’nin başka bir rakibinin yer alması, İran için olumlu ve rahatlatıcı bir gelişme olmuştur. İran, Tartus Limanı’nda bulunan Rus Donanması’nı ve deniz üssünü kendisi için de güvence olarak algılamakta ve bundan memnuniyet duymaktadır.[34]

 

 

Dış politikada İran’ı kısıtlayan faktörler bulunmaktadır. Bu faktörler de genelde iç dinamiklerle ilgilidir. İran’ın bu kadar geniş bir coğrafyada operasyonlar düzenlemesinin getirdiği maliyet halka yüklenmektedir. Bu durum, İran halkının huzursuz olmasına yol açmaktadır. Fakat ülkede, gıda maddelerinin bolluğu, petrol ve doğalgaz üretiminden gelen kazanç halkın göreceli olarak rahat yaşamasına ve yönetime fazla tepki göstermemesine neden olmaktadır. Ayrıca ülkedeki Azerbaycan Türkü nüfusunun genel nüfusa oranla bir hayli fazla olması da İran için diğer tehditlerden biridir. Ambargolar neticesinde ekonomik şartların kötüleşmesi ve etnik grupların ayrılıkçı isteklerinin, dış müdahaleyle bir ayaklanmaya dönüşmesi ve akabinde rejimin istikbalinin tehlikeye düşmesi durumu İran’ın dış politikada manevra kabiliyetini olumsuz etkilemektedir.

 

 

Genel itibarıyla, ABD’nin ilk başlarda İran’ın etrafını sarması olarak tanımlabilecek eylemler aslında İran’ın çevresindeki tehditleri ortadan kaldırmış ve Orta Doğu’nun kapılarını İran’a sonuna kadar açmıştır. ABD’nin İran’ı yalnızlaştırma ve onu köşeye sıkıştırmaya yönelik politikaların İran’ın Doğu bloğuna kaymasına sebep olmuş ve Asya’daki iki gücün desteğini almasına neden olmuştur. Sonuç olarak İran’ın bugünkü nüfuz alanına sahip olmasında ABD’nin yanlış politikalarının da büyük bir etkisi olmuştur.

 

 

TÜRKİYE- İRAN İLİŞKİLERİ

 

 

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan iki kutuplu uluslararası sistemde Doğu bloğunun başını çeken SSCB, Türkiye için kuzeyinde bulunan bir tehdit halini almıştır. SSCB’nin Türkiye üzerindeki istekleri ve hedefleri Türkiye’yi doğal olarak ABD önderliğindeki Batı bloğuna itmiştir. Nitekim Türk hükümeti bu tehdit karşısında ulusal güvenliğini korumak amacıyla 1950’de Kore Savaşı’nda ABD’nin yanında yerini almış ve akabinde 1952 yılında da Kuzey Atlantik Paktı(NATO)’na girerek resmi olarak Batı bloğunun bir üyesi konumuna gelmiştir. Bu durum, İran Devrimi’ne kadar olan süreçte Türkiye ve İran arasındaki ilişkileri iyileştirmesine karşılık devrim sonrasında İran’ın ABD ve Batı karşıtı tutumu nedeniyle ilişkilerin yara almasına neden olmuştur. Türkiye’nin İran’ın düşmanı Batılı devletlerin yanında yer alması, Türkiye’yi Batının ve ABD’nin ileri karakolu olarak görmeleri ve ideolojik sebepler, ilişkilerin yara almasında başat unsurlar olarak yerini almıştır.

 

 

İki ülke arasındaki ilişkiler uzun yıllar boyunca mesafeli ve kontrollü bir şekilde devam etmiştir. 2002’de Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in İran ziyareti, iki ülke arasındaki ilişkilerde dönüm noktası olmuş; iki devlet, siyasi ve ideolojik farklılıklarını bir kenara koyarak ticari ve ekonomik ilişkilerini geliştirmeye başlamışlardır.[35] Akabinde 2002 seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi(AKP)’nin iktidara gelmesiyle ilişkiler rayına oturmuş, iyileşme görülmüştür. Bunda yeni seçilen hükümetin politikalarının etkili olduğunu söylemek mümkündür. Yaşanan bölgesel gelişmeler de bu tarihsel rakip iki devleti yakınlaştıran bir diğer faktördür. ABD’nin Irak işgali sonrası iki devlet de Irak konusunda ortak kaygılar gütmüştür. Ayrıca ABD’nin işgal sonrası bölgeye yerleşmesiyle İran üzerindeki ABD baskısı artmıştır. Bu nedenle İran, Türkiye’yi nötralize etmek ve  İran’a karşı ABD ile aynı safta yer almasını önlemek amacıyla Türkiye’ye yakınlaşma ihtiyacı hissetmiştir.[36] Ek olarak, Kürdistan İşçi Partisi (PKK)’nin bir kolu olan Kürdistan Özgür Yaşam Partisi(PJAK)’nin İran’da bağımsız bir Kürt devleti kurmak amacıyla zararlı faatliyetler yürütmesi komşu iki devletin ortak mücadele yürütmesini de zorunlu kılmıştır.

 

 

 

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Türkiye ziyaretinde 11.Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile birlikte[37]

 

 

İlişkiler Cumhurbaşkanı Abdullah Gül döneminde ivme kazanmış, dönemin İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın Türkiye ziyaretleri, ikili görüşmelerle ve yapılan ticari iş birlikleriyle birlikte ilişkiler zirveye ulaşmıştır. 2011 Suriye İç Savaşı’nın başlaması ve 2012 yılında Malatya’nın Kürecik ilçesine NATO vasıtasıyla kurulan füze erken uyarı sistemi ilişkilerin tekrardan yara almasına sebebiyet vermiştir. Bu sistemin kurulmasını Ahmedinejad sert bir dille eleştirmiş ve bu füze sisteminin olası bir savaş durumunda İsrail’in korunmasına hizmet edeceğini dile getirmiştir.[38]

 

 

Suriye’de başlayan iç savaşta Türkiye ve İran savaşın farklı taraflarında konumlanmışlardır. Türkiye, Esad karşıtı muhaliflerden oluşan Özgür Suriye Ordusu(ÖSO)’na askeri eğitim ve lojistik destek sağlayarak ÖSO’yu ve Suriye’deki Türkmen topluluklarını deyim yerindeyse bir vekil gücü olarak kullanırken, İran ise Esad tarafında savaşa dahil olmuştur. Bu durum iki tarafı Suriye’de dolaylı olarak karşı karşıya getirmiştir. Özellikle Suriye’nin kuzeyinde Halep, Hama ve İdlip’te yaşanan çatışmalarda iki devletin vekil güçleri aracılığıyla çatıştığını söylemek mümkündür. Türkiye savaşın başlarında Esad yönetiminin kesin olarak gitmesi gerektiğini savunurken İran ise Esad’ı yönetimde tutmak uğruna milyarca dolar kaynak aktarımı yapmıştır. Türkiye, 2016 dolaylarında iç savaştan faydalanarak Suriye’nin kuzeyine yerleşen terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olan Halk Koruma Birlikleri(YPG)’ni, ABD’nin tanımıyla Suriye Demokratik Güçleri (SDF), kendisi için bir tehdit olarak görmüştür. Bu tarihten sonra Türkiye, ulusal güvenliği ve devletin bölünmez bütünlüğünü korumak maksadıyla dış tehditlerle ülke sınırları içerisinde savaşmak yerine mümkün olduğunca ülkenin sınırları dışında tutma politikası gereği YPG’ye karşı Fırat Nehri’nin doğusuna “Fırat Kalkanı Harekatı” düzenlemiştir. Böylece sınırlarında bir terör devletine izin vermeyeceğini tüm dünyaya göstermiş olurken, aynı zamanda Suriye’deki savaşa daha da müdahil olmasına neden olmuştur. Bu durumun iki taraf arasındaki ilişkileri üstü kapalı da olsa zedelediği söylenebilir.

 

 

Türkiye, hem tarihsel ve kültürel bağları hem de 400 yılı aşkın bir süre Orta Doğu’yu yöneten Osmanlı İmparatorluğu’nun halefi olması sebebiyle Orta Doğu’da liderliğe oynayan, bölgesel güç olmayı hedefleyen bir ülkedir. Bu bağlamda İran’ın da bu bölge için aynı hedefleri gerçekleştirmek istediği düşünüldüğünde bu iki rakip devletin çok da sıkı ve iyi ilişkiler içerisinde olması beklenemez. Türkiye – İran ilişkilerinde, özellikle devrim sonrası süreçte, bu durum net olarak görülmektedir. Her iki devlet de birbiriyle çatışmaktan çekinmiş, bölgesel iki rakip olduklarının da bilincinde olarak ilişkilerine kontrollü bir biçimde devam etmiştir. Fakat Türkiye, NATO üyesi olması ve teorik olarak ABD müttefiği olması sebebiyle zaman zaman İran’ın ABD’ye misilleme amaçlı yaptığı tehditlerden payına düşeni almıştır.

 

 

Türkiye yakın dönemde İran’ın nüfuz alanlarında olan Suriye ve Irak’ta kendi nüfuz alanını geliştirerek buralardaki manevra alanını genişletmiştir. Suriye özelinde Fırat Kalkanı’ndan Barış Pınarı Harekatı’na kadar olan süreçte, Irak’ta ise Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nin başarısız bağımsızlık referandumu denemesi sonrası etkinliğini artırmıştır. PKK’yı bitirme amacıyla Irak’ın kuzeyine yaptığı sınır ötesi operasyonlar ve kurmuş olduğu Başika Üssü ve diğer askeri üsler ile ülkede varlık göstermektedir. Tüm bu faaliyetlerin Tahran’da rahatsızlık yarattığı bilinmektedir. Bu bağlamda iki ülkenin yakın gelecekte Suriye ve Irak üzerindeki nüfuz alanlarının çakışması sonucu aralarındaki rekabetin ve çatışmanın gün yüzüne çıkması kuvvetle muhtemeldir.

 

 

Son olarak 25 Ocak tarihli yazısında The Times gazetesi, Türk hükümetinin Hamas’ın ülke içerisindeki faaliyetlerini kısıtladığını yazmıştır. Yine aynı yazıda, Ankara’nın desteklediği Hamas’ın, Türkiye’nin İsrail’in ilgisini çekebilecek bir pazarlık kozu olduğu vurgulanmış ve İsrailli yetkililerin Ankara ile ilişkilerinin gelişmesinin anahtarının Hamas’a olan desteğin çekilmesine bağlı olduğu belirtilmiştir.[39] Bu hamle ile Türkiye’nin İsrail ile arayı düzelterek özellikle Doğu Akdeniz hususunda İsrail’i kendi tarafına çekmeyi planladığı söylenebilir. Böylelikle Türkiye hem Orta Doğu’da İran’a karşı dengeleyici bir müttefik kazanabilir hem de Doğu Akdeniz’de kendisine karşı kurulan ittifakın bir üyesini kendi tarafına çekerek teoride olmasa bile pratikte, karşısında bulunan ittifakın kısa veya orta vadede çatlamasına olanak sağlayabilir. Fakat Ankara’nın, İran’ın baş düşmanı İsrail ile iş birliğine gitmesi Tahran yönetiminin tepkisini çekecektir ve Türkiye ile İran ilişkilerinin yakın gelecekte yara almasına neden olacaktır.

 

 

                                                                                               

Hüseyin Anıl Kaya 

 

BAU DEGS Araştırmacısı

 

 

Kaynakça

Duran, Burhanettin, ve Yeşiltaş, Murat. Ortadoğu’da Devlet Dışı Silahlı Aktörler, İstanbul: SETA, 2018.

Semin, Ali. “Yemen Krizi, Husiler ve İran-Körfez Güç Mücadelesi.” İstanbul: Bilgesam, Nisan 2015.

Akgül, Nazife Selcen Pınar. “İran’ın Levant’taki İzdüşümü: Hizbullah.” Ankara: İRAM, Haziran 2020.

Hazır, Tunahan. “Şii Hilali Bağlamında Suriye İç Savaşı ve İran.” 8. Türkiye Lisansüstü Çalışmalar Kongresi Bildiriler Kitabı-IV (2019).

Doster, Barış. “Bir Bölgesel Güç Olarak İran’ın Ortadoğu Politikası.” Ortadoğu Analiz, 4(44) (Ağustos 2012): 44-51.

Kazdal, Melih. “İran’ın Arap Baharı Sonrası Suriye Politikasını Anlamak.” Artuklu Kaime Uluslararası İktisadi ve İdari Araştırmalar Dergisi1(1) (2018): 1-15.

Sinkaya, Bayram. “Türkiye-İran İlişkileri ve Cumhurbaşkanı Gül’ün Ziyareti.” Ortadoğu Analiz3(27) (2011): 21-29.

Caner, Mustafa. “İran’ın Orta Doğu’daki Nüfuz Alanları ve Sınırları” Kriter Dergi. Son güncelleme: Şubat 1 , 2020. https://kriterdergi.com/dis-politika/iranin-ortadogudaki-nufuz-alanlari-ve-sinirlari .

  1. “İran’ın Orta Doğu’daki nüfuzu: Hamas, Hizbullah ve Husiler.” Mayıs 11, 2019. Erişim tarihi: 24 Ocak 2021. https://www.dw.com/tr/iran%C4%B1n-ortado%C4%9Fudaki-n%C3%BCfuzu-hamas-hizbullah-husiler/a-48699204 .

BBC. “ABD Irak’taki bayrağını indirerek Irak’tan çekiliyor.” Aralık 15, 2011. Erişim tarihi: 19 Ocak 2021. https://www.bbc.com/turkce/haberler/2011/12/111215_iraq_us_flag .

AJC. “Hezboullah’s Military and Political Strength- Factsheet 11.” Erişim tarihi: 19 Ocak 2021. https://www.ajc.org/news/hezbollahs-military-and-political-strength-factsheet-11 .

  1. “Yemen’deki İran Destekli Husiler Saudi Aramco’ya Saldırı Düzenledi.” Ocak 29, 2020. Erişim tarihi: 25 Ocak 2021. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/yemendeki-iran-destekli-husiler-saudi-aramcoya-saldiri-duzenledi/1718140 .

Council on Foreign Relations. “Trump’s Middle East Legacy is Failure”. Ekim 28, 2020. Erişim tarihi: 16 Ocak 2021. https://www.cfr.org/article/trumps-middle-east-legacy-failure .

Chatham House. “The Growing Role of Pro-regime Militias in Syria”. Ağustos, 2017. Erişim tarihi: 26 Ocak 2021.  https://syria.chathamhouse.org/research/the-growing-role-of-pro-regime-militias-in-syria .

The National News. “The Iranian Militias Fighting in Syria”. Şubat 7, 2018. Erişim tarihi: 26 Ocak 2021. https://www.thenationalnews.com/world/mena/the-iranian-militias-fighting-in-syria-1.702604 .

  1. “UN Security Council rejects Iran arms embargo extension” Ağustos 14, 2020. Erişim tarihi: 26 Ocak 2021. https://www.dw.com/en/un-security-council-rejects-iran-arms-embargo-extension/a-54576786 .

Ynet News. “Iran: NATO radar in Turkey serves to protect Israel”. Mayıs 10, 2011. Erişim tarihi: 26 Ocak 2021. https://www.ynetnews.com/articles/0,7340,L-4131330,00.html .

BBC. “Times gazetesi: Türk hükümeti Hamas’ın ülke içindeki faaliyetlerini kısıtlamaya başladı.” Ocak 26, 2020. Erişim tarihi: 27 Ocak 2021. https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-55805940 .

 

[1] Kasr-ı Şirin Antlaşması: IV. Murad’ın Bağdat’ı fethinden sonra 17 Mayıs 1639’da imzalanan antlaşmadır. Antlaşma uyarınca Bağdat, Basra ve Şehrizor, Osmanlı hakimiyetine geçmiş, Revan ise Safeviler’e bırakılmıştır. (“Kasrışirin Antlaşması”, Erişim tarihi: 27 Ocak 2021, https://islamansiklopedisi.org.tr/kasrisirin-antlasmasi .)

[2] Sadabat Paktı: Sovyetler Birliği’nin doğu’daki yayılmacı politikalarına karşı 1937’de Türkiye, İran, Irak ve Pakistan tarafından varılan saldırmazlık ve işbirliği antlaşmadır. (“Sadabat Paktı”, Erişim tarihi: 27 Ocak 2021, https://islamansiklopedisi.org.tr/sadabad-pakti .)

[3] “İran’ı köşeye sıkıştıran harita… Her yerdeler!”, Hürriyet, Son güncelleme: Şubat 9, 2017, https://www.hurriyet.com.tr/dunya/irani-koseye-sikistiran-harita-her-yerdeler-40360697 .

[4] Barış Doster, “Bir Bölgesel Güç Olarak İran’ın Ortadoğu Politikası,” Ortadoğu Analiz, 4(44), Ağustos 2012, s.45.

[5] “Generalin konuşmasında dikkat çeken detay. İran’dan Hamas mesajı.” Milli Gazete, Ocak 10, 2020. Erişim tarihi: 13 Ocak 2020. https://www.milligazete.com.tr/haber/3584248/generalin-konusmasinda-dikkat-ceken-detay-irandan-hamas-mesaji .

[6] “ABD Irak’taki bayrağını indirerek Irak’tan çekiliyor.” BBC, Aralık 15, 2011,  Erişim tarihi: 19 Ocak 2021, https://www.bbc.com/turkce/haberler/2011/12/111215_iraq_us_flag.

[7] “Haşdi Şabi Nedir? Haşdi Şabi Örgütünün Amacı Ne?”, Sözcü, Son güncelleme: Ocak 3, 2020, https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/hasdi-sabi-nedir-hasdi-sabi-orgutunun-amaci-ne-5545631/?utm_source=dahafazla_haber&utm_medium=free&utm_campaign=dahafazlahaber .

[8] Burhanettin Duran ve Murat Yeşiltaş, “Ortadoğu’da Devlet Dışı Silahlı Aktörler,” İstanbul: SETA, 2018, s.361.

[9] EMEL Hareketi: Lübnan’ın bağımsızılığı ve “Lübnanlılık” fikirlerine içtenlikle bağlı olan Şii temelli bir gruptur. Sonradan Hizbullah bünyesine katılmıştır. ( Gökhan Erdem, “Lübnan’da Şii Siyasi Hareketin Evrimi: EMEL’den Hizbullah’a,” 2018, s.33.)

[10] Nazife Selcen Pınar Akgül,  “İran’ın Levant’taki İzdüşümü: Hizbullah,” Haziran 2020, s.8.

[11] Akgül, “İran’ın Levant’taki İzdüşümü: Hizbullah,” s.8.

[12] “Hezboullah’s Military and Political Strength- Factsheet 11,” AJC, Erişim tarihi: 19 Ocak 2021, https://www.ajc.org/news/hezbollahs-military-and-political-strength-factsheet-11 .

[13] Akgül, “İran’ın Levant’taki İzdüşümü: Hizbullah.”

[14] Ali Semin, “Yemen Krizi, Husiler ve İran-Körfez Güç Mücadelesi,” Bilgesam, Nisan 2015, s.3.

[15] Duran ve Yeşiltaş, “Ortadoğu’da Devlet Dışı Silahlı Aktörler,” s. 385.

[16] “Husiler’den Suudi Arabistan’da 350 kilometrekarelik alanı ele geçirdik iddiası,” AA, Eylül 29,2019, Erişim tarihi: 27 Ocak 2021, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/husilerden-suudi-arabistanda-350-kilometrekarelik-alani-ele-gecirdik-iddiasi/1597348.

[17] Duran ve Yeşiltaş, “Ortadoğu’da Devlet Dışı Silahlı Aktörler,” s. 388.

[18] Semin, “Yemen Krizi, Husiler ve İran-Körfez Güç Mücadelesi,” s. 2.

[19] Semin, “Yemen Krizi, Husiler ve İran-Körfez Güç Mücadelesi,” s. 3.

[20] “Yemen’deki İran Destekli Husiler Saudi Aramco’ya Saldırı Düzenledi.” AA,  Ocak 29, 2020, Erişim tarihi: 25 Ocak 2021, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/yemendeki-iran-destekli-husiler-saudi-aramcoya-saldiri-duzenledi/1718140  .

[21] Tunahan Hazır, “Şii Hilali Bağlamında Suriye İç Savaşı ve İran,” 8. Türkiye Lisansüstü Çalışmalar Kongresi Bildiriler Kitabı-IV (2019).

[22] Hama Katliamı: 1982 yılında Beşar Esad’ı babası Hafız Esad’ın Sunni ayaklanmayı bastırmak için Hama şehrini yerle bir ettiği ve yaklaşık olarak 20 bin civarında insanın katledildiği olaydır. ( “1982: Syria’s President Hafez al-Assad crushes rebellion in Hama,” The Guardian, Ağustos 1, 2011, Erişim tarihi: 25 Ocak 2021, https://www.theguardian.com/theguardian/from-the-archive-blog/2011/aug/01/hama-syria-massacre-1982-archive .)

[23] Duran ve Yeşiltaş, “Ortadoğu’da Devlet Dışı Silahlı Aktörler,” s. 440.

[24] Duran, ve Yeşiltaş,  “Ortadoğu’da Devlet Dışı Silahlı Aktörler,” s. 446.

[25] Duran ve Yeşiltaş,  “Ortadoğu’da Devlet Dışı Silahlı Aktörler,” s. 446.

[26] Duran ve Yeşiltaş,  “Ortadoğu’da Devlet Dışı Silahlı Aktörler,” s. 447.

[27] Duran ve Yeşiltaş,  “Ortadoğu’da Devlet Dışı Silahlı Aktörler,” s. 448.

[28] “The Iranian Militias Fighting in Syria”, The National News, Şubat 7, 2018,  Erişim tarihi: 26 Ocak 2020, https://www.thenationalnews.com/world/mena/the-iranian-militias-fighting-in-syria-1.702604.

[29] Khatib, Lina, “The Growing Role of Pro-regime Militias in Syria”, Chatham House, Ağustos, 2017, Erişim tarihi: 26 Ocak 2021,  https://syria.chathamhouse.org/research/the-growing-role-of-pro-regime-militias-in-syria.

[30] Duran,  “Ortadoğu’da Devlet Dışı Silahlı Aktörler,” s. 457.

[31] Doster, “Bir Bölgesel Güç Olarak İran’ın Ortadoğu Politikası,” s.49.

[32] Caner, M.,“İran’ın Orta Doğu’daki Nüfuz Alanları ve Sınırları,” Kriter Dergi, https://kriterdergi.com/dis-politika/iranin-ortadogudaki-nufuz-alanlari-ve-sinirlari , Erişim tarihi: 13 Ocak 2020.

[33] “UN Security Council rejects Iran arms embargo extension,” DW,  Ağustos 14, 2020, ,  Erişim tarihi: 26 Ocak 2021, https://www.dw.com/en/un-security-council-rejects-iran-arms-embargo-extension/a-54576786 .

[34] Doster, “Bir Bölgesel Güç Olarak İran’ın Ortadoğu Politikası,” s.46.

[35] Bayram Sinkaya, “Türkiye-İran İlişkileri ve Cumhurbaşkanı Gül’ün Ziyareti,” Ortadoğu Analiz3(27), s.22.

[36] Sinkaya, “Türkiye-İran İlişkileri ve Cumhurbaşkanı Gül’ün Ziyareti,”  s.23.

[37] “Ahmedinejad’dan Gül’e ziyaret,” AA, Şubat 2, 2015, Erişim tarihi: 28 Ocak 2021, https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/ahmedinejaddan-gule-ziyaret/71472#! .

[38] “Iran: NATO radar in Turkey serves to protect Israel”, Ynet News, Mayıs 10, 2011, Erişim tarihi: 26 Ocak 2021, https://www.ynetnews.com/articles/0,7340,L-4131330,00.html .

[39] “Times gazetesi: Türk hükümeti Hamas’ın ülke içindeki faaliyetlerini kısıtlamaya başladı,” BBC,  Ocak 26, 2020, Erişim tarihi: 27 Ocak 2021, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-55805940.