Yunan Medyasından Türkiye’nin Küresel Başarısı itirafı

Yunan Basını Sonunda İtiraf etti.  Türkiye Artık   küresel çaydırıcı bir güç !

Oruç Reis’in 35 günü

 

Dünyanın herhangi bir yerinde, özellikle Avrupa ve Amerika’da bulunan en şüpheci gözlemcinin gözünde bile, Türkiye’nin şu anda, günümüz koşullarının en aktif revizyonist gücü olduğu çok açıktır.

 

Yani Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’nun daha geniş bölgesinde sınırları değiştirmeyi ve yeniden çizmeyi amaçlayan ve harekete geçiren ve aynı zamanda uluslararası sitemde kuvvetli bir güç olarak rol alan bir güçten bahsediyoruz.

 

Bir AB ve BM üyesi devleti olan Kıbrıs topraklarının %38’ini işgal etmenin yanı sıra, şu anda Kuzey Suriye’de Türkiye-Suriye sınırı boyunca 38 kilometrelik bir alana sahip, Kuzey Irak’taki tamamen Kürt nüfuslu bölgeleri işgal etti ve askeri varlığını sürdürmekte. Sürekli yenilemeler yoluyla iki sondaj gemisi ve deniz kuvvetlerini neredeyse bir buçuk yıldır Kıbrıs MEB’inde tutmaktadır.

 

Ayrıca, BM ambargosuna aykırı olarak ve AB’nin ‘‘İrini’’ operasyonunu kışkırtıcı bir şekilde katalize ederek Libya’nın Sarac’a ait olan kesiminde (paralı-cihatçı ve kendi) kuvvetlerini konuşlandırarak ve muhafaza etmektedir ve Türkiye Libya anlaşmasıyla kendisine ait olmayan deniz alanlarını ilhak etmektedir.

 

Katar ve Sudan ile çok yakın ilişkilerin yanı sıra İslami (Sünni) rejimlerle ve daha geniş bölgedeki İslami radikal hareketlerle olan diğer ilişkileri de eklersek, ufkun hemen görülebilenin ötesinde belirli hedeflere sahip olan ve bunları destekleyen sağlam bir korelasyon görüntüsünü görebiliriz.

 

Türkiye zaten aktif olarak Yunanistan aleyhine hareket etmeye başladı.

 

Kendi egemenlik alanındaymış gibi, Yunanistan’ın egemenlik alanındaki sulara girip, üzerlerinde ve su altı bölümlerinde faaliyetler yürüttü (aramalar, devriyeler, kuvvet konuşlandırılması tehdidi).

 

Bunlar Oruç Reis ile deniz ve hava hava kuvvetlerinin 10 Ağustos 2020’den başlayan ve bugün Antalya’ya dönmesi sürecinde meydana geldi.

 

Yıllarca planlanan, uluslararası alanda duyurulan ve herkesin önünde gerçekleştirilen Türkiye’nin bu eylemi, Türkiye’nin savaş sonrası Yunan topraklarındaki ilk olgusal başarısıdır.

 

Bazı düşük gerilimli Yunan askeri misillemelerinin (“Kemal Reis” fırkateyni, hava kilitleri) dışında, gerçek bir caydırıcı unsur olmadığı unutulmamalıdır.

 

Bu 35 günlük Ağustos 2020 etkinliği tarihi bir olumsuz dönüm noktası olacak.

 

Niteliksel olarak Kardak’ın grileşmesinden daha ağır ve daha olumsuz. Türkiye’nin iddiaları ve statüko yükseldi, seviye değişti. Yeni bir tarihsel döngü açıldı.

 

Bu bakımdan Türkçe dil avantajlarını kullanarak Türk basınını takip ettikleri için Türk jeostratejisinin derin uzmanları kesinlerin dikkatli olmasını öneririz. Tam da 13 Ağustos 2020’deki Türk saldırganlığını “gelen bilgilerle” ve analizlerle değerlendirdikleri sırada Türkiye Ege’de hemen ardından gerçekleştirdiği yeni hücum hamleleri döngüsünü hazırlıyordu.

 

Ne Erdoğan’ın ne de İstanbul’un yeni Türk belediye başkanının Pontus/ Rum asıllı oldukları yönündeki ve önümüzdeki gerçekliği belirsiz ve yanlış yorumlamamıza neden olan (efsanevi) hikayelerin artık ciddi bir temeli olamaz.

 

“Potansiyel sınırlar” (deniz, kara, hava) yoktur.

 

Sınırlar vardır, belirlenmekte ve desteklenmektedirler. Bazılarının, Türk filosunun ve Oruç Reis’in hareket ettiği deniz alanlarının potansiyel Yunan egemenlik alanı olduğu ve belirlenmiş bir Yunan egemenlik alanı olmadığı görüşü, tam olarak Türkiye’nin argümanıdır, – ve ne yazık ki – Yunan ağızlarından çıkan, desteklenen Türkiye görüşüdür.

 

Bu görüşlere sahip Atina’nın Türkiye ile herhangi bir diyaloğa girmesine gerek kalmadan, Ege ve Doğu Akdeniz’i paylaşan “dostlar ve ortaklar” (NATO-ABD ve Almanya) tarafından Türk taleplerini dikkate alarak hazırlanan planlara doğrudan katılabileceği aşikârdır. Ancak bunu nihai, yok edilemez garantör ve koruyucu olan Yunan halkına nasıl uygulayacaklarını ve açıklayacaklarını bir düşünsünler.

 

İlk aşamada Türkiye’nin iddialarının meşruiyetine ilişkin görüşler uluslararası kamuoyu önünde yapılmıştır.

 

ABD ve Almanya’nın Türkiye’nin tutumunu saldırgan ve yasadışı olarak değil, en iyi durumda “kışkırtıcı” olarak nitelendirmesi karakteristiktir. Aynı zamanda, Avrupa Birliği Dışişleri Temsilcisi (ve bizim adamımız!) Joseph Borell, yukarıdaki eylemleri hiç çekinmeden, ‘‘deniz seferberlikleri’’ olarak nitelendirdi!

 

Gerçek bu

 

Esas meseleleri tekrar tekrar vurgulamamız gerekir. Eğer Yunan adalarının kıta sahanlığı ve MEB’i varsa, eğer Atina’nın sürekli başvurduğu Uluslararası Hukuk ve Deniz hukuku, karasularında 12 mil belirliyor ve o hakkı sağlıyorsa (şu anda ortay hattın kabul edildiği) ve buna 12 milli hava sahası hakimiyeti karşılık geliyorsa, o zaman Başbakan’ın eski bir ulusal güvenlik danışmanı olan Diakopoulos’un ve bir çok saygın analist ve hukuk uzmanlarının ifade ettiği gibi, Oruç Reis tehdit edici Türk filosunun koruması altında 35 gün boyunca Yunanistan kıta sahanlığını ve MEB’ini sistematik olarak ihlal etti.

 

Ve resmi görebilmek adına, Savaş gemilerinin motorlarının gürültüsünün dip aramaların izin vermeyeceği ihtimalinin karşısında, Oruç Reis’in 3.525 kilometrekareden (Kozani vilayetine denk bir alana karşılık gelen deniz alanı) veri topladığını not ediyoruz. Yavuz ve Barbaros Kıbrıs MEB’inde ilerlemeye devam ederken! İşte gerçek budur!

 

Özellikle agresif bir şekilde tepki gösteren ve bunları ihlal eden kişilere karşı kullanılmayan ve uygulamada desteklenmeyen haklar zayıflatılır ve kaybedilir. Bunu farklı bir şekilde de söyleyebiliriz. Türkiye’nin Oruç Reis’in faaliyet gösterdiği bölgelerde ve daha doğuda yaptığını Yunan deniz kuvvetleri eşliğinde Yunanistan yapabilir mi? Yani 35 gün boyunca araştırma gerçekleştirebilir mi?

 

 

‘‘Potansiyel MEB’’

 

Yunanistan, Meis’in doğusunda ve Kıbtıs MEB sınırında bulunan “potansiyel’’ MEB / kıta sahanlığında, neden araştırma gerçekleştirmiyor?

 

Örneğin bunu İyon Denizinde ve Güney Girit’te yaptığı gibi neden yapmadı? Norveçli kiralık şirket Petroleum Geo Services -PGS tarafından bu araştırmalar yapıldığında, İtalya ile MEB sınırı olmadığını kastediyorum. Sonuç olarak koşullar tamamen aynıdır. Bu nedenle, 2012-13 yılı Haziran ayında Girit’in güneyinde “potansiyel Yunan MEB’inde” yapıldığı gibi, Meis’in doğusundaki “potansiyel Yunan MEB’inde” neden Yunanistan tarafından da araştırma yapılmıyor?

 

Girit’in güney-güneydoğusunda bile, konuyla ilgili araştırmalar neden yapılmadı daha doğrusu tamamlanmadı?

 

Gözümüzden perdeyi kaldıralım. Kendimizi kandırmayalım. Durumun üstesinden gelebilmemiz için gerçeklerle yüz yüze gelelim çünkü iki yüzlülük ve yalanlar er ya da geç ortaya çıkacaktır.

 

Kaynak: SL Press

 

https://slpress.gr/ethnika/tetelesmeno-35-imeron-apo-to-oruc-reis/?__cf_chl_jschl_tk__=e481d35f1c6114682d63880deb7d3ab5841f5087-1600804390-0-AbyAhFTqB_5vuo4edbFZsgqWjHRaftKqYepldoadPu_kTdSJeRe-Jn5zqPwDVHW2xsXsVU5Zm4-YDhr3ju3wbBPngfZ10hxu67D-JVa2ddE3ErhUYges-Q6PGMZjoGaL56OLOzkobo5z33Nqve-EPbT3bw2FEiP00EN02yViU60BQgz0WnZs70gQ0SYweYhXKpn3SXoTcmf_GZW70_E9s4-Q8DG-_xsx-ZTC9Mojuf2ml27yDoJKoblHYQg-3RV7M3FMCorj8ZuDONhAm7TaWYYIUNZTtlCI8tnBpoNmZo9iszKFNO0qLo4CFXuuO_H87fjfKHCTUfTCRQHtVXeGzNAa8ZIKb57lQcjNyGI9KQSouY1yaYSCW6yWkvhisuELwNunnm_Xy_S9em6msOs4fno